Keloğlan Masalları...

Konusu 'Hikayeler' forumundadır ve Mirayy tarafından 14 Kasım 2009 başlatılmıştır.

  1. Mirayy Üye

    …Keloğlan Masalları…
    (Keloğlan ve Kuyudaki Dev)


    Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde develer tellalken, pireler berberken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken; ülkenin birinde bir kasaba varmış. Bu kasabanın kenar mahallelerindeki bir kulübede, çok fakir bir keloğlan ile ihtiyar annesi yaşamakta imiş. Keloğlan çok akıllı ve becerikli olmasına rağmen çalışmaktan hoşlanmaz, tembel tembel evde oturmayı, ne buldu ise yiyip, içmeyi ve uyumayı severmiş. Tembel mi tembel, saçsız kafası ile de çok çirkin olduğu için herkes ona keloğlan dermiş. Keloğlanın ihtiyar annesi ise el çamaşırı yıkar, hem kendini, hem de tembel keloğlanı beslemeğe çalışır, zorluklar içinde geçinirlermiş.



    Her nasılsa Keloğlanın canı çarşıya çıkıp dolaşmak istemiş. Bir de bakmış ki, uzakta bir kalabalık var. Kalabalığın ortasında bir adam bağıra bağıra bir şeyler söylüyor. Kalabalıktaki insanlarda onu dinlermiş. Bizim Keloğlanda kalabalığa sokularak bu adamın dediklerini dinlemiş. Adam meğer şehrin tellallarından biriymiş. Keloğlanın dinlemekte olduğu tellal şöyle demekteydi.



    -Ağır bir iş için bir adama ihtiyaç vardır. Bu işi görecek adama yüz altın verilecektir. Talip olacak kimse varsa ortaya çıksın….
    Keloğlan etrafta toplanan kalabalıktan ses seda çıkmadığını görünce ve bu işin sonunda yüz de altın verileceğini öğrenince tellala:
    -Bu işi ben yaparım, yalnız bu yapılacak işi hemen bana söyle, demiş.

    Tellal Keloğlanı şöyle bir süzdükten sonra, gözü tutmamış olacak ki:
    -Oğlum, sen bu işi yapamazsın, iş çok zordur. Bunu ancak akıllı, becerikli ve cesur adamlar başarabilir. Ben bunları sende göremiyorum, deyince; Keloğlan:
    -Ummadığın taş baş yarar. Ben bu işi başarırım, diye cevap vermiş. Etrafta toplanan kalabalıktan alaylı gülüşmeler yükselmiş. Bu sırada tellal onun biraz da fakir haline acıyarak:Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri, Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, Atasözleri, Bulmacalar, Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar, Astroloji, Roman Özetleri



    -Pekala oğlum…Madem ki kendine güveniyorsun sana şimdi yapacağın işi tarif edeyim…Uzak bir ülkeden mal getirmeye gidilecek… Yolculuk at sırtında olacak, ama sen bu yolculuğa katlanabilecek misin?.. diye sorunca.



    Keloğlan:
    -Ben yaparım dediğim her şeyi yaparım. Elbette katlanırım, karşılığını vermiş.



    Tellal:
    -Madem ki bu kadar güvenin var, bende sana bu işi veriyorum…Paranı şimdi mi, yoksa dönüşte mi istersin? Keloğlan da:
    -Şimdi verinde birazı yanımda bulunsun, geri kalanını anneme harçlık bırakırım, der.
    Bu şartlarla anlaşmaya varan Keloğlan sevinçle annesine koşarak durumu anlatır ve
    yanındaki parayı annesine bırakarak veda edip yapacağı işe gider.



    Toplantı yerine gelen Keloğlan, yolculuğun hazır olduğunu ve kafilenin kendisini beklemekte olduğunu görür. Kafile başkanı Keloğlana hazır olup olmadığını sorar. hazır olduğunu öğrenince küçük kafile hemen atlara binerek yola koyulur… İki gün durup dinlenmeden yol alırlar. Üçüncü gün Keloğlanın at sırtındaki yolculuktan vücudunun her tarafı ağrımaya başlar. Ama verdiği sözü ve aldığı parayı düşünerek sabırla yola devam eder. Artık akşam yaklaşmıştır. Kafile başkanı mola için kervanı durdurur. Keloğlan biraz dinleneceği için sevinmiştir. Ama bu sevinci çok sürmez. Atlar bağlandıktan sonra kafile başkanı kendini çağırır. Keloğlana der ki:



    -Keloğlan, şurada bir kuyu görüyorsun…
    -Evet, der bizim Keloğlan.
    -İşte şimdi, o kuyuya ineceksin… Korkmazsın değil mi?…
    Keloğlan kuyunun yanına gider bir sağına, bir soluna ve eğilip içine bakar, kafile başkanına dönerek:



    -Ne var bunda korkacak, elbette inerim. der. keloğlan korksa bile korktuğunu belli etmemeğe çalışarak kuyuya inme hazırlığına başlar. Etrafını saran yol arkadaşları Keloğlan’ın beline kalın bir ip bağlarlar, kuyuya sarkıtırlar.



    Keloğlan kuyunun yarısına gelince sağ tarafında karanlıkta aniden bir kapı açılır. Adamın biri Keloğlan’ı kucakladığı gibi bu kapıdan içeri çeker… Neye uğradığını anlayamayan Keloğlan kendine gelince, bir de ne görsün!.. Geniş bir bahçe ve bu bahçenin ortasında büyük bir saray durmuyor mu?.. Sarayın bahçesinde güllerin arasında Dünya güzeli bir kız oturmuş, arkasında bir dudağı yerde, bir dudağı gökte iri ve koyu siyah renkte bir zenci ayakta durmakta. çiçeklerin arasında bir tavus kuşu dolaşmaktadır. Şaşkınlıkla bunları seyre dalan Keloğlan birden arkasında gürleyen bir sesle aklı başından gider. Dönüp bakınca, ne görsün?… Koca bir dev. Arkasında durmuyor mu!.. Dev korkunç bir sesle:



    -Eyyyy, adem oğlu!… Söyle bakalım, şu gördüklerinden hangisi daha güzel?..
    Keloğlan korkudan tir tir titremeğe başlar. Ne cevap vereceğini şaşırır ama, biraz sonra aklı başına gelir ve biraz düşündükten sonra:
    -Gönül neyi severse güzel odur sultanım, der.



    Dev, aldığı cevaptan memnun gibi görünür ve Keloğlan’a tekrar sorar.
    -Şu kız çok güzel, şu tavus kuşu çok hoş ama, şu zenci çok çirkin, çok kötü!.. Buna ne dersin?..
    Keloğlan artık ilk şaşkınlık ve korkudan kurtulmuştur. Yine cevabı yapıştırır:
    -Gönül neyi severse, güzel odur sultanım, diye tekrar aynı cevabı yapıştırır.
    Aldığı cevaptan çok hoşlanan dev, Keloğlan’a:



    -Aferin, sen akıllı bir çocuğa benziyorsun diye Keloğlan’a hemen yanındaki, ağaçtan kopardığı üç tane büyük narı verir. Ve:
    -Al bu narları. Dönüşte annenle birlikte yersin, diyerek Keloğlan’ın yanından ayrılmış.



    Meğer Dev, her kuyuya inen insana bu soruları sorar fakat, bir türlü istediği akıllıca cevabı alamayınca çok kızar, hemen kellesini uçurur, sonra da etlerini yer, kafatasını sarayın duvarlarına asarmış. Böylece kuyuya inenlerin çoğu, Dev’in bu soruları karşısında kimi kız güzel, kimi tavuskuşu diye Dev’e cevap verirlermiş. Bu cevaplardan memnun kalmadığı için kuyuya inen bir daha yukarı çıkamazmış. Dev’in yanından ayrılan Keloğlan tekrar çıkış kapısına gelip yukarı nasıl çıkacağını düşünürken birden yukardan, su almak için sarkıtılmış bir kovanın kendisine doğru geldiğini görünce, Keloğlan hemen bu kovadan tutarak yukarı çıkar.



    Keloğlan’ı sapasağlam yukarı çıktığını gören arkadaşları, şaşkınlıktan ağızları bir karış açık, gözlerine inanamazlar ve birbirlerine bakışırlar. Zira kervancılar bu kuyudan su almak istedikleri zaman her seferinde Dev’e bir insanı kurban vermeleri adetmiş. Yol arkadaşları onu böyle sapasağlam, güler yüzlü görünce tabii şaşkınlıktan kendilerini alamamışlar. Kafile başkanı merakını yenemeyerek Keloğlan’a:



    -Şimdiye kadar bu kuyuya salladığımız adamlardan hiçbiri geri dönmemiştir. Sen nasıl oldu da bu kuyudan sağlam çıktın evlat?…
    Keloğlan güler yüzle şu cevabı verir:



    -Nasıl çıktıysam çıktım.. Çıktım ya!… Siz ona bakın.
    Yeniden kafile yola koyulmuş. Varacakları o uzak ülkeye varmış.Atlara malları yükleyerek memlekete dönmüşler.



    Keloğlan elindeki Nar’ları sevinçle evine dönünce, annesi yine her zamanki gibi, el çamaşırı yıkamakta bulur. Annesi de oğlu geldiği için sevinmiştir. Yemekler yenir.Yemekten sonra da Keloğlan, Dev’in verdiği Nar’lardan birini çıkarıp yemek için ikiye böler. Bir de ne görsün? Dev’in verdiği Nar tanelerinin her biri meğer çok kıymetli birer mücevher değilmiymiş… Bunun değerini anlayan Keloğlan, zaman zaman bunların her birini azar azar satmış.. Ve Keloğlan öylesine zengin olmuş ki, artık ne kelliği kalmıştır, ne de çirkinliği, ne de annesinin çamaşırcılığı. Mutlu bir hayata kavuşmuşlar..
  2. Mirayy Üye

    Cevap: Keloğlan Masalları...

    …Keloğlan Masalları…
    (Keloğlan ve Sihirli Taş)


    Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde bir Keloğlan varmış. İhtiyar ve yoksul annesi, bu biricik oğlunu “Kel oğlum,keleş oğlum” diye severmiş.
    Günlerden bir gün Keloğlan annesinden izin alıp balık tutmaya gitmiş. Belki bir kaç balık yakalarım. Anacığımla pişirir, yeriz. Aç karnımızı doyururuz” diye düşünüyormuş.



    Irmağın kenarına gelip oltasını salmış. Öğleye doğru kocaman bir balık tutmuş. Pulları gümüş gibi parlak, gözleri cam gibi aydınlık, güzel mi güzel bir balıkmış bu…
    Keloğlan balığın pullarını kazımış, karnını yarıp temizlemek istemiş. Bir de ne görsün! Balığın karnı içinde kocaman bir tas durmuyor mu? Keloğlan bir sevinmiş, bir sevinmiş ki sormayın. “Hem balığı götürürüm anama, hem tası” demiş.



    Tası su ile doldurup balığı yıkamak istemiş. Birden inanılmayacak bir şey olmuş. Tastan boşalttığı sular altın olarak akıyormuş yere. Keloğlan çok şaşırmış. Bir kaç kere denemiş, hep altın akıyormuş tastan. “Bu, sihirli bir tas galiba. Hemen anama haber vereyim” demiş. Evlerine koşmuş.






    Sihirli tasa küpler dolusu suyu doldurup doldurup boşaltmış. Suyu boşalan küplere de altınları biriktirmiş. Artık ülke hükümdarı bile onun yanında fakir sayılırmış…
    Keloğlan günler sonra büyük bir saray yaptırıp oraya taşınmış. Kendisine hizmetçiler tutmuş. Sevdiği ve istediği her şeyi alıyor, en güzel yemekleri yiyormuş. Sonunda altınlarının çokluğu onu şımartmaya başlamış.



    Gereksiz masraflara, lüzumsuz harcamalara girişmiş. “Oğlum bu işin sonu kötü olabilir” diye öğüt vermeye çalışan anasını bile dinlememiş. Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri, Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, Atasözleri, Bulmacalar, Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar, Astroloji, Roman Özetleri



    “Sihirli tas elimde, ne istersem yapabilirim…” diyormuş.



    Keloğlan’ın böyle kendini beğenmesi, şımarması ve hırsa kapılması, insanların ona duyduğu sevgiyi azaltmış.



    Herkes “Eski hali bundan daha iyiydi. Gözünü hırs bürüdü Keloğlan’ın” demeye başlamış.



    Keloğlan bir gün daha çok altın elde etmek için, sihirli tasını eline alıp ırmağın kenarına gelmiş. “Suyu tükenecek değil ya, bir saray da buraya yaptırayım. ” demiş. Gurur ve kibirle tasını suya daldırmış. Kıyıda biriken altınlar hırsını artırıyormuş. Daha hızlı daha hızlı daldırmaya başlamış tası. Artık altınlardan başka bir şey düşünmüyormuş. Birden tas elinden kayıp suya düşmüş. Keloğlan onu tutmak için eğilince kendisi de ırmağa yuvarlanmış. Yüzme bilmediği için hızla akan ırmakta nerdeyse boğulacakmış. Binbir güçlükle kenara çıkmış. Kendisi suda çırpınıp dururken,biriktirdiği altınları da hırsızlar çalıp götürmüşler.



    Artık tası bulmanın da imkanı kalmadığından ağlaya ağlaya annesinin yanına dönmüş. Başına gelenleri anlatmış. Yaşlı kadın:



    - Üzülme yavrum, demiş. Hay’dan gelen Hû’ya gider. Zaten, sen o tası alnının teri, elinin emeği ile kazanmamıştın. Üstelik zenginlik seni iyice şımartmıştı. Böylesi daha iyi oldu. Hiç olmazsa kendini başkalarından üstün görme hastalığından kurtulursun.”



    Keloğlan bu sözlerle teselli bulmuş. Anasına hak vermiş.



    O günden sonra da Sihirli Tası bir daha hiç anmamış.
  3. Mirayy Üye

    Cevap: Keloğlan Masalları...

    Keloğlan Masalları…
    (Keloğlan İle Vefasız Arkadaşı)


    Bir varmış, bir yokmuş, hem de Allahın kulu çok*muş, bu kullardan biri de herkesin adını sanını işittiği bizim ünlü Keloğlanmış.



    Keloğlan’ın bir arkadaşı varmış. Adı Hüsemmiş.



    Yedikleri içtikleri bir gidermiş. Çok samimi imişler.



    Böyle imiş ama Hüsem aşırı derecede kıskanç ruh*lu biriymiş. Bir gözünü diğer gözünden kıskanırmış ve çok da çekemez bir yapısı varmış…



    Keloğlan o kadar masum, o kadar safmış ki, ca*nım ciğerim diyerek sevmekte olduğu Hüsem’in bu çok çirkin huyunu bilmezmiş. Kendisi gibi bilirmiş.



    Anası ile çok fakir bir hayatı varmış. Ama artık, bu hayatı çekemezmiş ..



    Gurbet ellere çıkıp iş bulmakmış amacı bundan böyle. Fakat, tek başına gidemezmiş, çünkü hiç gur*bete çıkmamış. Bu yüzden arkadaşı Hüsem’e açmış fikrini. O da münasip bulmuş ve beraberce çıkmaya karar vermişler.



    Keloğlan anasının elini öpmüş, tam evden çıkacakken, anası, kuruş kuruş biriktirdiği bir miktar para*yı, oğlunun avucuna sıkıştırmış ve iyice tembih etmiş:



    “Ey benim saf oğlum, dünyalar çiçeği çocuğum. Bilirim ben seni, birlikte olduğun arkadaşına dikkat et. Herkesi kendin gibi saf ve temiz sanma. Yoksa, başın çok ağrır. Gurbete ilk defa çıkıyorsun. Ne hain ol, ne de hainliğe uğra. Hadi uğurlar ola, kara talihin açık ola. Yalnız, çok bekletme beni, gözlerimi yollarda koma emi!”



    Hüsem’le köy dışında buluşan Keloğlan, azık torbaları ellerinde kara gurbet yollarına çıkmışlar. Gitmişler gitmişler, bir yere gelip oturmuşlar. Karınları da çok acıkmış. Oturup azıklarını yemişler bir güzel. “Ya bismillah” diyerek, yeniden yollara revan olmuşlar. Dağ, dere, tepe aşıp bir kasabaya girmişler. Karınları yine çok acıkmış, ama azıkları bitmiş. Hüsem, Keloğlan’ın parası olduğunu bilirmiş, ken*disinin de varmış parası elbette ama, bunu O’na hiç söylememiş.



    Hüsem, kendisine acındırır bir ruh haliyle, şöyle demiş: “Keloğlan gardaşlığım, yoktur beş param, varsa olsun haram. Açlıktan bir hal olduk, yolumuza yürü*mekten aciz kaldık. Yap bana bir iyilik. Fırından koca birer somun alalım, açlığımızı bastıralım”.



    Çok yufka yürekliymiş ya Keloğlan, doğru girmiş fırına iki somun ekmek ve biraz helva alıp çıkmış. Bir çeşme başına varıp, güzelce karınlarını doyurmuşlar.



    Az gitmişler, uz gitmişler, altı ay bir güz gitmişler. Karınları öyle acıkmış ki, mideleri gurul gurul edermiş. Ama, Keloğlan’ın parası tükenmiş. Arkadaşında da olmadığını sanıyormuş:








    “Yahu demiş Keloğlan, kaldık beş parasız, ne olacak bizim halimiz?”O kadar aç gözlüymüş ki Hüsem, hâlâ, cebinde parası olmadığını söylemekteymiş, varsa kuşkusunu tamamen yok etmek için arkadaşının.





    Karınlarına taş bağlayıp yollarına devam etmişler. Bir yokuşa yukarı çıkarken, bayılıp düşmüşler açlıktan. Bir süre öylece kalmışlar. Biraz ham erik yemişler ve tekrar yürümüşler. Büyük bir ormanlığın yanına gelmişler. Birden bi*re etraflarının eşkıyalar tarafından sarılması ile neye uğradıkların anlayamamışlar. Ama, Hüsem çok daha fazla korkmuş, çünkü, tüm foyası şimdi ortaya çıka*cakmış. Parasını eşkıyalar alacakmış. Pos bıyıklı eşkıyanın biri, yüksek sesle emir vermiş. “Heey, Keloğlan, önce sen çıkar bakayım altın*ları, paraları!”



    Kendinden emin bir şekilde, söylenmiş Keloğlan. “Yok param, yalansa ölsün anam, ister inan ister inanma, yalnız kötülük yapma bana!”Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri, Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, Atasözleri, Bulmacalar, Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar, Astroloji, Roman Özetleri



    Eşkıya, hiç inanır mı?



    Tutmuş kulağından, çekiştire çekiştire, “Ulan”, demiş “süt çocuğu, kel kafanı koparırım bak. Beni zorlama, çıkar dök şuraya, üstündekileri”.



    Bizimki pek neşeliymiş. Nasıl olsa bir şey bulamayacaklarmış. Hiç ciddiye almazmış gibi bir eda içindeymiş. Buna sinirlenen eşkıya, kuşak altlarını, iç ceplerini, çarığının içini bile aramış Keloğlan’ın, tabii hiçbir şey bulamamış… Keyifli keyifli gülmüş Keloğlan, “Demedim mi ben size, anacığımın verdiği üç beş kuruşum vardı. Yolda bitirdim. İnanmazsanız Hüsem’e sorun”.



    Haramibaşı, çirkin bir kahkaha atmış. “Yok anasının gözü, kim kimin şahidi ulan? Dazlak kafanı yüzerim ha… Peki, şimdi çok sevgili arkadaşını görelim bakalım”.



    Hemen savunmaya geçmiş Keloğlan, “O zavallıyı da boşuna aramayın. Yoktur beş parası, gözlerine baksana kör talih karası”.



    Hüsem, asıl şimdi çok daha perişan hale düşmüş. Bu çok sevgili arkadaşına yalancı çıkmak, haramilerin yapacağı kötülükten daha fazla üzmüş kendisini.



    Buna rağmen, yalan söylemekten geri durmayan Hüsem, “Ben de Keloğlan’dan nafakalandım. Yoktur pa*ram, varsa olsun haram”.



    Fakat haramibaşı, yutmamış. Çünkü, bu oğlan, hiç de Keloğlan gibi saf görünmüyormuş. Bed bed ba*ğırmış, “Ulan” demiş “Ananın sütü daha ağzında kokuyor, bir de bize yalan söylüyorsun. Ben ararsam fena olur. En iyisi mi, dök şuraya paraları”.



    Hâlâ direnirmiş Hüsem, “Arayın şu çarpık oğlanın üstünü”, diye emir ver*miş Haramibaşı. Hemen aramışlar ve gömleğinin iç cebinden epey para çıkmış. Tabii yüzü gözü kıpkırmızı olmuş utancından, korkusundan. En çok, arkadaşının yalanını anlamasından, yerin dibine girmiş sanki…



    Çok sinirlenen eşkıyalar, öyle bir girişmişler ki Hü*sem’e, ağzı burnu kanamış. Yüzü gözü morarmış dayaktan. “Hadi defol, cehennem ol buradan”, diyerek kovmuşlar. Keloğlan, korkusundan tir tir titrermiş. Acaba, kendisini de dövecekler miymiş?



    Yalvaran bir dille şöyle demiş, “Etmeyin eylemeyin, beni öldürmeyin! Bırakın gideyim yoluma, kavuşayım garip anama”.



    Fakat haramibaşı, hiç de sandığı ve korktuğu gibi konuşmamış. Şöyle demiş, “Sen, çok temiz ve safsın. Yalan söylemedin bize. Biz senin gibi harbileri severiz be Keloğlan. Dünyalar Keloğlan’ın olmuş. Eşkıyaların başı, “Şimdi sana bir yer tarif edeceğim”, diye devam etmiş konuşmasına, “Bak, şu tepeyi görüyor musun; hah işte o tepeye çık, sağ tarafa bakınca, büyük bir mağara göreceksin. Mağaraya in, sağ köşesinden itibaren otuz metre kadar ileride büyük bir taş göreceksin. Üzerinde dev resmi vardır. O taşın altını kaz, altın bulacaksın”.



    Eşkıyalara dünyalar dolusu teşekkür edip hemen yola çıkmış Keloğlan. Tepeye tırmanıp, zirveye ulaşmış. Şöyle bir bakınmış, söylenen mağaraya doğru gitmiş. Kısacası üzerinde dev resmi bulunan taşın yanına varmış. Etrafına bakınmış, kimseler yokmuş. Sivri bir taşla taşın altını oymaya başlamış. Çok fazla yorulmadan bir testi altın bulmuş.



    “Şükür şükür, buldum altını, mutlu edecem anamı, doğruluğumun gördüm ödülünü” diye diye yürümüş gitmiş. Türküler söyleye söyleye evine doğru gelirken anası onu görmüş. “Acaba niye erken döndü” diye geçirmiş içinden. Keloğlan, çil çil altınları annesinin gözleri önünde dökmüş. Kadıncağız o kadar sevinmiş ki düşüp bayılmış.



    Biz, bakalım Hüsem’in maceralarına. Hüsem, nice memleketleri dolaşmış, işe girmiş, işten çıkmış, ama bir türlü para biriktirememiş.



    Gurbetlerden dönmüş köyüne. Köyün girişinde kulaklarına davul zurna sesleri gelmiş. Seslerin geldiği yöne doğru bakmış. Bir kocaman konak ve önünde büyük bir kalabalık varmış. Hızlı hızlı o kalabalığın bulunduğu yere doğru yürümüş. Bir de ne görsün. Keloğlan’ın eski evinin yerinde kocaman bir konak. Şaşkınlıktan deliye dönmüş. Bu olacak iş miymiş? Acaba rüya mı görmekteymiş?



    Varmış, birine şöyle sormuş, “Ne var bugün burada, bu kalabalık neyin nesi?”



    Adam, “Koğlan, köyün fakir ailelerinin çocuklarını sünnet ettiriyor” demiş. Bu duyduğu haber karşısında, tuz yemiş keçiler gibi yalanmaya başlamış, inanamamış. Kıskançlık damarları kabarmış ve yine sormaya devam etmiş. “Yahu” demiş, “Hadi bu şöleni anladık diyelim, peki şu konak da neyin nesi? Benim bildiğim burada zavallı bizim Keloğlan’ın fakir anası ile oturduğu kötü bir ev vardı. Yanılıyor muyum yoksa?”



    Adam, “Yoo”, demiş, “hiç de yanılmıyorsun”.



    Hayret dolu bakışları, adamın da şaşkınlaşmasına sebep olmuş ve sürdürmüş konuşmasını adam, “Gördüğün gibi konak üç katlı. Bir katında anası ile kendisi oturuyor Keloğlan Bey’in. Öteki katta ise köyün hocası oturuyor. Hem de burada çocuklara ders veriyor. Üçüncü kat ise, misafirhane. Köyümüze gelen yabancılar, burada kalıyorlar. Bitmedi demiş adam, daha bitmedi. Az aşağıda yeni bir bina daha yaptırıyor. Orayı da yetim ve sahipsiz hastalara ayıracak. Senin anlayacağın Keloğlan, artık hepimizin beyi, hepimizin babası oldu”.



    Hüsem’in kıskançlık damarları çatlamış ve düşüp bayılmış. Herkes koşarak Hüsem’in olduğu yere gelmiş. Tabii, Keloğlan da gelmiş ama arkadaşını tanıyamamış. Neden mi? Çünkü, çok zayıflamış, adeta iskeleti çık*mış. Üzerine su dökerek Hüsem’i ayıltmışlar. Fakat, sağ tarafına felç vurduğu için yerinden kalkamamış. Kimse sahip çıkmamış Hüsem’e.



    Keloğlan, “Konağın bir odası boş, oraya götürün” demiş, “Bakarız çaresine”.



    Kısa zamanda özürlüler evinin inşaatı bitince, Hüsem oranın ilk sakini olmuş. Bu arada epey düzelmiş Hüsem, sadece sağ kolu tutmazmış. Keloğlan’ın eline düşmekten dolayı gururu incinmiş ama, ekmek elden su gölden kabilinden böyle rahat bir ortamı da terk etmek istememiş. O nedenle, kendisinin tanınmaması için, her şeyi yapmış. Bir yabancı rolü oynamış. Fakat, kendisinin cıs cıbır olup da, daha düne kadar fakir biri olan bu arkadaşının, böyle servete kavuşmasını bir türlü hazmedemiyormuş. Hep bir hainlik düşünürmüş.



    Keloğlan görkemli bir düğün yaparak çok ünlü bir beyin kızıyla evlenmiş. İsmi Gülşah olan bu hanıma, özürlüler Gül abla derlermiş. Çünkü, bir anne gibi onları ziyaret eder, hallerini hatırlarını sorar, ihtiyaçlarını karşılarmış. Hüsem, Keloğlan’a karşı artık ciddi bir düşmanlık beslemeye başlamış. Kendisinin bir çulu bile yokmuş ama, arkadaşı hem zengin olmuş, hem de güzel bir kızla evlenmiş. Bunları düşündükçe erim erim erirmiş. Mutlaka, bir kötülük yapmak için, fırsat kollarmış.



    Günün birinde Gülşah, özürlüleri ziyarete gelmiş. Her birine güzel hediyeler vermiş, nasıl olduklarını sormuş, morallerini tazelemiş. Tam kapıdan çıkacakken, ayağı kayıp yere düşmüş ve ayağı kırılmış. Keloğlan bu olaya çok üzülmüş, hanımı ile birlikte yatakta yatmış. O kadar çok severmiş ki Gülşahı’nı. Yine böyle bir gecenin birinde, karısının inlemeleri sırasında, canı çok sıkılmış ve öteki odaya geçmiş. Tam bu sırada, nur yüzlü ihtiyar bir zat durmuş karşısına. Ağır ağır şunları söylemiş: “Hey merhamet abidesi Keloğlan, eski bir arkadaşın hanımına bu kötülüğü yapan”.



    Böyle demiş ve kaybolmuş nur yüzlü adam. Keloğlan’ı almış bir düşünce. Kim olabilirmiş bu eski arkadaşı? Gece düşünmüş, gündüz düşünmüş, işin içinden çıkamamış. Oğlunun bu kadar düşünceli olmasından ciddi derecede rahatsız olan anası, şöyle demiş: “Ah benim fakirken zengin olan oğlum, ah be*nim kendisi saf, talihi ak oğlum, hanımının düşmesine sebep olan, senin eski arkadaşın Hüsem olsa gerek”.



    Keloğlan, bu söze gülmüş, “A benim tatlı anacığım, Hüsem, şimdi kim bilir nerelerdedir. Benimle birlikte gitti ve bir daha dönme*di.



    Anası ısrar etmiş, “Yok oğlum yok” demiş, “Sen hele şu hastaların özürlülerin aslını, esas adlarını, kim olduklarını bir araştır. O zaman gerçeği göreceksin”.



    Fakat Keloğlan’ın aklı hâlâ bunu almazmış. Ama, anasının dediğini yapmayı kafasına koymuş, gitmiş özürlülerin bulunduğu binaya.



    Gururuyla oynamadan tümünü sorguya çekmiş bey olarak. Sıra gelmiş Hüsem’e.



    Hüsem her ne kadar rol yaptıysa bile, Keloğlan ta*nımış. Ama, hiçbir şey dememiş bu konuyla ilgili ola*rak. Önce gerçekten emin olmak için Hüsem’e sormuş:



    “Senin adın ne?”



    “Cemal”, demiş Hüsem.



    Kafasını kaşımış Keloğlan:



    “Bir yanlışın yok değil mi?” demiş tekrar. “Yoo”, diye cevaplamış Hüsem, “Cemal’im ben”.



    “Peki nereden geldin buraya, o sünnet şöleni günü, ne işin vardı buralarda?” diyerek iyice işin aslını öğrenmek istemiş. Sesine bir gariplik vererek konuşmuş Hüsem, “Ben bir garibim. Kimim kimsem kalmadı dünya*da. Memleketimde iftiraya uğradım. Canımı zor kur*tardım. Böyle diyar diyar dolaşıp dururken, sizin kö*yünüze uğradım. Gerisini biliyorsunuz.



    Sinirlenmiş Keloğlan, o kolay kolay sinirlenmeyen Keloğlan. “Peki” demiş “Sen o gün Gülşah’ı düşerken gördün mü?”.



    “Tövbe tövbeeel Yine iftiraya uğrayacağım gali*ba!” diye söylenmiş Hüsem. Bu konuşmaları başından beri dinleyen bir özürlü, dayanamamış, “Beyim demiş, “Beyim bu genç bal gibi yalan söylüyor. Nereden mi bilmekteyim? Gülşah abla, buraya her gelişinde bu gence bir şeyler oluyor. Devamlı takip ediyor. Geçen gelişinde de takip etti ve tam kapıdan çıkarken elindeki sabunu geçeceği yere koydu. Gülşah Abla da düştü ve ayağı kırıldı. Hem gerçek adının Hüsem olduğunu, burada birine söylemiş. Bu huysuz ve hain oğlan baştan ayağa yalancı beyim…”



    Keloğlan’ın aklı karışmış.



    Bu ihaneti, kendisine nasıl yaparmış? Bir türlü içine sindirememiş. Buna artık dayanma gücü kalmayan Keloğlan, Hüsem’i kovmuş …



    Hüsem, utancından köyünde de duramamış ve almış başını gitmiş. O gün bu gündür hala nerede olduğunu bilen yokmuş.
  4. Mirayy Üye

    Cevap: Keloğlan Masalları...

    …Keloğlan Masalları…
    (Keloğlan’ın Sazı)


    Bizim bilmediğimiz çok eski olmayan zamanların birinde, köylerden şirin mi şirin bir köyde, yaşamakta olan ailelerden biri de Keloğlan ile anasıymış.



    Fakirlik adeta yazgılarıymış.



    Onca yıl, anası bu fakirlikten kurtulmak için çok uğraşmış, ama, bir türlü kurtulamamış.



    Keloğlan ne mi yaparmış?




    Birkaç keçi ile bir de eşeği varmış. işte her gün, gün doğarken eski püskü evinden çıkar, meralara, çayırlara uzanır, eşeği ve keçilerini bir güzel doyurduktan sonra, türkülerle, şarkılarla evine dönermiş.



    Keloğlan’ın arkadaşları, kendisini her gördükle rinde:



    - Yaşlı kadının Keloğlan’ı, eşeğinin bile yoktur palanı, diyerek dalga geçerler, bir de kahkahalarla kendilerinden geçerlermiş.



    Her keresinde, şikayet dilli olarak, bütün bunları anasına aktarınca, işittiği sözler ekseriya şöyle olur muş:



    - A benim biricik oğulcuğum, ne yapalım? Bizim de kaderimiz böyleymiş. Gelen giden ne olsa söyler. İnsanların ağzı torba değil ki büzeyim. Üzme tatlı canını, hem de bu ihtiyar ananı.



    Keloğlan, bu sözlere itiraz etmiş:



    - Hayır ana, arkadaşlarımın lafları çok dokunu yor bana. Yarından tezi yok ineceğim kasabaya. iş bulacağım kendime, çok para kazanıp döneceğim evime. Görsünler neymiş Keloğlan…



    Ne yapsın, ne desin anası:



    - Peki oğlum, madem öyle düşündün. Bildiğin gibi yap, ama, beni de unutma. Yolun açık olsun.



    Vurmuş kasabaya Keloğlan. Tuvalete gitmiş, bekçinin yerinde olmadığını görmüş. Fırsatı değerlendirmiş. Gelenlerden aldığı parayı cebine atmış. On beş kuruş, para kazanmış. Bir miktar yiyecek ve yün almış. Evine gelmiş.








    - Ana, demiş, işte yiyecekler. Şu da yün. Eğir, çorap yap, satayım.



    Şikayetlenmiş anası:Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri, Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, Atasözleri, Bulmacalar, Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar, Astroloji, Roman Özetleri



    - Gözlerim görmez oldu Keloğlanım. Yapamam, anla beni.



    Tabii, nihayet anası. Susmuş.



    Hâlâ arkadaşları takılırlarmış.



    - Yaşlı ködının Keloğlan’ı, eşeğinin bile yoktur palanı.



    Bu gibi laflara, artık daha Fazla dayanamayan Keloğlan, ne yapıp edip, şu fakirlik belasından kurtulmaya yemin etmiş. Birçok plan, program yapmış, amma bunların hemen hepsi kocaman birer hayalmiş.



    Bir akşam köyde bir düğün varmış.



    Keloğlan anasından izin alıp düğüne gitmiş.



    Bir delikanlı, elinde sazı çok güzel türküler söylermiş. Halk adeta keyfinden yerlere yatarmış. Türküler bitmiş, herkes delikanlıya bahşiş vermiş. Bir bohçayı dolduran delikanlı, bu türkülerin üstüne bir türkü da ha söylemiş.



    Keloğlan, bayılmış bu işe.



    Bu sazcı gibi saz çalıp türkü söylemeye heveslenmiş.



    Böylece çok bahşiş atıp anası ile birlikte fukaralığa son vermek istermiş. Önce, bir saz gerekiyor tabii. Parası yokmuş ki, gidip bir saz alsın. Arkadaşı yokmuş ki ödünç istesin. Dedesinden kalma bir dut ağacı varmış. En kalın dalını kesmiş, götürmüş bir saz ustasına.



    - Ustam, demiş, büyük hayır alırsın, bana bir saz yap, işte dut dalı.



    - Önce para, önce para Keloğlan, diye söylenmiş adam.



    - Yok, karşılığını vermiş bizimki.



    - Öyleyse, benden de saz yok, hadi yaylan bakalım, diyerek, sözünü bağlamış adam.



    Lakin, kafayı bir kere takmış ya Keloğlan, üstelemiş.



    - Bir sazlık dal getireyim sana, olur mu?



    - Hah demiş, kelini şimdi çalıştırdın, beni de razı ettin. Sazını üç gün sonra gel ol. Ama gelirken de bir sazlık dut dalı getirmeyi unutma, yoksa avucunu yalarsın.



    Hoplaya zıplaya çıkıp gitmiş Keloğlan, şimdiden eline aldığı değneklerle saz çalma provaları yaparmış. Üç gün sonra, dut dalını da alıp saz ustasının dükkanına varmış. Ama saz çalmayı bilmediği için, yalvarmış.



    - Ey ünlü sazcı, gel de bana acı. Budur derdimin ilacı, hem de başımın tacı. Kurbanın olam senin, şu sazı öğret…



    Usta



    - Ulan Keloğlan, iyi günüme denk geldin, illaki beni mecbur ettin… Otur bakayım şuraya, demiş ve tarif etmiş.



    Saz çalmayı kısa sürede öğrenen Keloğlan, her sabah önüne kattığı keçileri ve eşeğiyle akşamlara kadar saz çalıp, türkü söylermiş. Tın tın tellere vurur, hop oturur hop zıplarmış.



    Fakat henüz köylüleri, onun ne güzel saz çalıp, türkü söylediğini bilmezlermiş. Bu nedenle hep alay ederlermiş.



    Keloğlan, böyle söyleyenlere şöyle dermiş:



    Gülün ey insanlar siz gülün
    Ne getireceği belli olmaz yarınki günün
    Gülün ey insanlar siz gülün
    İyi bir saz ustası olayım da görün.
    Sabrın elinden ne kaçabilir!.



    Keloğlan, artık yavaş yavaş düğünlere gitmeye, saz çalıp türkü söylemeye başlamış.



    Hâlâ ciddiye almayanlar varmış. Onlara da şöyle demiş:



    Alay etmeyin öyle benimle
    İşim olmaz artık sizinle
    Sazımı alacağım bakın elime
    Paraları atacaksınız cebime.



    Yine kahkahalar, köyün semalarında dalgalanmış. Buna sinirlenen keloğlan, almış sazı eline, vurmuş yanık teline.



    Ben bir garip Keloğlanım
    Eşeğimin yok palanı
    Varım yoğum doğruluktur
    Hiç de sevmem ben yalanı.



    Tabii, bir süre sonra bahşişler gelmeye başlamış. Cepleri almaz olmuş.



    Doğru anasına koşmuş. Anası nasıl sevinmesin ki…



    Böyle düğünlere gide gide, artık ünlü bir türkücü ve sazcı olmuş Keloğlan.



    Anası bir gün,



    - Ah Keloğlanım, görüyorsun artık perişanım, demiş. Gözlerim görmez, ellerim tutmaz oldu. Ocağımızda bir gelin olsa da, ben bir kenara çekilsem. Ha! Ne dersin dazlak kafalı oğlum?



    Keloğlan acımış anasına.



    - Benim öyle biri aklımda yok ana, senin varsa söyle, demiş.



    Anası bir kızı önermiş:



    - Küpçü Ali’nin kızı tam bize göre…



    - Olmaz ana, diye karşı çıkmış oğlu, olmaz. Küpçü Ali çulsuzun biri. O dediğin kızı kendime karı, sana gelin yapmayacağım.



    Anası, boynunu bükmüş:



    - Ah saf oğlanım, vah Keloğlanım! Zengin kapısı bize açılmaz. Bırak bu ham hayali, görüyorsun işte bu halimi.



    Ne yapsın Keloğlan, anasından geçememiş.



    - Peki, sırf seni kırmamak için, ses çıkarmıyorum. Nasıl biliyorsan öyle olsun.



    Kadıncağız belini tuta tuta gitmiş, Küpçü Ali’nin kapısını tıklatmış.



    - Allah’ın emri, peygamberin kavli ile kızını oğluma eş, kendime gelin yapmaya geldim, demiş.



    Küpçü Ali, kötü kötü sırıtmış.



    - Bak sen bizim Keloğlan’ın anasına. Var git işine be kadın. Yemeye ekmeğiniz yok, bir de gelmişsin kapıma kız istiyorsun.



    Bu sözleri kapı aralığından dinleyen kız, çok üzülmüş. Çünkü bir düğünde saz çalıp türkü söylerken gördüğü Keloğlan’a aşıkmış. Ama, hiçbir şey diyememiş, çünkü babasından çok korkarmış.



    Kadın, evine dönünce halinden anlamış oğlu ve konuşmuş.



    - Ana ne bu halin, vermedi mi yoksa kızını Küpçü Ali?



    Ağlamış ihtiyar kadın:



    - Kovdu beni, sen önce yemeye ekmek bul, dedi.



    Keloğlan, bu olaya üzülmemiş doğal olarak. Fakat, zenginlik neymiş, nasıl olurmuş, gösterecekmiş Küpçü Ali’ye.



    Eşeğini çıkarmış ahırdan, sazını vurmuş omzuna, öpüp anasının ellerinden, duasını almış.



    Eşeğine binip yollara düşmüş
  5. Mirayy Üye

    Cevap: Keloğlan Masalları...

    …Keloğlan Masalları…
    (Keloğlan’ın Sazı - 2)


    Tam Küpçü Ali’nin evinin önünden geçerken, bir türkü tutturmuş:



    İyi dinle Küpçü Ali
    Bugün günlerden salı
    Hor gördün beni ve anamı
    Anlayacaksın biraz bekle zamanı



    Fakir deyip kızını vermedin
    Güya kendince kibirlendin
    Küçük gördün beni ve anamı
    Anlayacaksın biraz bekle zamanı



    Küpçü Ali, peşi sıra bakınıp homurdanırken, kızı, bostandan kederli kederli seyretmiş Keloğlan’ı. Bakakalmış öylece…



    Köyünden çıkan Keloğlan, gitmiş gitmiş, eşeği yorulunca inmiş, yularından tutmuş, yolu çok uzakmış. Kimsenin bilemeyeceği kadar çok bir zaman yol almış. Yollarda görenler, “bir garip oğlan, kim bilir hali ne yaman, elinde var bir sazı, yüzünde görünüyor bir sızı derlermiş.



    Haftalar mı desem, aylar mı, belki de yıllar mı; vara vara kocaman bir şehre ulaşmış Keloğlan.



    Şehir mehir dememiş, zaten bağrı hasretten yanarmış, almış sazı eline, vurmuş garip garip teline, asılmış en güzel türküsüne. Bir sarayın önünden geçermiş ama, nereden geçtiğini bile bilmezmiş. Giderek sesi açılmış ve herkesi meraklandırmış.



    Padişahın kızı, pencereye yanaşıp sesli sesli türkü söyleyen yabancıya dikkatle bakmış.



    Şöyle bir türkü söylermiş o anda Keloğlan:



    Kocakarı bir anam var,
    Birkaç tavuk bir de inek,
    Her gün konar kel kafama,
    Evsiz kalmış birkaç sinek.



    Keloğlanım budur özüm,
    Haram malda yoktur gözüm,
    Garip hakkı yiyenlere,
    Elbet vardır birkaç sözüm.



    İnce gönüllü, dünyalar güzeli prenses bayılmış, sanki kendinden geçmiş…



    Hem de güneşin vurup ayna gibi parlattığı kel kafası, öyle hoşuna gitmiş ki, sorulmasın. Bir demet kırmızı gül atmış, o da Keloğlan’ın kel kafasına düşmüş.








    Keloğlan, yukarı kaldırıp başını, bir de ne görsün?



    Periler kadar güzel bir kız kendisine bakmıyor mu?



    Üstelik, bir de el sallarmış. Utana sıkıla karşılık vermiş Keloğlan.Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri, Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, Atasözleri, Bulmacalar, Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar, Astroloji, Roman Özetleri



    Prenses, pencereden çekilmiş.



    - Galiba gündüz düşü gördüm, diye diye yürümüş de gitmiş Keloğlan. Bir zaman sokak aralarında dolaşmış, olmuş akşam. Nerede kalsın Keloğlan. Bulmuş bir han. Üç beş kuruşu varmış. Çorba içmiş, kendine gelmiş. Hep aklında prenses varmış, inadına çıkmazmış. “Ham hayal benimkisi”, diyerek, almış sazını eline, vurmuş garip garip teline.



    Hancı çıkagelmiş:



    - Ey yabancı oğlan, eli sazlı, gönlü yanık oğlan!..



    Nedir bunca yolu tepmenin sebebi?



    Aşık mısın? Kaçak mısın? Gezgin misin? Nesin? Diye sormuş.



    Memnun olmuş bizimki:



    - Sağolasın Hancı baba, ne sen sor, ne de ben söyleyeyim. Derdim çoktur, hangisini anlatayım? Gelir gelmez bir kor düştü içime, bir dert daha yüklendi garip gönlüme…”



    Hancı bu çocuğu çok sevmiş, üstelik nedense acımış da. İyice deşmek istemiş derdini.



    - Bir kıza mı aşık oldun ay Keloğlan? Halin pek yaman!



    - He ya, Hancı baba, diye içlenmiş, fakat, boşuna bir aşk benimkisi.



    Nedenini sormuş Hancı:



    - Niye bu kadar ümitsizsin a be Keloğlan? Ümit olmadan yaşanmaz bilmez misin bunu?



    Ne varsa aklında dökmüş ortaya Keloğlan:



    - Saray penceresinden bana bakan kim olabilir Hancı baba? Olsa olsa bir prenses olur değil mi ya? Gül attı, düştü kel kafama, sandım ki bir peri kızı girdi rüyama…



    Hancı hayretlere düşmüş:



    - Vay be, olacak iş mi be yahu? Keloğlan, amma da şanslıymışsın ha, desene ki, prenses sana aşık oldu. Yoksa, o kimseye gül atmaz, ben çok iyi bilirim.



    Yine ümitsiz konuşmuş Keloğlan:



    - Kel kafam tuhafına gitmiştir be Hancı baba, ne aşık olması. Hem de bilemeden düşürmüştür gülü…



    Hancı, merhametli biriymiş, şöyle demiş:



    - Bu handa istediğin kadar kalabilirsin Keloğlan. Yemek de yiyebilirsin, yatabilirsin de. Bunları dert edinme, yüzü pak, gönlü ak oğlan…



    Böyle birkaç zaman geçmiş.



    Sarayın etrafında dönermiş Keloğlan, hemen her gün.



    Prenses de, her keresinde onu izlermiş, pencere arkalarından, tabii ki kimselere sezdirmeden. Her izleyişinde biraz daha yanar kavrulurmuş. Fakat, tabii, koskoca bir padişah olan babası, şu yabancı, şu kel kafalı oğlana kız mı verirmiş? 0 yüzden prenses, pek umutsuzmuş… Bir Allah’ın kuluna hiçbir şey dememiş.



    Bir keresinde Keloğlanla göz göze gelmiş. Sanki birbirlerine “seviyoruz”, demişler ikisi de.



    Geceleri uyuyamıyormuş artık prenses.



    Keloğlan, arada bir sazı alıp, hanın penceresini açar, prensese türküler yakarmış.



    Sabahlara kadar, pencerelerde kalan Padişah kızı, neredeyse verem olacakmış.



    Hâlâ hiç kimseye bir şey diyememiş prenses.



    Şu dünyada ne olmadık işler olur, ne beklenmedik olaylar gelişir… Sapasağlam padişah, bir gün aniden ölüp gitmiş.



    Prenses hem üzülmüş, hem sevinmiş.



    Sarayda ve şehirde tam kırk gün yas tutulmuş.



    Keloğlan artık iyiden iyiye ümitlenmeye başlamış, kızın gözlerinden de bunu anlamış. Eşeğinin sırtına binip, sazını eline almış, sarayı dört tarafından dolaşmış. Türküleri ile prensesi yine dertlendirmiş. Ama, saray görevlileri, Keloğlan’ı yaka paça tutup getirmişler



    saraya.



    Fakat yeni padişah henüz gelmemiş. Çünkü, şehzade, uzak bir seferdeymiş. Bu yüzden, mecburen Vezir’in huzuruna çıkarmışlar.



    Vezir pek merhametli bir adammış.



    - Nerelisin Keloğlan? Ne gezinip durursun sarayın çevresinde? Deli misin? Divane misin? Yoksa, bir bilinmez casus musun, diye sormuş.



    Kel başını bir kaşımış, iki kaşımış, ağzını burnunu eğip bükmüş, nihayet cesarete gelmiş ve şöyle konuşmuş.



    -İşte gördüğün gibiyim Vezir hazretleri. Uzaklardan, çok uzaklardan gelmiş bir garibim. Gördüğünüz gibi bir eşeğim, bir de sazımlayım. İş arıyorum, ne ki akla karayı seçtim, ama hala bulamıyorum.



    Vezir



    - Sen hangi işten anlarsın be çocuk?



    Keloğlan:



    - Çok güzel saz çalarım, çok güzel de türkü söylerim. Yetmez mi?



    Vezir memnun olmuş:



    - Öyleyse sana güzel bir iş çıktı Keloğlan.



    Sultan Hanım, Padişah Efendimiz öleli beri ne gülüyor, ne konuşuyor. Seni, O’nu neşelendirmek için görevlendiriyorum. Becerirsen, çok büyük ödül alacaksın. Beceremezsen Cehennem Vadisi’ne atılırsın.



    Keloğlan, hemen bir türkü söylemiş, Sultan Hanım’ı bir güzel neşelendirmiş.



    Bütün bu konuşmaları ve türküyü dinleyen Prenses, sevinçten uçmuş. “Kısmet ayağıma geldi” demiş.



    Bir akşam üstü, saray bahçesinde gezinen Prensesi gören Keloğlan, omzunda tuttuğu sazını almış eline, oturmuş bir ağacın dibine, bir türkü dillendirmiş



    Bir eşeğim var, bir de sazım



    Kendimden başkasına geçmez nazım



    Çoktan beri açlıktan kokar ağzım



    -Bana bir saray kızı lazım.



    Keloğlan’ın kendisine naz yaptığını anlayan Prenses, beklemiş ki yanına gelsin, aşkını söylesin, evlenme teklif etsin. Nerede? Çünkü bizim garip oğlan, çok utangaçmış. Yanına bile yaklaşamamış.



    Hizmetçi kızlardan birini el işaretiyle yanına çağıran Prenses:



    - Git, şu Keloğlan’ı tut kolundan, al getir bana.



    diye emir vermiş.



    Keloğlan, utana sıkıla gelmiş:



    - Buyursunlar Prensesim beni emretmişsiniz. İşte geldim.



    Hizmetçi kıza git işareti yapmış Prenses, Keloğlanla biraz konuşmuş.



    Sonra esas istemini söylemiş. Düşündüm taşındım seninle evlenmeye karar verdim. Kel kafan öyle güzel parlıyor ki. İçim açılıyor seyrettikçe. “Vezir, sana ne istediğini soracak. Prensesi istiyorum de…



    Rüyalarda olduğunu sanmış Keloğlan. Bir ara şüphelenmiş kafasını bir ağaca vurmuş, rüyada olmadığını anlamış. Koşa koşa yürümüş, sarayın bir kapısından girip kaybolmuş.



    Veziri çağırmış huzuruna:



    - Söyle bakalım muradını Keloğlan, demiş, Sultan Hanım, artık iyi oldu. Bundan sonra sarayda kalmana gerek yok.



    Dobra dobra mırıldanmış Keloğlan:



    - Prensesle evlenmek istiyorum…



    Sultan Hanım hiç itiraz etmemiş. Hemen düğün hazırlıklarına başlanmış.



    Keloğlan, prensesi tek başına bir kenara çekmiş ve diyeceğini demiş.



    - Ben seni köyüme götürürüm.



    işte, bunu kabullenmemiş prenses. Hemen ret cevabı vermemiş, verememiş açıkçası:



    - Güneş doğarken kararımı sana söylerim, demiş.



    Sabaha kadar, ne cevap vereceğini düşünen prenses, inmiş havuz başına gün doğarken, kuşların sesine bayılmış, saçlarını da suya bakarak bir güzel taramış. Bu arada, Keloğlan, karşısına çıkmış. Kel kafası sabah güneşiyle ayna gibi parlarmış.



    - De bana, demiş dobra dobra, benimle köyüme gelecek misin, gelmeyecek misin?”



    - Ne manasız bir teklifin var senin Keloğlan, diye çıkışmış prenses. Hiç akıl yokmuş sende. Şu görkemli saray hayatı bırakılır da köye gidilir mi? El alem türkü yakar bana. Hem Sultan anam izin de vermez.



    Boynunu büküp inlemiş Keloğlan:



    - Bir garip anacığım var. Aklım hep O’ndadır. Ne yer, ne içer kaç senelerdir. Belki de ölmüştür.



    Prenses, bu sözlerden sonra sarsılmış, bir acayip olmuş. Çoktan vazgeçecekmiş ama, Kel kafasının ışıltısını nasıl unuturmuş?. Hele o güzel türkülerini…



    Yine kararsız kalmış prenses. Yarın sabah gün doğarken yine aynı yerde son kararını söyleyeceğini bildirip bir gölge gibi sessizce süzülüp gitmiş.



    Keloğlan iki arada bir derede kalmış. Kafası atmış, o gece gizlice saraydan kaçacakmış. Fakat tam o esnada, bir ihtiyar belirmiş birden bire karşısında. Şöyle demiş:



    - Hata yapma Keloğlan, sağdır anan acele etme, prensesin, bekle kararını.



    Hayırlı ise olsun değilse bitsin, de…



    Gece yarılarına kadar uyuyamayan prenses, vazgeçmemiş Keloğlan’dan. Gizlice kaçarsa, şehzade ağabeysinin peşinden geleceğinden korkmuş. Varıp Sultan annesini uyandırmış:



    - Keloğlan, pek yaman, Sultan anne. Bir köye gidelim lafı tutturmuş, akşam sabah karga gibi ötüp duruyor. Ne ettim, ne dedimse de, burada kalmaya razı edemedim. Gönlüm gitmek ister, izin ver bana. Gün olur dönerim saraya…



    Anası öyle ağlamış ki, gözyaşları sel olmuş:



    - Sana mutluluklar dilerim sevgili kızım. Yeter ki sen saadetli bir ömür sür. Çok sıkılırsan, bırakır gelirsin, demiş.



    Çok neşeli, çalgılı sazlı, bir düğün yapılmış, en çok sazı çalan, en güzel türküleri söyleyen de Keloğlan olmuş.



    Almış prensesi yanına, düşmüş köyünün yollarına.



    Eşeği ikisini birden götüremediği için yaya yürümüş



    Keloğlan.



    Yolda Prensesi görenler:



    - Dünyanın sonu geldi galiba, hiç böylesini de görmemiştik, derlermiş. Nice dağları, sayısız köyleri, birçok kasabaları ine çıka geçip köye gelmişler.



    Keloğlan’ı bir prensesle birlikte karşılayan anası, o kadar sevinmiş ki, ne yapacağını şaşırmış.



    Bir zaman sonra anası ölmüş Keloğlan’ın.



    Dünya bu. Neyin ne olacağı belli mi olur?



    Dönmüşler tekrar saraya…



    Darısı, muratsızların başına…
  6. Mirayy Üye

    Cevap: Keloğlan Masalları...

    …Keloğlan Masalları…
    (Keloğlan ile Sincap Arkadaşı)


    Bir zamanlar bir köyde bir kadın ile oğlu Keloğlan yaşarmış. Fakirlikten, açlıktan perişan durumdalarmış. Bazen evde yiyecek hiçbir şey bulunmaz, oğul Keloğlan sepeti alır eline düşermiş ormanın içine. Biraz mantar toplar getirirmiş anasına pişirmesi için.



    O gün yine sıkıntılı bir günmüş. Hava sisli ve yağmurluymuş. Keloğlan yine ormana gitmiş. Başlamış mantar toplamaya. Biraz da kendi yemiş. Sonra dinlenmek için oturmuş koca bir ağacın altına.



    Başını kaldırınca bir sincap görmüş, öylece oturup duruyormuş. Keloğlanı görünce birden daldan inmiş sincap ve ağlamaya başlamış. Kucağına almış keloğlan sincabı, öpmüş, sevmiş sakinleştirmeye çalışmış. “Aaaah, ah” demiş sincap, “Senin gibi bir arkadaş bulamadım şimdiye kadar.”



    Kendisi de dertlenen Keloğlan fakirliğini anlatmış sincaba. Çok acımış sincap onun haline, “gel sana bir iyilik yapayım” demiş.



    Saatlerce yürümüşler ve sonuçta orman bitmiş uzakta kayalıklar görünmüş. Sincap, “Oraya git, seni keklikler karşılayacak sana üç soru soracaklar doğru bilirsen ne kazanacağını görürsün” demiş.



    Gerçekten de Keloğlanı keklikler karşılamış. Kraliçe keklik “sana üç sorumuz var, bilirsen iki küp altın alacaksın” diye konuşmuş.



    “Sorun” demiş Keloğlan. Bir kiraz ağacını gösteren kraliçe keklik “O ağaçta kaç kiraz var söyle bakalım” diye sormuş.






    “Onu bilmeyecek ne var, sesin altın tüylerinin sayısı kadar.” Nereden bildiğini sorunca da “say da bak” demiş.Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri, Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, Atasözleri, Bulmacalar, Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar, Astroloji, Roman Özetleri



    Doğru kabul etmişler bu yanıtı.



    İkinci soru “Dünyanın tam ortası neresi” biçimindeymiş. Bunu da “Tam senin ayağını bastığın yer” diye yanıtlamış Keloğlan, “inanmıyorsan ölç de bak!”



    Bu da doğru kabul edilmiş.



    Son soruda ise eline iki tane ceviz alan kraliçe “hangisi daha ağır bil bakalım” demiş.



    “Suya daha fazla batan ceviz daha ağırdır” diye yanıtlamış Keloğlan.



    Bu da doğru kabul edilince iki küp altın verilmiş kendisine.



    Koşa koşa evine dönmüş Keloğlan altınları anasına teslim edip hemen sincabı aramaya başlamış. Sincabı bulunca onu yine ağlar bulmuş, “Ben” demiş sincap, “Aslında padişahın kızıyım. Fakat bana büyü yapıldı ve bu hale geldim.”



    Ona yardımcı olacağını söylemiş Keloğlan. Ancak sincap “Çok zor” demiş, “Kaf Dağı’na gideceksin, bir ejderhanın olduğu mağaradan zümrüt suyunu alıp getireceksin.”



    Kasabadan keskin bir kılıç alan keloğlan Kaf Dağı’na varmış. Mağaranın ağzında bekçilik yapan dev yılanları kılıcıyla kesmeye başlamış. Yılanların çıkardığı sesi duyan ejderha mağaradan çıkıp aşağılara doğru inmeye başlamış. Bunu fırsat bilen Keloğlan mağaraya girip zümrüt suyunu getirdiği şişeye doldurmuş.



    Koşarak sincaba dönen Keloğlan’ı sevinçle karşılamış sincapcık. Zümrüt suyunu içer içmez de dünyalar güzeli bir kız olmuş. Birlikte kızın padişah babasının sarayına gitmişler. Padişah da durumu öğrenince bir deve yükü altın armağan etmiş ona. Anası ile ömürlerinin sonuna kadar sıkıntısız, mutlu bir yaşam sürdürmüş Keloğlan ile anası da…
  7. Mirayy Üye

    Cevap: Keloğlan Masalları...

    …Keloğlan Masalları…
    (Keloğlan ile Devler)


    Bir varmış bir yokmuş, eski zamanların birinde, bir nine ile oğlu varmış. Kafası kel olduğundan, herkes o oğlana Keloğlan dermiş.

    Keloğlan, keyfine çok düşkünmüş, sabah erkenden kalkar, akşamlara kadar sinek avlar, fare kovalar, daha güneş batar batmaz, uyuz kediler gibi ocak başına büzülürmüş. İş, güç ne yaparmış, ne de severmiş.

    Yaşlı annesi, oğlunun bu miskin, bu tembel huyundan çok dertliymiş. Birçok kereler, yahut sayısız defalar uyarmış, ama Keloğlan hiç aldırış etmemiş, sineklere avlamaya, tavuklara kışalamaya, dev gibi fareleri de kovalamaya devam etmiş.

    O kadar tembellik ediyormuş ki, keçileri ile eşeği bile yaylıma götürmemiş, hayvancıklar açlıktan ölmüş.

    Yaşlı annesi, artık daha fazla dayanamamış, oğlum, uşağım dememiş, almış eline kocaman bir sopa düşmüş peşine. Neresine gelirse pat pat vurmuş. Neredeyse, Keloğlan’ın kafası kırılmış.

    Keloğlan bakmış ki anasının dayaktan vazgeçeceği yok, acımadan öldürecek, canlı canlı da mezara gömecek. Ardına bile dönüp bakmadan kaçıp gitmiş.

    Çok para kazanmadan eve dönmeyecekmiş.

    Az gitmiş, uz gitmiş, gide gide bir kasabaya inmiş.

    Karnı da çok ama çok acıkmış. Parası da ya azmış yahut hiç yokmuş. Bir kocakarının evine varmış, kapısını vurmuş, ekmek istemiş, yemiş…

    İş aramış, bulamamış, bir güzel de paylanmış. Geri dönmemeye pek kararlıymış ya, ne olur ne olmaz, dağlarda, ormanlarda lazım olur diye düşünmüş. Bir demirci dükkanına varıp, kendine demir bir kılıç yaptırmış. Takmamış beline, almış eline.

    O kadar çok yol gitmiş ki, kaç köy, kaç kasaba geçtiğini unutmuş.

    Çok sessiz ve karanlık bir gecede, bir derin vadiye inmiş. Eli kınılıcında gözü sesteymiş.

    Bir gürültü ile irkilmiş. Kulak kabartmış, çok korkmuş. Bu sesleri daha önce hiç duymamış.

    İnmiş daha da aşağılara,gördüğü manzara, az kalsın aklını başından alacakmış. Birçok dev, bir arabadaymış. Durmadan konuşuyorlarmış.

    Meğer devler düğün yemeği pişirirmiş. Kocaman kocaman ocakları varmış. Ev büyüklüğündeki kazanların biri indirilip biri bindiriliyormuş.

    O kadar meraklanmış ki Keloğlan, daha yakından görmek için birkaç adım yürümüş. Her nasılsa devin birisi kendisini görmüş. Demir kılıç yaptırdığına çok sevinmiş. Ama bu kadar dev ile nasıl baş edeceğini düşündükçe, üzülmüş, korkmuş. Korkmakla olmuyormuş, yiğitliği tutmuş.

    Kendisine bakınıp duran dev, çok neşeli bir kahkaha patlatmış, bütün dağları dalgalandırmış. Arkadaşlarına dönmüş, şöyle seslenmiş, “Bulduk, bulduk.”




    Bir dev, “Ne buldun” diye sormuş.

    Keloğlanı gören dev, ağzından salyalar akıta akıta, “Bir insan” demiş, “bir insan.”

    Başka bir dev, pek iştahlı imiş. “Çoktandır insan eti yememiştik. Ayağımıza kadar geldi.

    Hep birlikte bir “hey” çekmişler, Keloğlanı yemeğe karar vermişler.

    Keloğlan, bakmış ki durum ciddi. Kaçsa nereye kaçacak? Dövüşmeye kalkışsa beceremeyecek. “Şunları hele bir korkutayım” diye düşünmüş ve gayet sert bir sesle haykırmış: “Yüreğiniz varsa topunuz birden gelin!”

    Devler, yedi dağı titreten bir kahkaha atmış. “Acaba şu zavallı çocuk neyine güveniyor” diyen bir dev, Keloğlan’ın yanına çıkmış, demir kılıcı görünce irkilmiş, arkadaşlarına seslenmiş: “Hey dikkatli olun, Miron Padişahı’nın büyülü kılıcına benzeyen bir kılıcı var.”

    Bu sözler üzerine Keloğlan bayağı sevinmiş, hem de yalancı pehlivanlar gibi şov yapmaya, el kol sallamaya başlamış.

    Bir şeyler daha söylemiş: “Benden hatırlatması devler, acırım size, yazık olur hepinize.”

    Devlerden biri biraz alaycı bir dille, “Çok kabadayılık yapıyorsun yavru insan. Eni konu bir kılıcın var” demiş.

    Keloğlan kılıcını havaya kaldırıp konuşmuş: “Şimdi kılıcımı iki kez sallarsam, hepiniz ölürsünüz. Çünkü zehir saçar.”

    Çok korkmuş devler. Birkaç adım geri çekilmişler. Birkaç tanesi kaçıp gitmiş, birkaç tanesi korkusundan yerlere yığılmış.

    Bakmış ki söylediği her söz devler üzerinde büyük etkiler yapıyor, şöyle demiş Keloğlan:

    “Korkmayın, korkmayın! Eğer dediğimi yaparsanız kılıcımı sallamam.”Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri, Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, Atasözleri, Bulmacalar, Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar, Astroloji, Roman Özetleri

    Bir dev, “Emriniz olur keloğlan. Hemen söyle ne istediğini. Yapmaya hazırız. Bize dokunma yeter ki. Ne olursun, yiğit delikanlı!

    O kadar çok şişinmiş ki Keloğlan, aç karnını bastıra bastıra emir vermiş devlere: “En güzel yemeklerinizden bana güzel bir sofra hazırlayın bakalım. Hadi, durmayın daha öyle karşımda pısırık pısırık. Sallarsam kılıcı, sonunuz olur çok acı.”

    Sevinmiş devler, bir de takla atmışlar kocaman kocaman gövdeleriyle. Titrek titrek konuşmuşlar.

    “Aman Keloğlan, kılıcı zehirli yiğit oğlan, dokunma bize, hemen sofranı hazırlıyoruz” demişler.

    Göz açıp yummaya kalmadan mükellef bir sofra kurulmuş. Karnı çok aç olan keloğlan, sofradaki yemeklerin tümünü yemiş. Biraz da yanına almış öteberilerden. Kalkmış yoluna giderken devlerden biri şöyle demiş: “Ey yiğit, seninle bir pazarlık yapalım mı?”

    “Ne pazarlığı” diye sormuş Keloğlan.

    “Şu kılıcını bize satar mısın” demiş dev.

    Keloğlan ağırdan almış, işi iyice kıymete bindirmiş. “Hoppala… Oldu mu ya şimdi? Siz taşıyamazsınız ki onu.”

    “Niçin taşıyamayız ki kılıcı? Biz çok güçlüyüz” diyen bir deve şu karşılığı vermiş:

    “Üstelik o kadar pahalıdır ki bu, paranız yetmez.”

    Yaşlı dev, “İki küp altına ne dersin Keloğlan” diye sormuş.

    Bu öneri çok hoşuna gitmiş Keloğlan’ın. “Nerede altınlar” diye sormuş.

    Çok memnun kalan yaşlı dev:

    “Biraz ötede, Çengir Vadisi’nin düzlük yerinde” diye tarif etmiş, bir yakut sandık var. Altınlar o sandığın içinde. Bize yasak oralara yaklaşmak. Ama senin için bir sakıncası yok. Git ve al!”

    Buna aklı yatmış Keloğlan’ın, şöyle karşılık vermiş:

    “Kılıcın ağırlığını azalttım. Özel bir duası var, onu okudum. Fakat zehir saçmasını engellemedim. Kılıcı şuraya bırakıyorum. Ben buradan tamamen uzaklaşıncaya kadar sakın dokunmayın. Çünkü, kokumu alır almaz zehir kusar,benden hatırlatması.”

    Devler korkuyla karışık bir duyguyla, “Hay hay emriniz olur Keloğlan, hele yürü git sen” demişler.

    Kılıcı yere bırakan Keloğlan el sallayarak çekip gitmiş.

    Çengir Vadisi’ne varan Keloğlan, yakut sandığı bulmuş. Hemen omzuna alıp yola girmiş. Keyfinden de türkü söylermiş.

    Biz bakalım devlerin haline.

    Bir zaman sonra, kılıcı yerden almışlar, bir de bakmışlar ki ne zehir saçıyor ne de kesiyor.

    Kandırıldıklarını anlayan devler, bunu hazmedememiş. Bir insan yavrusunun oyununa gelmenin hırsıyla çileden çıkmışlar. Aralarından üç deve görev vermişler. Tutup Keloğlanı getirmelerini istemişler.

    Büyük bir intikam duygusu ile Keloğlan’ın peşine düşen devler, gitmiş, gitmiş, ama onu bulamamışlar. Yine devam etmişler, ama biri uçurumdan yuvarlanmış, biri yorgunluktan düşüp ölmüş. Üçüncüsü ise tek başına aramayı sürdürmüş.

    Keloğlan hâlâ gidermiş. Islığını da hiç kesmezmiş. Bir ormanlıktan geçerken, bir tilki ile karşılaşmışlar. İkisi de birbirini çok sevmiş. Selamlaşmış, oturup iki laf etmişler.

    Tam bu sırada oturdukları yer titremeye başlamış.

    “Eyvah” demiş tilki “neler oluyor?”

    Hemen, durumu anlamış Keloğlan:

    “Korkacak bir şey yok, bir dev bize doğru geliyor.”

    Fakat böyle derken tilkiye güvenirmiş Keloğlan. Yoksa korkudan az kalsın düşüp bayılacakmış.

    Yer sarsılmaya, havada toz bulutları belirmeye, ağaçlar da sallanmaya başlamış. Dev giderek yaklaşıyormuş. Keloğlan’ın yüzü gözü sararmış. Tilki, acımış arkadaşına. Biraz önce, erkeklik havaları atmasına zaten inanmamışmış. Moral vermek istemiş:

    “Buraların kıralı benim Keloğlan, dev tek başına değil ordusuyla gelse para etmez.”

    Keloğlan sevinç içinde ellerini çırpmış, tilkiyi kulaklarından tutup sevmiş.

    Tilki hesapsız yardım eder mi?

    Devin sıcak nefesi alev alev yüzlerini yalamaya başlamış ama, hâlâ tilkide bir hareket yokmuş.

    Keloğlan titremeye başlamış. “Etme tilki kardeş” demiş, “kurbanın olayım, kurtar beni şu devin elinden.”

    “Ben seni kurtaracağım ama, sen de bana bir konuda yardımcı olacaksın. Anlaştık, değil mi” demiş tilki.

    Hiçbir şey düşünemiyormuş Keloğlan.

    “O iş o kolay, hadi artık ne yapacaksan yap” diye yalvarmış.

    Tilki, havalara bakmış, etrafı dikizlemiş ve öyle bir ulumuş ki yer gök inlemiş. Bir anda yüzlerce tilki etrafına toplanmış.

    Bu kadar tilkiyi birarada gören dev, korkusundan olduğu yere yıkılıp ölmüş.

    Tilki, yeniden ulumuş, yüzlerce tilki kaybolmuş.

    Keloğlanı bir düşünce almış, “acaba tilki yakut sandığı ister miymiş?”

    Tilki sitem etmiş, “Hâlâ ne istediğimi sormayacak mısın Keloğlan kardeş?”

    Mahçup olan Keloğlan kuşkulu kuşkulu karşılık vermiş, “Sıkıntıdan hep unuttum, buyur seni dinliyorum.”

    Tilki anlatmış meramını:

    “Şu ileride bir ev ar. Bu evin avlusunda öyle güzel bir tavuk gördüm ki hâlâ unutamıyorum. Bembeyaz başı, altın gibi tüyleri var. Parıl parıl parlıyor. Kırmızı gagalarıyla rüyalarıma giriyor. Kaç defadır denedim, yakalayamadım. Kırk günden beri ortalıkta göremiyorum. Ne yap yap,bu tavuğu bana getir!”

    Tilkinin isteğinin yakut sandık olmamasına çok sevinmiş Keloğlan. “İstediğin buysa olmuş bil” demiş hemen gitmiş.

    Araya sora,tavuğun sahibini bulmuş Keloğlan. Selam vermiş. Yakut sandığı yere bırakmış.

    Tavuğun sahibi sormuş, “Nereden gelip nereye gidersin Keloğlan?”

    “Uzaklardan gelip uzaklara gidiyorum” diye cevap vermiş Keloğlan.

    Az sonra, çok güzel bir kızın, elindeki ayran tası ile geldiğini görmüş. Çarpılmış, başı dönmüş. Bakakalmış kıza.

    Ayranı başına dikmiş, üstüne başına dökmüş. “Hah” demiş, “Ben aradığımı bumdum, altın küpü ve şu güzel kız. Daha ne isterim ki” diye düşünmüş, tavuğusöylemeyi unutmuş.

    Ev sahipleri “Bu sandığın içinde ne var” diye sormuş. Keloğlan “altın var” diye yanıtlamış.

    Adamın gözleri fal taşı gibi açılmış, bakışları sandıkta kalmış. Mutlaka sahip olmak istemiş.

    Keloğlan’ın aklı fikri kızdaymış.

    Tilki bekleye bekleye ağaç olmuş, sinirinden ulumuş.

    Bunu işiten tavuğun sahibi “avucunu yala” diye söylenmiş.

    “Aaaa… vay be” demiş Keloğlan.

    “Ne var” diye sormuş adam. “Ne öyle ay, vay deyip durdun?”

    “Bir ses duydum” demiş Keloğlan, “tilki sesiydi galiba.”

    Asıl niyetini gizlemiş.

    Adamın sesi sertleşmiş: “Bıktım usandım bu pis düşmandan. Akşam sabah vurmak için bekliyorum, bir türlü denk getiremiyorum…”

    “Tavuğun, horozun çok mu” demiş keloğlan.

    “Hiçbiri umurumda değil” diye konuşmuş adam, yalnız beyaz başlı, kırmızı gagalı, altın tüylü bir tavuğum var ki. Tilkinin yüzünden kümeste ölecek. Görsen hele bir Keloğlan, dünyada bu kadar güzel tavuk yoktur.”

    “Sat bana” diyen Keloğlan’a şöyle demiş adam:

    “Olur ama pazarlıksız yumurta bile satılmaz.”

    Keloğlan, “ne istersin” demiş. Adam “sandıkla değişelim” demiş.

    Keloğlan, “Çocuk mu kandırıyorsun? Hiçbir sandık altın bir tavuğa verilir mi be adam?”

    Adam, “Sen özelliklerini biliyor musun tavuğumun? Ezbere konuşma” demiş.

    Meraklanmış Keloğlan: “Sahi mi, ne özellikleri varmış tavuğunuzun?”

    “Çok güzel gıdaklar” diye cevap vermiş adam.

    “Bir kahkaha atmış Keloğlan. “Gıdaklamayan tavuk mu olur?”

    Adam, “İyi ama benimki güzel gıdaklama yarışmalarında hep birinci gelir, çok para kazandım…”

    “Bak sen sahiden pek hünerliymiş. Bir gıdaklasın da göreyim” demiş Keloğlan.

    Adam başını sallamış: “Şimdi olmaz.”

    Keloğlan, “Neden olmazmış” demiş.

    Adam, “tilki pusuda bekliyor, duymadın mı” diye yanıtlamış.

    “Doğru, peki zaten kümesten çıkaramıyorsun, sat gitsin baha uygun bir fiyata” diye yeniden üstelemiş Keloğlan.

    Adam bu fikre bayılmış, “öyle ya” demiş içinden “kümeste ölüp gidecek.”

    Çetin bir pazarlık yapmışlar.

    İki kese altına anlaşmışlar.

    Tavukla birlikte sandığını da alıp yola koyulan Keloğlan, gidip tilkiyi bulmuş, tavuğu teslim etmiş.

    Çok teşekkür eden tilki, sevinçli sevinçli ormanlara doğru giderken Keloğlan da yakut sandığı omzunda köyün yolunu tutmuş.

    Keloğlan’ın bir sandık dolusu altınla geldiğini gören yaşlı anası, çok memnun olmuş, kucaklayıp bağrına basmış. Bir sürü de dualar etmiş.

    Keloğlan sandığı eve bırakmış. Anasına demiş ki, “Ne istersin ana, söyle de ineyim pazara.”

    Birkaç yiyecek almasını söylemiş anası Keloğlan’a. O da inmiş pazara. Doldurmuş çuvalları erzakla yüklemiş eşeğine.

    Bütün köylüler şaşırmış bu işe. Artık herkes kızını vermek için sıraya girmiş.

    Anası da çok sevinmiş ama Keloğlan, “Beni dün fakirken hor görenlerin kızını almayacağım ana, benim gönlüm, kırmızı gagalı, beyaz başlı, altın tüylü tavuğun sahibinin kızında tez hemen istemeye git.”

    Anası, giyinmiş, kuşanmış, araya sora kızın babasını bulmuş. “Keloğlan’ın anasıyım, kızını istemeye geldim” demiş.

    Adam kızının böyle zengin birisi tarafından istenmesine öyle sevinmiş ki, hiç naz etmemiş, vermiş.”

    Hemen süslemiş, allamış pullamış, katmış kızını yaşlı kadının yanına.

    Bütün köyde herkese parmak ısırtan bir düğünle dünya evine girmiş Keloğlan.

    Çok mutlu bir ömür sürmüş karısı ve anasıyla.

    Alıntıdır...
  8. CADIKIZ Üye

    Cevap: Keloğlan Masalları...

    tek tek hepsini okudum :D :) sağol merve :)