Kompleksler

'Sağlık bilgisi' forumunda YAREN tarafından 29 Aralık 2008 tarihinde açılan konu


  1. Psiko Problem - Aşağılık Kompleksi

    Aşağılık Kompleksi
    Psikolojinin ve psikanalizin dallarında aşağılık kompleksi, birinin bazı yönlerde kendini diğerlerinden aşağı hissetmesidir. Sıklıkla farkına varılmaz ve telafi etme düşüncesi, kişileri eziyet içine sürükler, şaşırtıcı bir kazanım veya aşırı bir antisosyal davranışla sonuçlanır. İlk çalışmalara, teorisini göstermek için Napolyon komplekslerini kullanan Alfred Adler öncülük etmiştir.Adler, bütün gelişme dönemi süresince çocuğun ebeveyni ve genel dünyayla ilgili bir yetersizlik duygusu hissettiği kavramını geliştirmiştir.

    Hastanın kompensasyon için gösterdiği psikolojik veya fizik çabaların sonuçsuz kalmasıyla psikonevrozlar gelişir; hasta başarısızlıklarını örtbas etmek ve başkaları üzerinde bir güç kazanmak için bu semptomlarını kullanır. Çok kere depresyonla birlikte beliren aşağılık duygularına emeklilikte ve yaşlılıkta sık rastlanır. Bu vakalarda, hasta kendisine saygısını önemli derecede kaybetmiştir. Kişi toplumsal bakımdan düştüğünü, önemsiz kaldığını hisseder ve böylece paranoid reaksiyon tipleri gelişebilir.

    Cyrano Kompleksi
    Kişinin kendi ihtiyaç, istek ve amaçlarının başkaları tarafından gerçekleştirilmesini tercih eden tutuma verilen addır. Bu komplekse sahip olan kişiler, başkalarının başarılarından, en az kendi başarılarından duydukları kadar sevinç duyarlar.

    Kişinin, kendisini bir başkasının yerine tam olarak koyabilme yeteneği bu kompleksin temelidir. İşin içine, suçluluk duyguları, kendi kendini cezalandırma tutkusu ya da mazoizm gibi şeyler karıştığı takdirde, Cyrano kompleksi bir hastalık halini alabilir.

    Oedipus (ödipus) Kompleksi
    Erkek çocuğun annesine karşı duyduğu bilinçsiz yakınlık nedeniyle babasını kıskanması ve bununla ilgili ruhsal bozukluklar kompleksine verilen isimdir.
    Freud'un kurucusu olduğu Psikanalitik teoriye göre karşı cins olan ebeveyni sahiplenme ve kendi cinsinden ebeveyni safdışı etme konusunda çocuğun beslediği duygu, düşünce, dürtü ve fantezilerin toplamıdır.

    Orest Kompleksi
    Orest Agamemnon ile Klütemnestra'nın oğludur. Kız kardeşi Elektra ile birlikte babasının öcünü almak için annesini öldürür. Orest'in en yakın arkadaşı, kardeşi Elektra ile evlendirdiği Pylades'dir.

    Orest kompleksi negatif bir Oepidus kompleksi anlamına gelir. Zaman zaman kıskançlık duygusu şeklinde dışa vurulan gizli bir homoseksüellik ile birlikte kendini gösterir

    Suçluluk Kompleksi
    Vicdan azabı çekmenin en kötü biçimidir ve ne yazık ki insanların büyük çoğunluğunda bu kompleks vardır.
    Suçluluk duygusu ya da suçluluk kompleksi en aşırı şekliyle kişiyi kendi canını almaya kadar sürükleyecek ya da başka trajedilere yol açabilecek ruhsal bir aksaklıktır. Kişilerde suçluluk duygusunun doğmasında içinde yaşanılan toplumun ve çocukluktan beri yetiştirilme biçiminin de çok büyük rolü vardır. Her güzel şeyin günah ya da yasak, her zevk verici şeyin suç olduğu inancıyla büyüyen insan pek tabiidir ki ömrü boyunca suçluluk duyguları içinde kıvranacak, yaşantısının tadını alamayacaktır.

    Tiyestes Kompleksi
    Babayla kız çocuğu arasındaki cinsel birleşme eğilimi. Tıpkı Öidipus kompleksinde anayla oğul arasındaki (Öidipus-Jokaste) eğilim gibi. Tiyestes kompleksi deyimi ilk kez 1943 de N. N. Dracoulides adlı bir uzman tarafından Atriden araştırmaları sırasında kullanılmıştır.

    Üstünlük Kompleksi
    Adler'e göre üstünlük kompleksi "insan olarak kendini aşağı görmek ve buna dayanarak daha yüksek hedeflere ulaşmak demektir". Bu söz giderilmiş, tedavi edilmiş eski bir aşağılık kompleksinin sonucudur. Üstünlük kompleksinin en önemli belirtisi tanrıya benzeme hevesidir. (Tanrıya benzeme yönelişi) Genel bir açıdan bakılırsa Adler'in görüşü tüm insanların karakteristik özelliği olan üstün olma isteğini (zorlamasını) ruhsal yaşamın püf noktası olarak ele almaktadır.

    Kaybetme Korkusu Kıskanç Yapıyor
    Kıskançlığın her ne kadar aşkın ifadesi olduğuna inanılsa, yani 'seven insan kıskanır' gibi düşünülse de, kıskançlık aslında kontrol ve sahiplenme duygusu ile kaybetme korkusundan kaynaklanıyor. Kişi en çok hayranlık duyduğu insanı kıskanıyor. Genel olarak kadınlar çekiciliğe ve popüler olmaya gıpta ile yaklaşırken, erkekler güçlü olmaya ve zenginliğe özeniyor.

    Yakın ilişkilerde, evlenme ya da ilişkileri sürdürmenin en önemli sebeplerinden biri de, kişiye ait olma duygusunu yaşatması ve özgüveni yükseltmesi. Bu duygu aynı zamanda olumlu benlik anlayışının gelişimine de katkıda bulunuyor. Peki, kimi zaman ilişkiyi kopma noktasına getiren kıskançlık nasıl ortaya çıkıyor? Kıskançlığın asıl sebebi güvensizlik mi?.. Kişiler en çok hayranlık duydukları insanları kıskanıyor.

    AŞAĞILIK KOMPLEKSİ TETİKLİYOR
    Memorial Hastanesi'nden Psikolog Aslıhan Tokgöz Tozlu, kadın erkek ilişkilerinde kıskançlığın yeri ve önemini anlattı: "Duygusal olarak bağlı olduğumuz kişinin yerimize başka birini koyduğunu gördüğümüzde ait olma duygusunu ve olumlu benlik anlayışımızı kaybetme tehlikesi yaşarız. Bu da kıskançlığın ortaya çıkmasına yol açar. Yine bazı insanlar diğerlerine göre daha fazla kıskançlık yaşarlar. Meselâ aşağılık kompleksine eğilimli kişiler genelde kendilerini güvensiz ve yetersiz hissederler, bu yüzden de ilişkilerinde eşlerini sürekli kıskanırlar.

    KADINLAR POPÜLERLİĞİ ERKEKLER PARAYI KISKANIYOR
    Kıskançlık gıpta ettiğimiz bir takım kişisel özelliklerle daha fazla ateşlenir. Bizden daha etkili ve hayranlık duyduğumuz özelliklere sahip olan kişileri daha çok kıskanırız. Aynı zamanda kişinin gerçek ben (sahip olduğuna inandığı özellikler) ile olmak istediği ben (sahip olmak istediği özellikler) arasında büyük farklılıklar varsa, kıskanmaya eğilimlidir. Zenginliğe, üne, popülerliğe ve fiziksel çekiciliğe önem veren kişiler de ilişkilerinde kıskanmaya yatkındır. Genel olarak kadınlar çekiciliğe ve popüler olmaya gıpta ile yaklaşırken, erkekler güçlü olmaya ve zenginliğe gıpta ederler.

    Kadın-erkek farkıPsikolog Aslıhan Tokgöz Tozlu'ya göre kadın ve erkek kıskançlığı farklı algılıyor ve farklı tutumlar sergiliyor: "Evliliklerde ve sevgili ilişkilerinde fiziksel şiddetin sebeplerinden biri da kıskançlık. Bu tür ilişkilerde şiddet genelde üçüncü kişiye değil, eşe veya sevgiliye uygulanır. Kıskançlık konusunda kadınlar ve erkekler birbirlerinden farklı davranırlar. Kadınlar kıskançlık duygularını kabul ederken, erkekler genellikle inkâr ederler. Kadınlar eşlerinin bir başka kişiyle duygusal yakınlaşma olmadan sadece cinselliği yaşamalarını, ilişkilerini sürdürme uğruna tolere edebilirken, erkeklerse eşlerinin cinsellik olsun ya da olmasın karşı cinsi beğenmelerini bile kıskanırlar. Ayrıca kıskançlık ortaya çıktığında kadınlar genelde kendilerini suçlarken, erkekler kıskançlıklarından dolayı tipik olarak eşlerini veya üçüncü kişiyi suçlarlar."

     



  2. Cevap: Kompleksler

    Önemli Olmak
    Kompleks, ya da daha açık bir şekilde aşağılık kompleksi dediğimizde aklımıza gelen ilk isim Alfred Adler’dir. Kuramının önemli bir kısmını aşağılık kompleksi çerçevesinde sözünü ettiğimiz bağlama oturtan psikiyatr ve filozof Alfred Adler, bireyleri anlayabilmemiz için onları sosyal çevreleri içinde etkileşimlerini incelememiz gerektiğine vurgu yapmaktadır. Sosyal çevrenin öneminin bu denli altını çizen kuramcı, hepimizin yegâne arzu ve hedefinin ise birilerine karşı aitlik hissetme ve değerli olduğumuzu sezme olduğunu düşünmektedir.

    Adler’e göre ne zaman ki sosyal çevremiz bize cesaret veriyor, hissettiğimiz yeterlilik hisleri ve sosyal onay çerçevesinde bizler de yardımsever davranışlar sergiliyoruz. Ancak olur da sosyal çevreden yeterli desteği göremezsek diğerlerini kendimize rakip görüyor ya da çabalamayı bırakarak geri çekiliyoruz. Bu noktada kendimizi diğerlerinden daha aşağıda görmemizin yaratabileceği stresi de aşabilmemiz gerekmektedir.

    Eksiklik durumu, her psikolojik ifade şeklinin temelidir. Yetersiz veya sakat dünyaya gelen çocuklarda bu psikolojik durum önem taşırmaktadır. Aynı psikolojik durum şımartılmış ve ihmal edilmiş çocuklar içinde önemlidir. Bahsedilen dört tip çocuğun (yetersiz, sakat, şımartılmış ve ihmal edilmiş) dördü de yetersiz toplumsallık duygusuyla bir ideal geliştirir. Bu dört tip çocuk yaşamın gereklerini yerine getirmede, yaşamla ilgili güçlüklerin çözümlemesinde yararlanabilecekleri ruhsal davranışın eksikliğini duyarlar. Az ya da çok herkesin yaşamında yaşadığı bir aşağılık duygusu vardır. Bahsedilen bu duygu öyle bir itici güç oluşturur ki, çocuğun gelecekte bir amaca götürecek tüm çabalarını etkiler.

    Adler’e göre bu aşağılık komplekslerinin kaynağında kişinin ailesiyle yaşadığı sorunlar olabileceği gibi fiziksel bir engel ya da sosyal çevreye olan ilginin kaybı da yatabiliyor. Öyleyse kompleks, kişinin patoloji boyutunda kendisini zayıf ve yetersiz görmesi olarak tanımlanabilir.

    Adler’in kuramıyla devam edecek olursak, aşağılık kompleksi nevroza* yol açıyor. Nevroz, genel olarak zayıflığın kullanılması olarak görülebiliyor. Diğerleri üzerinde bir güç oluşturan nevrotik davranış, çevreden sempati ve dikkat toplama amaçlı oluyor. Nevrozun, kendisini depresyon, kaygı, fobiler, kişilik bozuklukları, sınır kişilik bozukluğuyla ortaya koyabildiğine göre, kompleksler, kendilerini depresif eğilimlerle ortaya koyabilen problemlere neden olabilmektedirler.

    *Nevroz: Nevroz, günümüz psikoloji terminolojisinde artık resmi pek kullanılmamaktadır. Bunun nedeni, terimin en etkili Freud tarafından kullanılmış ve Freud’un kurduğu psikanalist kuramın dünyadaki popülaritesinin azalmış olmasından kaynaklandığını söyleyebiliriz.

    Neden Başarısızım?
    Pek çok insan kendinden memnun değil. Ya görünüşünü ya da davranışlarını beğenmiyor ve bir türlü kendi ile barışamıyor. Halk arasında buna 'aşağılık kompleksi' deniyor. Eş ve aile terapisti Lale Akat memnuniyetsizliğin kaynaklarını ve bunlarla başa çıkmanın yollarını sizler için yazdı.

    Ne kadar çok insan öfkeli, ne kadar çok insan kırgın, ne kadar çok insan kendinden, yaptıklarından, ilişkilerinden, huyundan, görüntüsünden memnun değil. Çoğunlukla insanlar, kilolu iseler, saçları dökülüyorsa veya doğuştan bir şekilde engelli iseler kalabalıkta "Eyvah bana bakıyorlar" diye endişeleniyor veya yabancıların yanında "Ya saçma sapan bir şey söylersem" diye ağızlarını açmaya korkuyorlar. Beğendikleri insana duygularını açamıyor, ilişkilerinde, "Bir şey istersem kızar mı", "Hakkım var mı buna" diye düşünüyorlar. "Hayır dersem, üzülür", "Kızgın davranırsam beni bırakır", "Tekrar ararsam üstüne çok düştüğümü düşünüp kendini çeker" deyip hareketsiz kalıyorlar. Olaylar karşısında nasıl davranacaklarını bilmiyor, karar vermekte zorluk çekiyorlar. "Ya verdiğim karar yanlış ise, sonra pişman olursam" gibi kemirici düşüncelerle sürekli tedirgin yaşıyor, sürekli kendilerini yetersiz hissediyorlar.

    Kendini yetersiz hissetmek
    Evet sürekli bu konularla çalışıyorum, yani kendine güvensizlik ve aşağılık kompleksleri ile. Başka bir deyişle "Evet ben buyum, böyleyim ve kendimi seviyorum" diyememek. Diğerlerinin fikirlerine, yargılarına bağımlı olmak, kendini yaşayamamak. Halbuki her insanın istediği tek şey, huzur ve mutluluk. Aslında mutluluk ve ruh sağlığı tamamen olay ve şartlara gereken şekilde uyum sağlayabilmemiz ile ilgili. Tıpatıp aynı olayla veya problemle karşılaşan 3 ayrı insan, o olayı 3 ayrı şekilde algılayıp, 3 ayrı şekilde yorumlayıp, 3 ayrı şekilde karar verip, o olaya 3 ayrı şekilde de tepki verebilir.
    Sebep; o 3 kişinin kendilerine bakışlarının, kendilerine olan inançlarının, şimdiye kadar edindikleri deneyimler sonucu kendilerine olan güvenin farklı olmasıdır. Farklı ailelerde, farklı ilişkiler yaşayıp, farklı tepki vermeyi, farklı davranışlar göstermeyi öğrenmişlerdir.


    Ben böylece, olduğum gibi, saçımın kıvırcığı ile, kocaman burnumla, kısacık bacaklarımla, şişko vücudumla, kalın camlı gözlüklerimle, beceriksizliğimle, çılgın fikirlerimle, seviliyor muyum?

    Dünyaya iyi ki gelmiş miyim? Birileri için önemli miyim? Bir şey söylediğim zaman ilgi ile dinlemişler mi beni? Hatta cevap da vermişler mi? Fikrimi almışlar mı, enteresan bulmuşlar mı? Bana güvenmişler mi? Gülmeme, ağlamama, bağırmama izin vermişler mi? Verdikleri sözde durmuşlar mı, yanımdakilere güvenip kendimi onlara bırakabilmiş miyim? Dünyanın korkunç bir yer olmadığını, insanların da canavar olmadığını, herkes ile konuşabileceğimi, her şeyin konuşulabileceğini, her şeyin bir çözümü olabileceğini bana göstermişler mi?

    Kompleksli olmak nedir?
    Evet, o yukarıda bahsettiğim problemi, problem olarak almayan, korku ve çaresizlik hissetmeden direkt çözüme yönelenler, yukarıda yazdıklarımın çoğuna evet diyebilenler olacaktır. Ya diğerleri?

    Halk dilinde komkpleksli dediğimiz; kendine güvensiz insanlar. Kompleksli olmak sık duyduğumuz bir kelime. Ne demek kom- pleksli olmak? Kelime psikoanalizden türemiş, ancak güncel yaşamımızda, daha çok rahat hareket edemeyen, çekingenlik gösteren, çabuk alınan, kendini çok beğenmiş davranan, çabuk sinirlenen, aşırı kıskançlık gösteren, cinsel problemleri olan, ilişkilerinde sık problemler yaşayan ve bunun gibi insanlara atfettiğimiz bir tanımlama olarak çıkar karşımıza.

    Komplekslerin oluşması çoğunlukla çocuklukta yaşanan problemlerle ilgili. Küçücük bir çocuk içinde bulunduğu korkutucu, üstünden gelemediği, acı çektiği durumlarda, olayları ve bu olaylarla ilgili duygularını bilinç altına atmaya mecbur kalır. En önemlisi, kendini koruyabilmek için belirli bir davranış sergileyerek problemi kendince çözer ("Bir daha annemden / kimseden bir şey istemeyeceğim, ben bir şey anlatırsam insanlar kızıyor, ne yapsam boş, yapmasam da olur herhalde" gibi).
    Ama kişi daha sonraları yaşamında benzeri olaylar yaşadığı zaman, (birinden bir şey istemek, bir konuda başarıya ulaşması gerekince veya birisi onu bırakıp giderse, vs.) yine aynı acıyı hisseder ve olaya karşı aynı düşünce ve davranışı sergiler (beynimiz maalesef bize duyduğumuz acının bu olayla ilgili değil, geçmişle ilgili olduğunu açıklamıyor, çünkü beynin zaman kavramı yok!). Aslında kişi artık tehlikede değildir ve olaya yaşının ve gereksinmelerinin doğrultusunda gereken sağlıklı tepkiyi verebilir.
     



  3. Cevap: Kompleksler

    Her şeyin temeli güven
    Anahtar kelimeyi temel güven duygusu olarak vermek istiyorum. Çocuk, gelişmesinin her devresinde ihtiyaçlarının giderildiğini, insanlara güvenebileceğini, önemsendiğini, sevildiğini algılayabilmelidir ki bu temel güven duygusunu geliştirebilsin. Ruhsal ve zihinsel sağlık için bir insanın kendini diğer insanlarla ilişkilerinde olumlu algılaması gerekir. İşin biraz teorisine bakarsak psikolojide belli başlı iki kompleksten söz edilir: 'Ödipus kompleksi' (küçük oğlan çocuğunun anneye olan aşkı, baba ile olan rekabeti ve bu rekabetin sonucu korkudan kişiliğinin gelişememesi durumu). Ödipus kompleksinin sağlıklı bir şekilde çözülememesi sonucu erkek çocuğu büyüdüğü vakit kadınlarla sağlıklı bir ilişki kurmada zorluklar yaşayacaktır.
    Aynı şey kız çocuğu ve baba arasında da yaşanır, ki bunun da adına 'Elektra kompleks' diyoruz. Tahmin edeceğiniz gibi kız çocuğu büyüdüğü vakit erkeklerle olan ilişkilerinde karmaşa, güvensizlik gibi problemlerle karşılaşacaktır. Bu gibi komplekslerle başa çıkmaya çalışan çocuklar ergenlik çağlarına gelince çektikleri zorluklar sonucu dikkate alınmak, önemsenmek, sevilmek ve beğenilmek için normalin üstünde çaba sarfedeceklerdir. Bu kritik devrelerde erişilmesi zor beklentilerini gerçekleştiremezlerse aşağılık kompleksi yaşamaya başlarlar.

    Güçlü olmak, popüler olmak hep bu aşağılık duygusu ile başa çıkmak için özlenen davranış biçimleridir. Aşağılık duygusu içinde olan bir insan kıskançlığı ve sevgiyi, kaybetme korkusunu da yoğun, rahatsız edici boyutlarda yaşar. Aslında biz insanlar doğamız gereği büyümeye, değişmeye, ilerlemeye müsait ve hazırız. Ve gelişebilmemiz için de gereken güce ve yapıya sahibiz. Mutluluğumuza engel olan herhangi bir semptom veya bir bozukluk / zorluk aslında son derece doğal olan bu büyümenin bir şekilde frenlendiğini veya müsaade edilmediğinin bir işareti sadece (Krizlere dikkat, hep söylerim, iyi haber! Bir problem varsa çözülmek için can atıyor demektir. İşte büyüme / iyileşme fırsatı!).

    Terapide bu kompleksli davranışların nerelerden kaynaklandığı, çocuklukta bu davranışı mecburen edinmiş olduğunu, bir yetişkin olarak bunu değiştirebileceğini, başka seçeneklerinin de olduğunu görmesini sağlamak ve sonuçta bu kompleksin kurbanı olmaktan çıkabileceğini açıklamak bile çok iyi sonuçlar verebiliyor.

    Acil durumlar için bazı öneriler:
    Kendinizden emin olmanız gerektiği anlarda, kendinizi çok iyi hissetiğiniz bir anı, olayı anımsayın. O anı ve duygularınızı tekrar yaşayın. Bırakın vücut o mutluluk hormonlarını salgılasın. Kendinizi mutlu hissedince, otomatik olarak daha az çekingen, cesaretli ve güçlü hissedeceksiniz. Düşüncelerinizi böyle kontrol altına almayı deneyin ve unutmayın:

    Düşüncelerinize dikkat edin, kelimelere dönüşür. Kelimelerinize dikkat edin, davranışlara dönüşür. Davranışlarınıza dikkat edin, alışkanlıklara dönüşür. Alışkanlıklarınıza dikkat edin, karakterinizi olusturur. Karakterinize dikkat edin, bu sizin yazgınızı oluşturur. (Frank Outlaw)

    Sadece kendinize odaklanmaktan vazgeçin, mesela bir parti veya toplantıda diğer insanları izleyin, nasıl sıkıldıklarını, konuşacak birini aradıklarını, vs. Bu konularda bocalayan ne kadar çok insan olduğunu görünce şaşıracaksınız.

    Kendi kendinizi küçülten, yargılayan, moralinizi bozan, sizi beceriksiz kılan 'ses'e sus deyin veya bu gün / gece sana ihtiyacım yok deyin.

    Kendinize karşı hoşgörülü olmaya çalışın, hatalarınıza ve beceriksizliğinize biraz daha mizahi bakın.

    Benim görüşmecilerime verdiğim küçük bir 'ev ödevi' vardır. İki seans arasında geçen zaman içinde 'mış' gibi yapmak. Örneğin; en çekindiğimiz, en korktuğumuz şeyden çekinmiyormuş, korkmuyormuş gibi yapmak. Adeta aktörmüşüz de 'rol' icabı yapıyormuş gibi.

    Bu yeni deneyim (çoğu insan başarıyla yerine getiriyor bu ödevi) beyninize yeni bir program yüklüyor; yapabilmişliği. Bir dahaki sefere çekindiğimiz davranışları denemek daha kolaylaşıyor, denedikçe de bu davranışlar alışkanlık haline gelebiliyor.

    Eğer bireyler, kendi kafalarında demokrat değillerse, bir araya gelip oluşturdukları toplum da demokrat değildir, toplumun temsiliyetinden ibaret yönetim biçimi de demokrasi olamaz. Zorla oldurulmaya çalışılırsa işlemez, ille de işletilmeye çalışılırsa kaos yaratır, çünkü sistemin verdiği kararlar anlaşılmaz ve kabul görmez.



    Türkiye’de aynen bu yapılmakta ve geniş kesimi kendi kafasında demokrat olamayan bir toplum, demokrasiyle yönetilmeye çalışılmaktadır. Oysa, bırakın yarım yüzyıllık “kesintili” demokrasi geçmişinin analizini, yalnızca Hrant Dink cinayetinden sonra ortaya (bir kez daha) çıkan Türkiye resmine bakacak olursak: Bu toprakların Müslüman Türklerden bile daha eski sahiplerine sembolik bir saygı jestini bile çok gören milliyetçi, dinci ya da hem dinci, hem de milliyetçi zihniyetin, katil/polis/ahali üçgeninde suçu benimseyip suçluyu sahiplenecek kadar paylaşılması bile, ülkemizde demokrasinin ne bireysel, ne de toplumsal anlamda kabul gördüğünü açıkça kanıtlamaktadır.



    Demokrasi, bir yasalar silsilesi değildir. Türkiye’de yasalar, geniş genelinde demokratiktir. Ama Türkiye demokrat bir ülke olamamaktadır, çünkü halkın çoğunluğu “demokrat” değildir.

    Peki niye demokrat değildir, neden bunca zamandır ve üstelik dilinden düşürmediği “demokrasi”yi sindirememiş, anlayamamış, dolayısıyla yönetime yansıtamamaktadır Türk halkı (çoğunluktan söz ediyoruz)?

    Demokrasi, “öteki”nin eşit hakkına saygı rejimidir, demiştik. Türkiye’nin saygı göstermediği ve ezdiği “ötekiler” çok. Ama bunların ilki, demokrasiyi bireysel anlamda özümsemeyi imkânsız kılan “öteki” zaten nüfusun yarısı: Kadın.

    Ve nüfusun yarısına eşit hak tanımayan, nüfusun yarısını aşağılayan, öteki yarısından değersiz ve bazen insandan bile saymayan bir toplum, tabii ki demokrat olamaz, elbette ki zorbadır, baskıcıdır ve ancak zorbalığa, baskıya boyun eğer.

    Türünün cinsiyet eşitliğini kültüründe taşımayan “maço” toplum yapısının kurbanı, salt kadın değildir! Doğası gereği, erkekliğin ölçüsü kadın, kadınlığın ölçüsü erkektir. Ve kadına ulaşamayan, cinselliğini, fikirselliğini kadınla eşit koşullarda paylaşamayan erkeğin de duyguları, düşünceleri, en önemlisi insanlığıyla eksik kaldığı, “üstünlüğünün” ölçüsünü alçalttıkça, kendisini de “aşağılık kompleksi”ne mahkûm ettiği açıktır.

    Başka bir deyişle, cinsiyet eşitliğini ve cinsel özgürlüğü reddeden kültürlerde erkek de kadın yasağının “aşağıladığı” mağdurdur.

    İşte bu mağduriyet, aşağılık kompleksini telafi etmek için üstünlük taslamak ihtiyacındadır.




    Türkiye’nin geniş genelinde namusun salt cinselliğe kilitlenmesi, kilidin silahla savunulması, silahın neşeden kedere erkeklik göstergesine dönüşmesi, işte böyle bir aşağılık kompleksinin “şiddet üstünlüğüyle” telafisinden başka bir şey değildir.

    Ülkemizdeki vahşet ve şiddetin birincil kaynağı olduğunu düşündüğüm bu konuya devam edeceğim.

    Komplekslerimiz ve Davranışlarımız
    İlişkilerimizde bazen birini tanımlarken"....ama çok kompleksli birine alınıyor" veya burnu çok havalarda kimseyi görmüyor..."şeklinde ifadeler kullanırız..yaşamın her alanında komplekslerle iç,içe olabiliriz.En sık görülen!aşşağılık kompleksidir.kişi bunu değişik şekillerde gösterebilir,temelinde o insanın kendine olan güvensizliği ve hissettiği yetersizlik duygusu yatar.Böyle bir insan ya her sözden ve davranıştan alınır ve ortama küsebilir,çabuk kırılır,yada hiçbir kimseyi beğenmeyecek,dikkate almayarak tavrın ortaya koyar,Sürekli insanları eleştirir,ona buna çamur atar.olayları hep kendi ekseninde görmeye çalışır.Bu bir çeşit büyüklük komplekslerine kayıştır...

    Aşağılık kompleksinin oluşmasında en önemli etken çocukluk döneminin kötü geçmesidir.Anne baba ve öğretmenler çocuğa hep eleştirip,aşşağılamışsa,başkalarının çocuklarıyla mukayase,etmişse bu çocuk komplekse aday bir çocuktur.

    Veya aile içerisinde yoksulluk,yokluk çok fazla,veya sürekli kavga,problem yaşanıyorsa;çocuğun temel ihtiyaçları dahi zamanında karşılanmıyor ve talepleri hep baskılanıyorsa;anne babası ayrılmış veya üvey evlat konumundaysa,başkasının yanında"evlatlık"besleme"vs,şeklinde bir statüdeyse bu çocuk ve gençlerde aşşağlık kompleksi gelişme riski vardır.Eğer bunlara bakan,çalıştıran insanlar bu arada yetimhanelerde kalan çocukların idarecileri...sevgi,ilği,şevkat ,ve destekle çocuklara yaklaşırsalar risk azalır.Diğer yandan gelir dağılımının çok dengesiz olduğu ülkelerde refah ve yokluk ilinde yaşayan insanların biri birini görüp aynı ortamları paylaşması durumların,da yoksulluk çeken insanlar bu insanlara karşı,özenti,öfke,kızgınlık ,eziklik,aşşağılık kompleksi veya onlara zarar verme duygularını taşıyabilirler.

     



  4. Cevap: Kompleksler

    Büyüklük kompleksinde de temelde kişinin kendisinden kaçış ve beğenmeyişi vardır,Kişi kendisinden rahatsızlık duymaktadır.Bu rahatsızlığı bastırmak için kendisini olmak istediği şekilde görür ve çevresine"bu konumdan seslenir"çok konuşabilir,yalanlar söyleyebilir.Erdemliği,dürüstlüğü,sevgisinin,insan lığın ne kadar yüce olduğunu anlatmaya çalışır.Anadolu da bu tipler için,şeyhin kerameti kendisinden menkul derler....Psikolojide çok temel bir kuraldır.Bir insan hep ben iyiyim doğruyum,dürüstüm,büyük insanım diyorsa,siz tersini algılayın psikoloji bilen insanlar bu insanların nasıl"yakayı ele verdiklerini"zevkle izlerler.Narsist insanlarda burnu büyük"herkesi eleştiren,beğenmeyen büyüklük kompleksinde

    Olan insanlardır.Bunların bir çoğu temeldeki yetersiz kişiliklerin verdiği acıyı tatmamak için,Çok çalışmaya,başarılı olmaya çalışırlar,sürekli, başkalarını eksik,kusurlu görürler ....

    Aşırı şekilci,protokolcü,çok kibarca davranışlar,aşırı şüphecilik,kuşkuculuk alınganlık davranışları da kişinin temeldeki yetersiz ve güvensiz kişiliğini ele verir..Sanatla,kültürle,bilimle,üretimle kendisini kanıtlamaya insanların çoğu ayrıntılarla,kabukla,şekille, içi boş statülerle"kendi varoluşlarını yaşarlar,bazen de komplekslerimiz bize başarılı bir insan olmanın kapılarını aralar ve "adam olmamıza yardımcı olabilir. Eksikliğimizi kompanse etmek için yaptığımız ürettiklerimizle gerçekten takdir topluyorsak,kendimize güvenimiz gelir..Motivasyonumuz arta bilir daha sonrada kendimizi aşma ve değiştirme potansiyelimizle"şekillerle "değil de özellikle tatmin olmayı öğreniriz.

    Kompleks kelimesini her şeyde kullanabiliyoruz.Bir arkadaşımız istediğimiz bir yere gelmeyince,hayır diyince"kompleks yapıyor" diye biliyoruz,Oysa kompleks çok boyutlu ve derin bir konudur.

    Psikolojide çok önemli bir komplekste (odipal)komplekstir"freud,a göre çocuklar 3.yaşından sonra Anneyi Babayı karşı cins olarak,ta görmeye başlarlar.Erkek çocuğu annesini sevği nesnesi ötesinde"sevmeye başlar.Bu nedenle babayla rekabete girer ve onu kıskanır,fakat baba tarafından iğdiş edilme korkusu nedeniyle bu rekabete babayla özdeşime döner,Buna pozitif odipal özdeşim denir. Negatif olduğunuzda ise erkek çocuk baba ile aşırı özdeşim kurup anneyle rakip görmesi halidir,ki bu normal değildir.

    Odipus karmaşası kızlarda farklıdır.freudun( kuramına )göre:erkekte iğdişlik korkusu odipus karmaşasının çözümüne ve sönmesine doğru götürürken kızda penise imrenme onu babaya doru yaklaştırır,freuda göre bu döneme(fallik dönem)saplanan kişilerde aşağıdaki belirtiler görülebilir.

    Kız yada erkek çocuğunun yetişkin yaşamda anne babadan kopamayışı bağımlı olmaları

    Ebeveynler,den ayrılma ihtiyacı ve girişimi olunca aşırı suçluluk duyma

    Evlilik kararını geciktirme,bir eş seçememe,çok zorlanma"kılı kırk yarma"

    Evlilik yaşamında eşi ile rahat ve mutlu olamama,anneye babaya karşı suçluluk duyma ve onlara aşırı düşkünlük gösterme,

    Çekingen,utangaç yapı,çabuk suçlama eğilimleri.

    Cinsel ilişkiden kaçınma,suçluluk,fantezi den yoksunluk,cinsel güçsüzlük korkuları,cinsel soğukluk.

    Bedenine aşırı düşkünlük,kendini dinleme

    Bedenine zarar gelecek korkusu

    Karşı cinse aşırı eleştiri getirme ve olumsuz tavırlar geliştirme ya da aşırı imrenme...

    Cinsel kimliğine karşı güvensizlik cinsel kimlik sapmaları

    Anne Babalık rolleri benimsiye,meme

    Erkek çocuklarda annelerinin yanında eşine hakaret etme ve anneye aşırı sevgi gösterimi davranışı ya da annesinin yanında eşiyle hiç ilgilen meme...

    Bu çocukların anne-babaları çocuklarını kendilerine aşırı bağımlı yetiştirilmesidir.

    Ya da ebeveynlerin itici,baskıcı,korkutucu olmaları

    Anne baba gibi özdeşim yapılacak birilerinin olmaması

    Çocukların özgüvenden yakın olmaları

    Erken yaşta cinsel rolleri belirlemesi ,sorumlulukların verilmesi

    Bu anne babalar çocuklarının bağımsızlaşma girişimlerini bastırmış ve suçlamışlardır...

    Netice olarak kompleksler insan yaşamında insanın davranışlarını ciddi anlamda etkiler,Yani bana davranışını göster,kompleksinin ne olduğunu söyleyeyim"denilebilir..
     



  5. Cevap: Kompleksler

    Kompleks de Toplumsal Bir Hastalıktır
    Üretim araçlarının mülkiyeti, üretim güçleriyle üretim araçları arasındaki ilişkiler, toplumu şekillendiren temel öğelerdir. Bilim dilinde, buna toplumun alt yapısı deniliyor. İnsanlar arasında kurulan toplumsal ilişkiler, süreç içinde insanları ve toplumu kucaklayan bir kültürel dokuyu ortaya çıkarır. Buna da üst kurumu deniliyor. Kültür, toplumun üst yapı kurumlarından birisidir. Her toplumda üst ve alt yapı kurumları sürekli olarak, birbirleriyle etkileşim içinde bulunurlar.

    Her toplumda şekillenen kültür içinde, çeşitli kompleksler ortaya çıkar. Bunların en yaygın olanı, üstünlük ve aşağılık kompleksleridir. Dünyanın her yerinde, üstünlük ve aşağılık kompleksini doğuran, besleyen ve kökleştiren nedenler hemen hemen aynıdır. Ama, doğurduğu sonuçlar, birbirlerinden çok farklıdır. Acaba hangi nedenlerle, üstünlük veya aşağılık kompleksi içine düşeriz ve bunlar yüzünden ne kazanır, ne kaybederiz?

    Dünyayı yönetenler, yani üretim araçlarının sahipleri, yaptıkları sistematik propagandayla, herkesten daha çok akıllı, asil, onurlu ve yetenekli olduklarını söyleyip dururlar. Yönetilenleri de, aksine yeteneksiz, onursuz, kabiliyetsiz ve aşağılık yaratıklar olarak nitelerler. Bu sistematik propagandalar sonucunda, yönetenlerde üstünlük, yönetilenlerde de aşağılık kompleksi ortaya çıkar. Bu kompleksler, süreç içinde gelişir, kökleşir ve toplumsal bir hastalık haline gelir.

    Bu gelişme ve kökleşme sonucunda, yönetenlerle yönetilenler arasında bir efendi köle ilişkisi ve kültürü oluşur. Toplumdaki sömürü çarkı da, bu kültür üzerine oturtulur. Böylece aşağı tabakadan olanların üst tabakadakilere kul olması ve hizmet etmesi doğal bir düşünce ve davranış haline getirilmiş olur.

    Kökleşen bu toplumsal hastalıklara karşın, yine de her iki kesime mensup insanların bazıları kendisine dayatılan bu görüşün doğru olmadığının farkına varır. Egemenler, sömürdükleri insanlardan gizledikleri gerçeğin açığa çıkmaması, zaaflarının onlar tarafından anlaşılmaması için, akıl almaz cambazlıklara başvururlar. Örneğin kabiliyetsiz, cibilliyetsiz, yeteneksiz, zalim ve haksız olan kişiler, komplekslerini gizlemek için, kimliklerinin önüne insanları yücelten ve onurlandıran sıfatlar koyarlar. Böylece gerçek nitelik ve karakterlerini gizlemeye çalışırlar.

    Bu konuda da, büyük bir laboratuar görünümünde olan Türkiye’ye bir göz atalım. Bilmem hiç dikkatinizi çekti mi? Türkler, kendileriyle ilgili her şeyin önüne mutlak “Büyük” sıfatını koyarlar. Örneğin ulusa seslenen bir bildiriye mutlak, “Büyük Türk Milleti” başlığını koyarlar. Politikacılar, konuşmalarına mutlaka “Büyük Türk Milleti” diye başlar. Her ülkenin parlamentosu millet meclisidir. Ama Türklerinki “Büyük Millet Meclisi”dir. Tüm dünyanın orduları, düşmana taarruz eder. Ama Türklerinki “Büyük Taarruz” olur. Türk ulu önderi Mustafa Kemal’in “Büyük Atatürk” olduğunu zaten hepiniz biliyorsunuz. Süleyman Demirel yıllar boyunca “Böyök Türkiye” hayaliyle milleti uyutmaya çalıştı. Kulakları çınlasın Necmettin Hocamız, her yıl Türkiye’de “Büyük sanayi hamlesini” başlatırdı.

    Uzatmaya gerek yok. Türkler sürekli olarak kendileriyle ilgili her şeyi büyük olarak gösterme çabası içinde oluyorlar. Onların hiçbir şeyi küçük değildir. Onların her şeyi, başkalarınkinden daha büyüktür. Bir halk neden kendisiyle ilgili her şeyin başına ısrarla “Büyük” sıfatını koyma ihtiyacı duyar dersiniz? Bu, hangi sosyo ekonomik ve ruhsal yapının dışa vurumudur acaba?

    Yaşadığımız topluma şöyle bir göz attığımızda, bu sorunun cevabını kolayca bulabiliriz. Bir kişi ne kadar aç gözlüyse, kendini o kadar bonkör olarak göstermeye çalışır. Ne kadar korkaksa, o denli etrafa posta atar. Bir duble rakıyla sarhoş olan bir kişi, her gece iki büyük rakıyı devirdiğini söyler. Bir kişi ne kadar ahlaksızsa, o denli namus nutku atar. İslamiyet’le bağdaşmayan şeyler yapan bir kişi, Allah’ın adını ağzından düşürmez. Onun bunun malını çalan birisi, herkese hırsız damgası vurur.

    Komplekslerini gizlemek için, devlet, ulus ve toplumsal guruplar da, aynı yöntemlere baş vururlar. Örneğin Kemalistler, ortak devlet sözü vererek, Kürtlerin desteğini aldılar. Ama daha sonra onun varlığını inkar ettiler, yani Kürtlere ihanet ettiler. Kendi ihanetlerini gizlemek için sistematik bir biçimde, Kürtleri ihanetle suçluyorlar. Tank, top ve uçaklarla Kürdistan’nın köy, orman ve tarlalarını yakıp yıkıyorlar. Savunmasız sivil insanları öldürüyorlar. Yani Kürt sorununu terörize edenler, Kürt ulusal mücadelesini terör olarak nitelendiriyorlar.

    Gerçek şu ki, devlet, ulus, lider ve kurumlarının başına “büyük” sıfatını koymakla büyük olunmuyor. Bu durum, aşağılık kompleksi içinde bulunanların iç dünyasının tipik bir yansımasıdır.

    Aşağılık Duygusu ve Varolmaya Devam Etmek
    Adler, Macaristan'dan Avusturya'ya göç eden bir ailenin ikinci çocuğu olarak 1870 yılında Viyana'da doğdu. Babası ticaretle uğraşmaktaydı. 4 yaşına geldiğinde büyüyünce doktor olacağını söylemeye başlamıştı. Bunu söylemesinde elbette sıkıntılı çocukluk yaşantılarının etkisi vardı. Bunlar arasında yanındaki yatakta yatarken ölen kardeşine ait izlenimler, kendisinin de raşitizm nedeniyle kemiklerindeki sorunları olması ve sürekli hasta olarak gördüğü annesini iyileştirme isteği sayılabilir.

    Adler insanları tanıyabilmesini sokak çocukluğundan gelmesine bağlar.Tıp eğitimi ve ihtisasını yapıp göz hekimi olarak, çalışmaya başlamıştır. Ancak muayenehanesinin iş yapmaması üzerine pratisyen hekimlik yapmaya başlamış ve çevresinin sevgisini kazanmıştır. Bu dönemde Viyana'da daha çok yoksullara hitap eden polikliniklerde çalışmıştır. 27 yaşında evlenmiştir. 32 yaşındayken bir dostu ile birlikte tıbbi nitelikli bir dergi çıkartmaya başlamıştır. o yıl Freud ile tanışarak, psikanalitik akımın içine girmiştir. 37 yaşında iken "Organların Yetersizliği Üzerine İnceleme"adlı eserini yazmıştır. 40 yaşına geldiğinde ise, bu derneğin başkanı olmuştur. Bir yıl kadar sonra Adler'in görüşleri ile Freud'unkiler farklılaşmaya başladı. Adler'in "Eril Protesto" adını taşıyan yazısı grupta tartışma ve yoğun eleştirilere maruz kaldı. Bunun üzerine Adler ve ona eşilik eden 6 kişi dernekten istifa edip, Bireysel Psikoloji Derneği'ni kurdular. 42 yaşında "Nervöz Karakter" adlı ikinci kitabını yayınlayan Adler, 2 yıl kadar sonra yeni derneğin içinden arkadaşlarının ve kendisinin çok sayıda yazılarını içeren "Tedavi Etmek ve Eğitmek" adlı eseri oluşturmuştur. Bu sırada bir üniversiteye öğretim elemanı olarak başvurusunu yapmış ama red cevabı almıştır.

    I.Dünya Savaşı'nın başlaması ile, askeri hekim olarak görev yapmış, başarıları dikkati çekmiştir. Bunun üzerine cephe hekimlerinin savaşlarda da rastlanabilen "akut stres bozuklukları ve travma sonrası stres bozukluğu" konularında eğitimlerini arttırmaları için daha üst bir göreve atanmıştır. Savaşın bitişinde Osmanlı İmparatorluğu gibi Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da karşı taraf tarafından bölünmüş ve işgal edilmişti. Savaş sonrası yazdığı bir yazıda "insanların kendileri ile ilgisi olmayan bir savaşa girmek için heyecan duymasını, kendilerinin hissettikleri acizlik ve çaresizlik duygularından kaçınmak" şeklinde açıklamıştır. Gene savaş karşıtı "Öteki taraf " adlı yazısında halkın savaşçı bir eğilimle beslendiğinde, propagandalar ile birlikte , özellikle kişilikleri ve yaşantıları ile ilgili sorunlar da yaşıyorlarsa, savaş fanatiği haline gelebildiğini belirtir. Adler'e göre halkın çoğunluğu ise durumu yeterince netlikte bilemedikleri ve değerlendiremedikleri için, baştaki yöneticilerin isteği ile savaşmaya gider. Ne zamanki savaş kaybedilir, o zaman halk kendilerini ezenlerden kurtulur. Başkası ile savaşarak elde edemeyeceği huzura, asıl gereksinimi olan kendini rahatça ifade edebildiği demokratik yönetim ile ulaşır.

    Adler 50 yaşındadır, savaş bitmiştir. Artık ülkenin tekrar eğitim ve kalkınma hamlesine girme dönemidir. Bu aşamada Adler de üzerine düşen görevi yapar, öğretmenler için çocuk yetiştirmeye yönelik kurslar, danışmanlık hizmetleri ve eğitimde yeni sistemler üzerine çalışmalara kendi yaklaşımları ile katılır. Bu dönemde "İnsan Bilgisi" adlı kitabını çıkarmıştır. Bu yıllardan sonra daha çok yurtdışında kongre ve seminerlerden aldığı davetlere katılır. 59 yaşına geldiğinde Amerika'da Columbia Üniversitesi'nde iki yıl sürecek öğretim üyeliği görevine başlar. 67 yaşında iken Hollanda'da verdiği bir seminer sonrasında göğüs ağrısı hisseder. Hekimin dinlenme ve tedavi önerisine karşın, programında olan İngiltere'deki konferansa katılır. Ancak İngiltere'deki konferansın dördüncü gününde kendisini o günkü derse bekleyenler, bir süre sonra hocalarının sabah üniversiteye giden bilim yolunda kalp krizinden öldüğü haberini alacaklardır.

    Adler'e göre yetersizlik algısı gerçek yetersizlik durumundan çok daha etkili idi. Bu his insanlarda ya bu durumun ortadan kaldırılmasına yönelik çabalamaya, ya içine kapanarak, dünyaya küsmeye ya da antisosyal davranışlarla çevreye ve çevredekilere zarar verici davranışlara yol açmaktaydı. Dünyaya küsen birey kendinde kırıntı halinde bile olsa varolan toplumsallık duygusu ile tekrar toplum içine çekilip, aktif hale gelebilir. Adler'e göre yaşam topluma karşı bir sorumluluktur.

    Adler eğitimdeki hatalar sonucunda da çocuğun ezilmesi, ağır cezalar uygulanması, pasif duruma alıştırılması, inisiyatif ve yaratıcılığın kullandırılmaması, tek başına bir şey yapamayacağı duygusunun yerleşmesi görülebilmektedir. Ayrıca çevre de buna destek olmakta büyükler yanında kendini ifade etmesi önlenmekte, arkadaşlarının alaylarına müdahale edilmemesi de buna zemin hazırlayabilmektedir.