Kitap eleştirisi örneği

'Etüt Merkezi' forumunda Sibel tarafından 8 Mayıs 2010 tarihinde açılan konu


  1. Kitap eleştirisi örnekleri
    Örnek Kitap eleştirileri


    BİR BOŞLUKLA HESAPLAŞMAK, KADİR AYDEMİR
    En sondan başlamalı. Yaşamımızda asıl hesaplaşmamız gereken şeyin bize bırakılan ve bizden sonraya bıraktığımız “boşluklar” olduğunu anladığımız andan. Geri dönüşün olmadığı zaman diliminden yani. Etrafımıza dikkatli bir şekilde bakarsak göreceğimiz şey gayet basit olarak şu olacaktır, bu aynı zamanda da, aslında herkesin bildiği aforistik bir pusuladır: Var olan herkes bir boşluğun esiri aslında. Evet, binlerce boşluk taşıyoruz içimizde. Her boşluk bir başka boşluğun açtığı diğer bir boşluktan ibaret. Durum biraz karışık görünse de, böyle. İçimiz kadar dışımız da görünmez boşluklarla dolu. Var mıyız, yok muyuz bu evrende, bunu anlamak için yazılmıyor mu tüm kitaplar? Bunu anlamak için çevrilmiyor mu devasa sinema filmleri? Uzun cümlelere gerek olmamalı bu yaşamda. Bir varoluş sancısı çekiyoruz açıkçası. Dokunmak, tatmak, konuşmak, istemek, tüketmek… hepsi, tek başına kalan insanın -ki özünde yalnızızdır- icat ettiği bir oyunun uyulması gereken kurallarından biridir. Bahsedeceğim kitap tam da bu noktadan bakıyor bizlere, her şeye. Altay Öktem’in yeni deneme kitabı İçimde Bir Boşluk Var, bir bir “kanıtlıyor” tüm eksiklikleri. Gözle görülemeyen şeyler vardır. İlkokuldan beri anlatılıp durulur; mikroplar, virüsler vs. İçimde Bir Boşluk Var, otobüs tutamaçlarında gizlenen bir hastalığın mikrobundan tutun da, bir bakışla sevgilinizin şirin koltuk altı terinin neden olduğu küçük uyanışlara kadar insanoğlunun “içinden” gelen dürtüleri didikleyip duran, bazen rahatsız edici şekilde düşündüren, “Ben de mi öyleyim acaba?” dedirten şiddete sahip bir kitap. Altay Öktem’i yazdığı şiirlerden, öykülerden, romanlarından ve alternatif edebiyat çalışmalarından tanıyor edebiyat okurları. Yazar bu sefer pek bilinmeyen bir yönünü gözler önüne seriyor ve profesyonel meslek alanı olan doktorluğu “yazı”yla buluşturuyor. İçimde Bir Boşluk Var’ın oluşumunda bir yazar olmanın ötesinde, doktor olmanın sağladığı gözlem avantajını olumlu yönde kullanabilmiş Altay Öktem. Boşlukları doldurmak Altay Öktem İçimde Bir Boşluk Var’ı ‘Ruhun Boşluğu’, ‘Bedenin Boşluğu’, ‘Cesetlerin Boşluğu’, ‘Aşkın Boşluğu’, ‘Görüntünün Boşluğu’, ‘Gürültünün Boşluğu’ ve ‘Ben’in Boşluğu’ adlı yedi bölüme ayırmış. Her bölüm kendi içinde ayrışmış ve düşlerden gerçeğe uzanan, bilimsel verilerin de öykülenerek -insanları korkutmadan- okura sunulduğu parçalar meydana gelmiş. Şahsen bu kitabı okurken, kimi zaman içimden kıs kıs güldüm, kimi zaman da tırstım. Bu ülkede doktorlardan korkmamak mümkün değil, ölümü çağrıştırıyorlar sürekli. Ama Altay Öktem, işe felsefi bir açıdan bakıyor, sözleriyle şaşırtıyor bizleri: “…İtiraf ediyorum; uzun zamandır büyük bir hızla yuvarlanıyorum zirveye. Yazdığım bütün kitapları, terk ettiğim bütün kadınları, içtiğim sigaraları, ürküttüğüm kuşları, hiç görmediğim şehirleri, kasaba istasyonlarını, olimpiyat oyunlarını, Avrupa Topluluğu uyum yasalarını, iz bırakmayan işkence yöntemlerini, cinsel ve dinsel bütün pozisyonları, bütün ağrıları, çığlıkları, gülüşleri arkamda bırakıp zirveye doğru yuvarlanıyorum büyük bir hızla. Zirve çok aşağıda, biliyorum. Düşmeyi seçiyorum.” Yazarın içindeki boşluğu daha da derinleştiren bir durum. Öktem’in yukarda bahsettiği zirve olsa olsa ölüm olabilir. İlginç bir tercih. Ama, “nasılsa hiçbirimizin sağ çıkamayacağı” bir durumda, yani soluk alıp verdiğimiz şu hayatta belki de en “sağlıklı” tercihtir bu. Dilimizde İçimde Bir Boşluk Var tarzında yazılmış bir başka kitaba rastlamadım henüz. Sanırım bir ilk bu kitap. Dünya edebiyatında ise Alain de Botton’a ait Felsefenin Tesellisi’ni örnek verebiliriz. Önemli bir ayrıntı, kısaca bahsetmek gerekirse, kitabın yazılış dili genel olarak mizahi ve akıcı. Yaşamla alay eden sözleri okumaktan çok keyif alacaksınız. Özellikle aşk ile ilgili bölümde, yani ‘Aşkın Boşluğu’ndaki örneklemeleri okumak eğlenceliydi. Ferhat’ın Şirin’e olan aşkından tutun da Paulo Coelho’nun

    Veronika Ölmek İstiyor’undaki karakter Dr. Igor’a kadar kafayı takmış Altay Öktem. İyi de yapmış! Tabii her şey bir yana, kendisini eleştirmekten de kaçınmamış. Yaptığı alıntılar ve başından geçmiş havası yaratan olaylar zincirinde Altay Öktem’in samimiyetine güvenmekten başka çaremiz yok. Güvenmek zorunda değilsiniz, “boş” verin gitsin de diyebiliriz. İçimde Bir Boşluk Var, neşeli yanını bir kenara bırakırsak, bir hesaplaşma kitabı olarak da ciddiyetle okunabilir elbet. Aşkla, yaşamla, vücudumuz ve ruhumuzla yaptığımız hesaplaşmanın öyküleri gizlenmiş sayfalara. Anlamsız bir boşlukta başlayan yaşamımız yine o kadar derin bir boşlukta sona erecek bir gün. İçimde Bir Boşluk Var, kendisiyle ve içindeki boşluklarla yüz yüze gelmek isteyenler için kaçırılmaması gereken, çok yönlü olarak okunabilecek, başarılı bir eser.
    (İçimde Bir Boşluk Var, Altay Öktem, Sel Yayıncılık, 128 s., Ekim 2004)
     



  2. Cevap: Kitap eleştirisi örneği

    Yalın Halde Bir İnsanlık Öyküsü Yazan: Ali Ömer Akbulut
    Okunma sırasına girmiş kitaplardan biri değildi. Beklenmedik bir buluşmamız oldu kitapla. Şöyle bir bakıp düşüncelerimi söylemem için elime tutuşturulmuştu. Şöyle bir bakıp nasıl yorum yapabilirsiniz! Çaresiz okumaya koyuldum. Ne mi oldu! Bu talihsiz buluşmaya sebep olan arkadaşa kocaman bir teşekkür borçluyum şimdi; son zamanların gözümü kırpmadan ve bırakamadan okuduğum nadir kitaplarından biri oldu Kayıp Yolcu. Necati Göksel’in Altın Kitaplar’dan çıkan Kayıp Yolcu’sundan söz ediyorum. Dupduru bir öyküyle karşı karşıyasınız. Yalın, sade, sımsıcak, şefkatli, sevecen; sözün özü [Behçet Necatigil'in 'haller'ine öykünerek söyleyelim] insan halinde bir kitap Kayıp Yolcu. Bu sözler sizi basitlik [ön]yargısına sürüklemesin sakın. Başarılması asıl zor olan şey yalın insan halinin kurgusudur. Kitap bunu yapabiliyor ve her köşe başında sizi şaşırtmayı başarıyor. Kitabın bir başka güzel özelliği de dengesi. Mümkün her iddiayı, durumu, olayı, yargıyı, hayat halini denge içinde buluyorsunuz. Ne inkar ediliyor, ne kesin böyledir deniliyor. ‘Her yol mümkün’ meselesi değil elbet bu. Hayatın neleri taşıyabileceği anlaşılmaya, anlatılmaya çalışılıyor. Her şeyi bir çırpıda gördüğümüz, her şeyin “bizim gördüğümüz”den ibaret olduğu duygusundan kurtarmaya, hayatın zenginliğini göstermeye çalışıyor Kayıp Yolcu. Bunu yaparken bizi yaşadığımız hali hazır gerçeklikten koparmamaya çalışıyor. İnsan olmanın aynı mahallede, hatta aynı dünyada birlikte yaşıyor olmaktan daha derin bağları vardır. Görmediklerimizin hepsini görmeden, göreceğimizin gördüğümüz kadar olduğunu söylemenin yanlışlığını anlıyorsunuz kitabı okudukça. Aynı bağlamla yine çok önemli bir önesürümde bulunuyor kitap. Görebileceklerimizin, dahası insan ve hayatın ne olduğu konusundaki dirayet, büyük şehirlerde ola ki akıllısı, zekisi yani entelektüeli [kitapta gazeteci Bülent örneğin] bile olsa daha zayıftır. Çünkü şehir varolan hayat akışı, olası beklentileri, hızla değişebilen ilişki sirkülasyonu vd. hakim unsurlarıyla insan halini yalınlığından çıkarmakta, özüne yabancılaştırmaktadır. Beklenilenin aksine bu konudaki dirayet; insani özle barışık düşünme taşrada daha yüksektir. Hatta çoğu zaman azıcık kendine, çevresinde olanlara ilgili, belki okuyan bir gençte bile bu insani özleşim [siz varın ona Heidegger'in Ereignis'i deyin] kendini daha çok açık edebilir, daha belirgin görülebilir. Toplumun kendi zorunlulukları içerisinde, çoğu zaman insani kaygılarla şekillenmeden, olası bir menfaatin ardına düşerek üretip yaygınlaştırdığı kimi durumların, onun nenesi haline gelmiş taraflarda, başladığı gibi insanlık dışı algılayış ve davranışlarla devam etmeyebileceği, hatta ortaya çıkışıyla insanilik içermeyen bu durumların kimi zaman çok insanca tutumlarca şekillenebileceği [Berdel örneğin; kitapta Gani'nin annesi ve amcasının durumu] yollu gönderme kitabın artılarından biri. Kitabın belki de en zayıf noktası şefkatle başlayan insani bir halin aşka dönüşecebileceği öngörümünden haraketle mutlaka cinsellikle sonuçlanacağı düşüncesini doğurabilecek bir anlatıma izin vermesidir. Gani ile arkadaşı Erhan’ın ‘ışıklı ablası’ Birsen arasındaki beraberliğin ‘beklenmeyen’ bir cinsellikle sonuçlanması mümkün bir durum olsa da ‘karşı cinsler’ arasındaki her şefkat dostluğunun doğal olarak cinsellikle sonuçlanacağı önyargısını güçlendirmeye yarayacaktır. Bütün bunlardan sonra romanın konusunun hayli ilginç olduğunu söylememize gerek var mı bilmem. Şehir ortalığı birdenbire hareketlendiriveren ’söylenti’ çıkmadan önce olağan günlerini yaşamaktadır. Zamanla ortalıkta dolaşan sözlerin söylenti mi, gerçek mi olduğu da karışmıştır. Yıllar önce zorlu bir kış günü kaybolan ve bir daha da hiçbir izine rastlanmayan otobüsü gördüğünü söylemiştir [Deli] Yılmaz. Bunu şehrin gelecek vadeden, hakikatli, okur-yazar lise öğrencisi Gani’ye söylemiştir [Deli] Yılmaz. O da çalıştığı mahalli gazete İleri’nin sahibi Rasim Bey’e durumu iletince gazetede yayımlanan haberle tüm ahali duymuştur. Gani’nin babası da o otobüsle kaybolanlar arasındadır. Bir umut yeniden tüllenmiştir. Otobüste kaybolan yakınlarına kavuşma ihtimali belirenlerin umudu değildir sadece bu, ya da hayli hararetle konuşulabilecek bir konu bulabilen istirahat ehlinin umudu. Bu aynı zamanda şehrin ahalisinin derununda gizlediklerinin depreşmesine sebep olacak, hayatın gizemini kollama fırsatı verecek, durağanlığıyla süren insani paylaşımların hızlanmasını sağlayacak, kısacası kendi halinde sürüp giden hayatın her yandan ve yönden devinim kazanmasına sebep olacaktır. Lakin bu alışıldık yapının sabit kalmasından ekmek yiyenlerin ekmeklerine taş koyacağından durum onların hiç hoşuna gitmeyecek ve derin muhalefetleriyle karşılaşacaktır. Bu her durum ve kurumdaki örtülmüş ayrışmaları da ortaya çıkaracaktır. Gani’nin statükocu, ‘hal bilmez, dil bilmez’ edebiyat öğretmeni Şahin Bey’le; halden anlayan, dil ve gönül ehli biyoloji öğretmeni Ömer Bey arasındaki farktan tutun da aynı kurumda, aynı işkolunda çalışan insanlar hatta aynı mahallede oturan insanlar arasındaki farklara kadar birçok ayrışma gizlenemeyecektir artık. Dinlerin kendi önsürümleriyle varlığına inanılan şeylerle, halkın ihtiyaçları ve çaresizlikleri sebebiyle ürettikleri de tersine birbirine karışacaktır. Bu karışıklığa doğal, yapmacıksız insan halleriyle; yapay, uydurulmuş insan halleri de eklenecektir. Bir şeyin aslıyla gölgesini ayırt etmek pek mümkün gibi görünmemektedir. Ama hayatın ve insan halinin hep vaat ettiği gibi en zor, en karanlık, en olmaz zamanlarda belirir çözüm, aydınlık. Sonuçta insan çabucak tükettiği, uzaklaştığı, ıskaladığı insanlık; varlık haliyle yeniden buluşabilecek ve insan olmanın yalın, ayrıcalıklı güzelliğini zevketme bahtiyarlığına erişecektir. Bir var bir yok, bir yok bir var insanlık halleri arasında dönenip duracaktır hayat. [Deli] Yılmaz’ın romanın bitiminde aktarılan sözleri gibi: ” Bir nefes gibi her şey, bir nefes gibi; bir var, bir yok… Bir var, bir yok…”
    (Necati Göksel, Kayıp Yolcu, Altın Kitaplar, İstanbul Ekim 2008 )
     



  3. Cevap: Kitap eleştirisi örneği

    Hüseyin Akın’ın Başörtülü Mavisi! Yazan: Asım ÖZ
    Dünya Bizim Roland Barthes Moda Dizgesi kitabında görüntü olarak giysi ile yazıya dökülen giysi arasındaki ilişkilere, geçişkenliklere odaklanır. Barthes, 1957-1963 yılları arasında kaleme aldığı ve dilbilim kavramlarına başvurarak göstergebilimin tarihini öneren bu çalışmasında, moda dergilerinde veya kadın dergilerinin moda sayfalarındaki yazıları referans alarak, iki gösterge dizgesi, dil ve giysi arasındaki aktarımları ve moda dizgesinin temelindeki mitleri çözümler. Görüntü olarak giysi ile yazıya dökülmüş giysinin eşdeğerli olduğunu ancak özdeş olmadığını da ifade gereği duyar. Çünkü görüntü olarak giysi birimleri biçimler düzeyinde, yazıya dökülmüş giysi ise betimlediği giysiyi sözcükler düzeyinde yansıtır. İnsan psikolojisini, toplumsal yapıyı ve zamanın ruhunu en ayrıntılı yansıtan unsurlardan biri giyim kuşam. Kitabı kapağından anlamak belki her zaman mümkün değil, ama giyim kuşam ilk bakışta “anlatmasa” da, aslında her detayıyla, giyen kuşanan kişiyle ilgili ipuçları taşır. Kişinin kıyafeti; sosyal konumunu açıkça anlatmasa bile, seçimi ya da mecburiyeti, onun ruhunu, durumunu yansıtır. Giyim kuşam, dikkatli çalışılırsa, gizlenmeye çalışılanı, kamufle edileni, kesilen rolleri de ortaya tek tek sunar. Edebiyata giyim üzerinden yapılacak yolculuklardan eli boş dönmez araştırmacı. Örneğin Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde adlı yedi ciltlik yapıtında, Marcel adlı Anlatıcı büyük bir kıskançlıkla tutulduğu ve gerçek karakterini öğrenmek için çırpındığı Albertine’i dönemin ünlü ressamı ve moda tasarımcısı Fortuny’nin hazırlamış olduğu elbiselerle giydirmek, onun güzelliğine konteslere, düşeslere özgü bir hava katmak ister. Yine bizde başörtüsü üzerinden edebiyat eserlerine yönelmek uzak ve yakın tarihin kimi ayrıntıları üzerinde yeniden düşünmeyi sağlayabilir. Ben burada Hüseyin Akın’ın iki hikâyesinde yer alan başörtüsü üzerinden bir giysi sembolizmi kurmaya çalışmasına kısaca değinmek istiyorum. Akın Hepsi Hikâye adlı kitabında topladı öykülerini. Kitabıyla ilgili yapılan bir değerlendirmede “öfkeli bir yazar” “Ama öfkesini sezdirip sızdırmamaya özen gösteriyor. Bunu ironiyle dizginliyor.” vurgusu dikkatimi çekmişti. Türkiye’de yolunda gitmeyen ama alışıla alışıla sanki yolundaymış izlenimi verilen problemlerin hikâyesini yazmış Akın. Bu anlamda eleştirel gerçekçi bir damardan besleniyor. Başörtülülere sunulan hayat, imamların maruz kaldığı muhafazakâr atmosfer, içselleştirilmemiş dindarlıklar, kes yapıştır dindarlar, kârını muhafaza eden muhafazakârlar, kralın çıplak olduğunu görmezden gelip kraldan daha fazla kralcı geçinen gazete patronları, editörler, sermayedarlar… Burada yer alan iki hikâye de, (Anne Ben Artık İyiyim, Bir İhtimal Dersanesi) başörtülü kahramanların ikisinin de taktığı örtünün rengi mavidir. Biri zannımca seksenlerin sonunda diğeri iki binli yıllara merdiven dayanan yılların ikliminden izler taşıyan bu hikâyelerde yazar bunu bilinçli bir seçimin sonunda mı, yaptı bilemem. Ama mavi vurgusu üzerinden bir çözümleme yapılabilir gibi geldi bana. Arapça “ma” su anlamına gelmektedir. Mavi kelimesi Arapça “su gibi” anlamına gelen Ma’i kelimesinden Türkçe’ye geçmiştir. Kaşgarlı Mahmut’un 1073 yılında yazdığı Türkçe Sözlük olan Divan-ı Lugati’t Türk adlı yapıtında Mavi kelimesi çaqır (çakır) olarak geçer. Yani mavinin Türkçesi çakırdır. Psikolojide mutsuzluğu temsil eden mavi Siyahi Amerikalıların çıkardığı bir tür müzik türünün de adı olmuştur: Blues (maviler). Bu müzik türüne maviler isminin verilmesinin sebebi, şarkıların hüznü ifade etmesindendir. Diğer yandan 12 Eylül döneminde mavi özgürlüğü temsil eden bir renk olarak gündelik yaşamda önemli bir yer tutmuştur. Çetin Öner’in çocuklar için yazdığı Mavi Kuşu Gören Var mı, adlı çocuk kitabını burada anımsayabiliriz. Bir İhtimal Dersanesi’nden bir alıntı yaparak ilerletelim çözümlemeyi: “Başörtülü kızlardan biri ne zamandır on yıl sonrasının öğretmenlik resmini hayaline resmetmekle meşgul. Hayal de olsa bu sanıldığı kadar kolay bir şey değil. Ne yapsa, öğretmen önlüğünün üstüne mavi başörtüsünü oturtamıyor. O bu sıkıntısını üçüncü kez aynı parmaklarını dönüp dönüp bıkmadan kıtlatırken gösterdiğinin farkında değil. En güzel de karatahtayla uyumlu bir hayal fotoğrafına yakışıyor. Bu şaşırtmıyor kendisini. Gelecek günlere kadar her şeyin belirsizlik ve karanlığı işaret ettiği bir dünyada karatahtanın kara olmasından daha normal ne olabilirdi. Kes, kopyala, yapıştır tekniğine benzer bir teknikle başka bir resim denedi, bakışlarına asmak için, ama bunda da başarılı olamadı. Bu kez siyah avukat veya hakim cübbesinin üstünden kayıp düşen türban işi bozmuştu. Neydi o! Evet, “Baro” kabul eder miydi böyle bir uyumu! “Baro” kelimesini oluşturan harfleri bir cümlenin kısaltılmış şekliymiş gibi fazla zorlanmadan çözdü. “Başörtüsüz Allah Rızası Olmaz!” ‘Al sana yakıştırma’ dedi.” Akın burada siyah, kara, beyaz arasında gidip gelerek örmüş anlatı evrenini. Şehirde yaşayan Müslüman kadınların eğitimli olanları bir anlamda örtünmenin siyah olarak algılanmasından hatta kötücül bir kültürel imge olarak karalanmasından çıkış yolu olarak beyazdan yardım almışlar ve mavi simgesel bir renk olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü mavi ne siyahtır ne beyaz. Evrimci iktisadın kurucusu ve Aylak Sınıfın Teorisi kitabının yazarı Thorstein B. Veblen, 1894 tarihli “Kadın Giyiminin İktisadi Teorisi” başlıklı yazısında giyim kuşamın tüketim nesnesi ve statü sembolü olma özelliğini işaret ediyordu. Akın ise iki hikâyesinde mavi ile ilgili üç simgeselliği yani mutsuz edilmeyi, hüznü ve özgürlüğü birleştirerek mavinin imkânlarından yararlanmıştır. Diğer yandan kara gerçekliği ironik anlatımıyla incitmiştir.