Kültürle ilgili bir kompozisyon

'Sorun Cevaplayalım' forumunda Sitem tarafından 24 Ağustos 2011 tarihinde açılan konu


  1. kültürle ilgili kompozisyon bulabilirmisiniz

    ÂLİM UNUTMUŞ, KALEM UNUTMAMIŞ

    "Uygarlık ateşin bulunmasıyla başlar denir ama, benim*uy-garlık ve kültür anlayışıma göre; gerçek başlangıç, yazının bulunmasıdır Ömrün geçiciliğini kavrayan insanlığın, kendi yaratıcı gücünü ispatlamaya kalkışması, geçen zamana hâkim olmak istemesi ve bedenen ölse de manen yaşama düşüncesiyle yazıyı icat etmesi, sanıldığından da önemli bir olaydır
    İnsan aklı ve hayal gücü tükenmez bir hazinedir Bilginler, dahî sanatçılar, tanrısal bir ilham ve şahsî çalışmalarıyla bu hazineyi gereğince kullanmasını bilirler Bugünkü uygarlık ve kültürün parlak bir seviyeye ulaşması hep onların çalışması sayesindedir Ama nasıl bir çalışma? Acaba bir buluşu, bir gerçeği, bir parlak düşünceyi yazıyla ifade etme olanağı olmasaydı, insanlık böylesine ileri gidebilir miydi? Şüphesiz, hayır İfade ve ifadeyi kayıt, yani; yazma veya bir eser meydana getirme, sürekli bir ilerleme ve manen ölümsüzlük demektir Ne kadar kuvvetli ve dahiyane olursa olsun, yalnız hafızaya hapsedilen düşünce veya fikir sonunda sönmeye, unutulmaya mahkûmdur Ama bir yazılı anlatım, bir eser, doğusundaki tazelik, güzellik, canlılık ve pırıltıyla daima karşımızdadır İnsanlar ölür, düşünceler zamanla hafızadan silinir ama, eser ölmez"
     



  2. Dil ve Kültür İlişkisi Bir toplum ve milleti diğer toplum ve milletlerden farklı kılan ve ona kendine has bir kimlik kazandıran, zaman ve coğrafya içinde teşekkül etmiş maddî ve manevî her türlü değerler bütününe kültür denir “Kültür” kavramıyla isimlendirilen söz konusu maddî ve manevî “değerler bütünü”nü ise; dil, din, sanat (edebiyat, musiki, resim, mimarî, heykel, tiyatro), folklor, âdet, örf, gelenek, tarih, ahlâk, hukuk, devlet anlayışı, askerlik, ziraat, ekonomi, spor, basın-yayın ve toplumun ortak ve temel düşüncesi (ideoloji) oluşturur Dil, hemen hemen bütün kültür tariflerinde, onu teşkil eden değerler manzumesinin başında yer alır Bu durum, dil-millet ve dil-kültür ilişkisini açıkça ortaya koyduğu gibi, aynı zamanda dilin kültürün varlığı, bütünlüğü, gelişmesi ve devamlılığındaki önemini de sezdirir O zaman şöyle bir soru sorulabilir: Dil ile kültür arasında nasıl bir ilişkisi vardır? Dil, kültür bütünlüğü içinde nerede yer alır ve bu bütünlükteki önemi nedir? Öncelikle şu gerçek bilinmelidir ki, her “millet” adını taşıyan toplumun kendine mahsus bir dili vardır Bir başka ifadeyle, millet olmanın en temel şartlarından biri ve belki de birincisi, o milleti oluşturan insanların ortak bir dile sahip olmalarıdır Nitekim hemen hemen bütün sosyologlar, milleti tarif ederlerken dil birliğini zikretme ihtiyacı hissederler Meselâ Ziya Gökalp göre millet; “lisanca, dince, ahlâkça ve bediiyatça müşterek olan, yani ayni terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümre”dir Hatta Gökalp, bu tarifi biraz daha basitleştirerek milleti, -Türk köylüsünün ifadesiyle-; “Dili dilime uyan, dini dinime uyan” şekline getirir Dil birliği, insanların bir arada, toplum veya millet hâlinde yaşayabilmelerinin en önemli, belki de birinci şartıdır Dilleri farklı olan; dolayısıyla birbirlerini anlama imkânları bulunmayan insanları bir arada yaşatmak ne kadar mümkün olabilir? Birbirlerini en basit seviyede de olsa anlayamayan milyonlarca insan arasında nasıl kültürel bir birlik sağlanabilir? En basitinden bir aile düşünün Ailenin çekirdeği ve temeli olan anne ve babanın dilleri farklı olsun Bunlardan dünyaya gelen çocukların dili de başka bir dil Bu insanların aynı çatı altında huzur ve ahenk içinde yaşamaları mümkün mü? Konfüçyus’a, “Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız yapacağınız ilk iş olarak ne olurdu?” diye sorulduğunda şu cevabı verir: “İşe önce dili düzeltmekle başlardım Çünkü dil bozuk olursa, kelimeler düşünceyi anlatamaz Düşünceler iyi anlatılamazsa, yapılması gereken işler doğru yapılamaz Görevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve düzen bozulur Töre ve düzen bozulursa, adalet yanlış yola sapar Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez Bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli değildir” “Fransa’nın sınırları, Fransızca’nın konuşulduğu yerlerdir” diyen Napolyon Boneparte, bu cümlesiyle dil-millet ilişkisini çok daha somut hâle getirir O kadar ki, bir milletin vatanı, dilinin konuşulduğu topraklardır Bu açıdan Yahya Kemal Beyatlı, dili, vatandan da üstün tutar Zira ona göre, “Türkçe’nin çekilmediği yerler vatandır Ancak (Türkçe’nin) çekildiği yerler vatanlıktan çıkar” Çünkü vatanın “gövde ve ruhu” Türkçe’dir Dilin millet hayatındaki önemi, sadece o milleti teşkil eden milyonların günlük hayatta birbirlerini anlamaları veya birbirleriyle iletişim kurmalarında vasıta olması değildir Zira dili, sadece basit bir iletişim aracı olarak düşünmek veya zannetmek yanlıştır Onun bundan çok daha önemli işlevleri vardır Söz konusu işlevler; kültürün aynası, mahfazası, taşıyıcısı ve ifade vasıtası olması şeklinde sıralanabilir Her dil, kendini konuşan milletin, yüzyıllar içinde müştereken yarattığı sosyal ve millî bir müessesesidir Dolayısıyla dilde, kendini var eden milletin mantığı, düşünce tarzı, yaratıcılığı saklıdır Daha açık bir ifadeyle, her bir dilin sahip olduğu kendine has yapı ve mantık dokusu, o dili konuşan millete aittir Daha da önemlisi, yüzyıllar boyunca bu dili işleyen, geliştirip zenginleştiren millet, kendi tarihini ve kimliğini diline yükler Çoğu zaman değişik sayılardaki seslerden teşekkül etmiş basit mânâlı birlikler olarak gördüğümüz kelimeler, gerçekte o kelimelere hayat veren milletin kültür atomcuklarıdır Her birinin içinde de o milletin kültürüne ait büyük değerler saklıdır Zevklerimiz, ihtiraslarımız, hüzünlerimiz, sevinçlerimiz, ideallerimiz, dünya görüşümüz ve hayatımız, zamanla kelimelerin mânâ, duygu, çağrışım ve ses dünyasına siner Öyle ki, bir kelime bir tarih, bir kültür olur Kelimeler üzerinde tek tek düşündüğümüzde veya dilimizden beş-on kelimeyi atmaya kalkıştığımızda, bu hususu çok daha iyi anlarız Nitekim Atatürk, dil ile “millî his” arasında çok yakın ilişki görür “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişâfında başlıca müessirdir Türk dili dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin” Üstelik milletler, bütün kültür değerlerini çok büyük ölçüde dillerine yüklerler Asırların ötesinden süzülüp gelen kültür değerlerimizi, ancak dilin taşıyıcılığı vasıtasıyla sahip olabiliriz Türkülerimizi, şarkılarımızı, ninnilerimizi, manilerimizi, atasözlerimizi yüzyılların ötesinden bize getiren kimdir? Bu açıdan kültür değerlerini dünden bugüne, bugünden de yarına taşıyabilmenin, geniş kitlelere mal edebilmenin en sağlam, en emin, en kalıcı yolu dildir Hele bu değerler yine dil vasıtasıyla, insanın önemli icatlarından biri olan yazıya geçirilirse, çok daha kalıcı olacaktır Bir düşünün, eğer Ahmet Yesevî ve Yunus Emre ilâhî aşkını, Süleyman Çelebi Hz Peygambere olan sevgisini, Karacaoğlan beşeri aşkını, Fuzûlî yalnızlık ıstırabını, Mehmet Akif, vatan, millet ve istiklâl sevgisini dile dökmemiş olsaydı neler kaybederdik? Neler kaybederdik, Orhun Âbideleri, Dede Korkut Hikâyeleri, Divan-ı Lügat’it-Türk, Kutadgu Bilig, Atabet’ül-Hakayık gibi kültür çınarlarımız, ecdadımız tarafından dil ve yazının emin ellerine emanet edilmemiş olsaydı? İşte bu noktada dil, hem kültürün mahfazası hem de onun geniş kitlelere yayılması ve gelecek nesillere taşınmasında en sağlam ve en emin bir kültür köprüsüdür Özetle dil, toplumları millet kılan en temel ve en hayatî kültür değerlerinden birisidir Bunun da ötesinde dil, milletin kültürünün kendinde yansıdığı bir ayna, kültürün kendinde saklandığı ve korunduğu bir mahfaza, kültürün ifade vasıtası ve geniş kitlelere taşınması veya gelecek nesillere aktarılmasında en sağlam ve sağlıklı bir köprüdür