Kanije Destani ve Tiryaki Hasan Paşa

'Ders notları' forumunda SümbüL tarafından 24 Kasım 2009 tarihinde açılan konu


  1. Kanije Destani
    Tiryaki Hasan Paşa


    Kanije Destani ve Tiryaki Hasan Paşa

    Estergon gibi, Avrupa içlerindeki serhad kalelerimizden biri de Kanije Kalesi idi. 1600 yilinda ele geçirilen kale, 1601 yilinda 100 bin kisilik bir düsman
    ordusu tarafindan kusatildi. Iste bu destan, kalede bulunan 9 bin Türk gazisinin, ihtiyar mücahid Tiryaki Hasan Pasa komutasinda bu 100 bin kisiye karsi
    verdigi sanli mücadeleyi anlatir...
    Yillardan beri Osmanli'nin karsisina hiç bir devlet yalniz çikamiyor, en az üç - bes devletin ordusu bir araya gelerek hareket ediyordu. Yine öyle oldu.
    Avusturya, Italyan, Ispanyol, Malta ve Papalik askerleri ile Macar ve Fransiz gönüllüleri gelecegin imparatoru Arsidük Ferdinand komutasinda Kanije Kalesi'ni
    kusattilar.
    Kanije Kalesi'nin etrafi bataklikla ve kaleye ulasmak için köprüler kurmak gerekiyordu. Daha bir yil önce Türkler basarmisti ama, simdi onlarin yaptiklarini
    taklide kalkisan düsman bunu beceremiyordu. Kurduklari köprülerin gece vakti kale içine çekildigini görüp neye ugradiklarini sasiriyor, çok sayida kayip
    veriyorlardi.
    Bu arada iki düsman askeri esir alinmisti. Tiryaki Hasan Pasa onlari sorguya çekince, düsman ordusu içinde bulunan Macarlara pek güvenilmedigini anladi.
    Peygamber Efendimizin "Harp hiledir" Hadis-i Seriflerini hatirladi ve düsündüklerini Kara Ömer Aga'ya anlatti.
    Kara Ömer Aga iki esiri alip ***ürdügü ve onlara :
    - "Aslinda kendisinin de onlardan oldugunu, küçükken devsirilip orduya alindigini" anlatti. "Her gece bin kadar Macar fedaisinin kaleye geçip Türklere yardimci
    oldugunu, bu durumda islerinin çok zor oldugunu" söyledi. Kalede bulunan asker ve mühimmat hakkinda da oldukça abartili rakamlar verip onlari saliverdi.
    Esirlerin ***ürdügü haberler düsman ordusunun moralini bozmaya yetmisti. Ferdinand bunu önlemek için askerlerine büyük vaatlerde bulundu. Burçlara ilk çikacak
    olanlara 10 köy, Tiryaki Hasan Pasa'yi yakalayacak olana ise 40 köy vaad ediyordu. Böyle doldurusa getirilen düsman ordusu ertesi sabah toplu bir hücuma
    giristiyse de Tiryaki Hasan Pasa'nin ustaca manevralari karsisinda sonuç alamadilar ve üstelik 18 bin ölü verdiler.
    Artik karsilikli toplar konusuyor ama Türk ordusunun stoklari gittikçe azaliyordu. Bu savas bir güç gösterisinden çok Tiryaki Hasan Pasa'nin kurnazliklari
    ve harp hileleriyle ayri bir havaya bürünmüstü. Türk ordusundan kaçan iki devsirmenin, kaledeki gerçek durumu düsmana bildirmeleri üzerine yeni bir oyun
    oynadi. Ellerinde bulunan esirlere, onlarin kendi adami oldugunu inandirip saliverdi. Böylece düsmanin yeni bir toplu hücuma kalkmasi önlenmis oldu. Sahte
    mektuplarla Avusturyalilarla Macarlarin arasi iyice açildi. Avusturyalilarin Macar beylerini idam etmeyi kararlastirdiklari bir sirada Macar askerleri
    durumu ögrenip kaçtilar.
    Böylece zaman kazanilmis ve kis günleri gelip çatmisti. Düsman ne yapacagini düsünürken Kara Ömer Aga yanina 300 kisi alip disari çikti ve baskin hareketlerinde
    bulundu. 900 kisiyi öldürüp 150 esir aldi ve ele geçirdigi 12 topla geri döndü. Düsman panik halindeydi. Bu durumu degerlendiren Tiryaki Hasan Pasa kalede
    yalnizca 600 kisi birakarak disari çikti ve hücum emrini verdi. Artik düsman dagilmis, kaçiyordu. Aksama kadar 30 bin ölü verdiler ve kalenin çevresi tamamen
    bosaldi. Geriye düsmandan 47 büyük kusatma topu, 24 bin tüfek, 60 bin çadir, 14 bin kazma - kürek, binlerce araba dolusu yiyecek - giyecek, barut ve ilaç
    erzak ve mühimmat kaldi.
    Bu, dünya tarihinde esi görülmemis bir gerçek destandi. 9 bin Türk askeri, kendisinden en az 10 kat fazla bir orduya karsi arslanlar gibi dövüsmüs ve düsmani
    adeta topyekun imha etmisti. Iste, "Bir Türk on düsmana bedeldir" sözünün isbati ve iste bu destanin gerçek kahramani 70 yasindaki bir Türk büyügünün bizlere
    verdigi ders...
    Bu akil almaz derecedeki büyük basari üzerine Cihan Padisahi Üçüncü Mehmed Tiryaki Hasan Pasa'ya vezirlik rütbesi veriyor ve alisilmisin aksine bizzat kendi
    eliyle hazirladigi "Hatt-i Hümayun"u gönderip söyle diyor:
    "Yerin ve gögün sahibi olan Yüce Allah'a hamdolsun ki, Osmanli Devleti'ne senin gibi pasalar ve askerlerin sayesinde nice zaferler nasib eyledi.
    Sevgili Peygamberimize salât ve selâm olsun ki, seni ve Devlet-i Aliyye askerlerini kendi yolunda cihad eylerken görürüz.
    Ettigin hizmetler yüce dergâha arzedilip adin iyi adlilar defterine yazilir olmustur. Berhudar olasin; sana Vezirlik verdim. Seninle birlikte bulunan askerlerim
    dahi manevi ogullarimdir, yüzleri ak ola... Bu mektubumu al kahraman askerlerime okuyup, 'Allah'a, Peygamber'e ve sizden olan devlet reisine itaat ediniz'
    mealindeki ayet-i kerimenin yüce manasini onlara bildiresin. Seninle orada bulunanlara dilediklerini ver. Hepinizi Cenab-i Hakk'a emanet ederim."
    Ve iste, iltifat karsisinda mahçup olan, gözyaslarini tutamayip aglayan ve sevinecek yerde üzülen o büyük insanin yine gözyaslari içinde söyledigi sözler:
    "Kanije'de ettigimiz küçük bir hizmet karsiligi bize vezirlik vermisler ve 'Hatt-i Hümayun' göndermisler. Halbuki, Kanuni Sultan Süleyman Makbul Ibrahim
    Pasa'yi tam bir selahiyetle kendi yerine vekil tayin ettigi zaman bile O'nun eline böyle bir yazi vermemisti. Rahmetli Piyale Pasa Yavuz Sultan Selim Hazretlerinin
    damadi oldugu ve Sakiz Adasi'nin fethi gibi nice zaferler kazandigi halde kendisine vezirlik çok görülmüstü. Islam Halifesi'nin Hatt-i Hümayun'u Kanije
    savunmasi gibi küçük bir hizmete mükafaat olmaya basladi. Devletin vezirligi benim gibi kocamis kimselere kaldi. Buna üzülmeyeyim de neye üzüleyim?"
    Tiryaki Hasan Pasa'nin, o eli öpülesi pir ü fani'nin altin harflerle yazilip günümüzde her evin, her makamin bas kösesine çerçeveletilip asilmasi gereken
    bu sözleri üzerine söz söyleyip yorum getirmeye bilmem lüzum var mi?
    Ne dersiniz?
     



  2. Cevap: Kanije Destani ve Tiryaki Hasan Paşa

    ÖZELLİKLERİ


    Eski Türk tarihinde hükümdarların doğuşu,
    efsanelere büründürülmüş ve kutsal bir olay gibi anlatılmışlardı.
    Hükümdarlar böyle kutsallaştırılıp, gökten indirilir iken; elbetteki
    Oğuz-Kağan gibi, bütün Türk kaviminin atası olan kutsal bir kişinin
    menşeleri de, Tanrıya ve göğe bağlanacaktı. Eski Türklere göre herşeyi
    yaratan ve her varlığın sahibi olan tek kutsal şey, gökteki biricik
    Tanrı idi. Aslında göğün kendisi olan Tanrı değildi. Çünkü gök de, yer
    gibi, maddî birer varlık ve yüce Tanrı tarafından yaratılmış, dünyanın
    birer parçası idiler. Gök, bir tane idi ve dünyamızın üstünü, bir kubbe
    şeklinde kaplıyordu. Fakat bu kubbenin üstünde, daha bir çok gökler
    vardı. Ayın güneşin ve türlü yıldızlar ile burçların dolaştıkları, ayrı
    ayrı gökler, uzayın sonsuzluklarını kendi aralarında paylaşıyorlardı.
    Bütün bunların üstünde, bir gök daha vardı ki, bu gökte yaratıcı, büyük
    ve tek Tanrı oturuyordu. Eski Türkler, göğün katlarını üst üste koyma
    yolu ile saymamışlardı. Fakat sonradan, biraz da dış tesirler sebebi ile
    gökleri, yedi veya dokuz kat olarak tarif etmeğe başladılar.


    "Oğuz-Kağan destanına, Uygur çağından
    sonra, hafif dış tesirler girmeğe başladı":


    Göktürk çağında, eski Türk dini ile
    inançları, bozulmadan devam etmekte ve gittikçe de gelişmekte idi. Uygur
    devleti kurulup da, yeni bir çok dinler Türkler arasına girmeğe
    başlayınca, durum biraz daha değişti. Çünkü Uygurlar, çok daha önceleri
    Çin'in ortalarında gezmişler, ticaret yapmışlar ve birçok insanlarla
    karşılaşarak, konuşmuşlardı. "Bu dış ilişkiler, Uygurlara birçok yeni
    görüşler getirmiş ve onlarda, büyük dinlere inanmak ihtiyacını
    doğurmuştur." Ticaret, eski Türk savaşçılarının dini ile, pek
    bağdaşan bir meslek değildi. Eski Türk dini, disiplin, otorite ve
    savaşçılığı, herşeyden üstün tutuyordu. Halbuki tüccarlar, daha geniş ve
    rahat bir hayata sahip olmak zorunda idiler. İşte bunun içindir ki, bu
    zamana kadar Türkler göğe ve gökten gelen kutsallıklara inanırlar iken,
    Uygur çağında durum birdenbire değişiyordu. Uygurlar, köklerini
    Suriye'den alıp, İran'da gelişen Mani dinini aldıktan sonra, aya daha
    çok önem vermeye başladılar. Aslında ise Türklerde, kutsal olan en
    önemli şey, gökten sonra dünyamızı ışıtan güneş idi. "Uygurların,
    güneşten aya geçmiş olmaları, yeni bir düşüncenin başlangıcı gibi
    sayılabilirdi". Bu sebeple, Uygurlar çağında yazılmış Oğuz-Kağan
    destanlarında, eski Türklerin dedikleri gibi kutsal kişiler, artık "Göğün
    oğlu" değil; "Ayın oğulları" oluyorlardı. Oğuz-Kağan da "Ay
    Tanrı" nın bir oğlu idi. Destan, daha başlangıçta, şöyle başlıyordu:



    "Aydın oldu gözleri, renklendi ışık
    doldu,

    "Ay-Kağan'ın o gündü, bir erkek oğlu oldu!"

    Eski Türkler de iyi ve güzel olayları,
    aydınlık ve ışıkla anlatırlardı. Biz, nasıl yeni bir oğlu olan
    dostumuza, "Gözlerin aydın olsun" diyor isek, onlar da
    Oğuz-Kağan'ın doğuşu dolayısı ile, "Ay Kağan'ın gözleri aydın oldu,
    renklendi", diyorlardı.


    "Müslüman olmuş Oğuz Türklerinin
    destanları da, Türk mitolojisinin en eski motifleri ile dolu idiler":


    Fakat Türkler, çoktan müslüman olmuş ve
    İslâmiyetin ana prensiplerine gönülden bağlanmışlardı. Aslında ise,
    İslâmiyet ile eski Türk dini arasında büyük ayrılıklar da yoktu. Buna
    rağmen, eski Oğuz-Kağan destanları, elbetteki İslâmilyetin birçok
    inançları ile uygunluk gösteremeyecekti. Bunun içindir ki, İslâmiyetten
    sonra yazılan Oğuz-Kağan destanlarında, biraz daha değişiklik yapılmış
    ve İslâmiyete uydurulmuştu. İslâmiyeti kabul eden Türkler bizce
    Uygurlara nazaran, eski Türk an'anesini ve töresini daha çok
    korumuşlardı. Tabiî olarak biz Oğuz Türkleri üzerine, daha büyük bir
    önem veriyoruz. "Çünkü Oğuzlar, bütün Ortaasya ve Türk âleminin, en
    soylu ve en gelişmiş zümreleri idiler". Şehir hayatına çoktan
    başlamış olmalarına rağmen, eski Türk devlet teşkilâtı ile disiplini,
    onların ruhlarından henüz daha silinmemişlerdi. Bu sebeple Oğuz
    Türklerinin destanlarında, Uygurlarınkine nazaran, daha eski ve daha
    köklü motifler görüyoruz. İslâmiyetten sonraki Türk destanlarına göre, "Oğuz-Han'ın
    babası Kara-Han" idi. Oğuz Han'ın babasının, "Kara-Han" adını
    alması da boş değildi. Eski Türklerde, "Ak ve kara soylular ile halkı
    birbirinden ayıran, sembolik renkler" idi. "Ak-Kemik", Kağanlar
    ile, onların oğulları idiler. "Kara-Kemik" ise, halk tabakasından
    başka bir şey değildi. Diğer kitaplarımızda da her zaman söylediğimiz
    gibi, Türk halklarının "ak" ve "kara" şeklinde ayrılmış olmalarına
    rağmen, aralarında bir sınıf mücadelesi yoktu. Müslüman Türkler,
    Oğuz-Han'ın babasına "Kara-Han" diyorlardı. Çünkü kendisi Müslüman
    değildi. Müslüman olmak isteyen oğlu Oğuz-Han'a da engel olmak
    istemişti. Tabiî olarak bu fikirlerimiz tam ve kesin değildir. Fakat
    Türk tarihi ve an'aneleri hakkındaki bilgilerimiz, bizi bu sonuca doğru
    sürüklemektedirler. Oğuz Han Müslüman Türklere göre, babasından çok,
    an'anesine bağlıdır. Bu sebeple Oğuz destanını anlatmağa başlarlar iken,
    hemen şöyle derler:




    Üç gün üç gece geçti, annesine gelmedi,


    Annenin memesinden, bir damla süt emmedi.

    Bana gelmedi diye, annesi ağlıyordu,

    Sütümü emmedi diye, kalbini dağlıyordu.

    Ağlayıp sızlıyordu, beşiğe dolanarak,

    Sütümü, az em diye, çocuğa yalvararak!