Kadın ve Sosyalizm

'Kadınca' forumunda RouGe tarafından 8 Ağustos 2009 tarihinde açılan konu


  1. Kadınlar ezelden beri ezilmiyorlardı ve ebediyen ezilmeye devam etmeyecekler. Erkekler kadınlardan nefret ettikleri için kasıtlı olarak kadınları ezmiyorlar. Sorunun kaynağı biyolojik farklılıklarımız da değil. Sorun ne bunlardan, ne bir yaratıcının insanları şekillendirişinden, ne de genetik yönelimlerden kaynklanıyor. Kökenini toplumsal üretim biçiminde bulabiliriz.
    Engels, Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni adlı kitabında şöyle diyor:

    " Tarihte son çözümlemede belirleyici faktör, günlük yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Ancak bu kendi başına incelendiğinde içiçe geçmiş iki süreç olduğu görülür. Birincisi maddi gereksinim maddelerinin, yiyecek, içecek, barınak ve bunların üretimi için gerekli barınak ve bunların üretimi için gerekli aletlerin üretimi, ikincisi türün yeniden üretimi".

    Engels'e hak vermemek elde değil. Kadınlar her zaman ezilmiyordu, dedik. Tarihin bir aşamasında iki cins arasındaki biyolojik faklılıklar daha fazla önem kazanmaya ve öne çıkmaya başladı. İnsanlığın gelişimi içerisinde gerilere gidip, eldeki verilerle olup bitene bir göz atalım. İlk insanlar önceleri sadece kendi topluluklarının ihtiyacının karşılayacak kadar üretim yapıyorlardı. Bu üretim miktarı artmaya ve ihtiyaçtan fazlası birikmeye başladığında, fazlalık üzerinde kimin söz sahibi olacağı sorunu ortaya çıktı. Fazlalık üzerinde söz sahibi olan, toplumsal gücün de sahibi oldu ve geri kalanları da yönlendirmeye başladı. Sınıflı toplumlara giden yol böylece açılmış oldu. Fazlalık üzerine söz sahibi olanların belirmeye başlaması noktasında, toplumsal iş bölümünün de şekillendirişiyle kadınlar ve erkekler arasındaki biyolojik farklılıklar önem kazanmaya başladı. Çocuk doğurmak zorunda olan kadınlar üretimdeki belirleyici rollerini kaybetmeye başladılar.

    Sınıflı toplumların ortaya çıkış süreciyle bağlantılı olarak, kadınlarda da toplumsal konum itibariyle ezilen cins olma niteliği belirmeye başladı. Bu adımdan sonra beliren her egemen üretim tarzı içerisinde, farklı nitelikte de olsa, kadınların ezilmişliğinden söz edebiliriz.
    Sınıflı toplumların oluşumuyla, üretim araçları üzerinde özel mülkiyetten de bahsetmeye başlamak mümkün hale gelir. Özel mülkiyetin kuşaktan kuşağa aktarımını sağlayacak düzenlemelerin ve kurumların oluşumu da aynı süreç içerisinde gerçekleşir. Aile kurumu her üretim tarzı içerisinde farklı şekillenişlere sahip olsa da, özel mülkiyetin kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan bir işlev görmüştür. Kadınların konumu sınıflı toplumların gelişiyle beraber mülkiyetin devamlılığını sağlayan aile kurumundan bağımsız ele alınamaz.

    Her egemen üretim tarzının bir egemen sınıf sekillenişi vardır. Tarihte egemen sınıfın kadınları ile onun karşıtı olan ezilen sınıfların kadınları ve ezilmişlikleri arasında farklılıklar oldu. Köle bir kadınla köle sahibi bir erkeğin karısı arasında, bir köylü kadınla feodal derebeyinin ailesinden bir kadın arasında her zaman farklılıklar oldu. Ve tarihte kadınlar dahil oldukları sınıfın şekillenişine ve taleplerine uygun özgürlük mücadeleleri verdiler, bağlı oldukları sınıfla beraber mücadele ettiler.

    Kapitalist sistemde kadın ve aile
    Tüm sınıflı toplumlarda olduğu gibi, kapitalist toplumda da egemen sınıf ve ezilen sınıf temeli üzerine kurulu bir toplumsal örgütlenme hakim. Kapitalizmin temel sınıfları burjuvazi ve proletaryadır. Kapitalizm kendinden önceki bütün sınıflı toplumların kurumlarını ele geçirmiş ve kendi ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirmiştir. Kapitalist sistem durağan, statik bir sistem değildir. Sürekli devinim içindedir. Aileyi ve toplumsal ilişkileri de bu anlamda kapitalist sistemde statik kurumlar olarak algılamamak gerekir. Sistem tüm bunları ihtiyacına göre yeniden ve yeniden şekillendirir.

    Kapitalizmin ilk yıllarında işçi sınıfı içerisinde aile yok olma eğilimi taşıyordu. Ama bu eğilim sermaye birikiminin sürekliliğini sağlayan işçi sınıfının yeniden üretimini de tehlikeye sokan bir gelişim anlamına geliyordu. İşçilerin bir sonraki iş gününe bedensel ve zihinsel olarak hazırlanması ve ihtiyaçlarının karşılanması için gerekli olan toplumsal örgütlenmeyi sağlamaya kapitalist sistemin ne kaynakları yeterliydi, ne de sistemin örgütlenişi buna izin veriyordu. Ayrıca, yeni işçi kuşaklarının yetiştirilmesi de gerekiyordu. Ve tüm bunların mümkün olan en düşük maliyetle hayata geçirilmesi gerekiyordu.

    Tüm bu ihtiyaca cevap veren ise, kadın, erkek ve çocuktan oluşan çekirdek aile oldu. Erkek para kazanmakla, kadın ise çocuk doğurmak ve yetiştirmek, erkeğin her türlü ihtiyacını karşılayarak bir sonraki iş gününe hazırlamakla yükümlüydü. Böyle bir aile yapısı sistemin devamı için gerekli olan ideolojik sekileniş için de kolaylık sağladı. Erkek işçi, kapitalistin ücretli kölesi iken evinin efendisi olduğuna inanabiliyor, bu şekilleniş ise sınıf içerisinde bölünme yaratıyordu. Kadın ise ev ve ailenin dar sınırları içerisinde tecrit olduğu için ezilmesine karşı mücadele etme yeteneği azalıyor, toplumsal mücadele ile bağları kopuyordu.
    Tony Cliff’in dediği gibi, "Sosyal üretim alanından uzaklaştırılmış bile olsa, kadının evdeki çalışmaları, kapitalizmin üretimi örgütleme biçimi ve kapitalist üretim tarzı için temel önemdedir. Çünkü aile içinde gerçekleştirilen emek, kapitalizmin gerek duyduğu işgücünü sağlar. Kadınların emeği işgücünün nesilden nesile yeniden üretimini gerçekleştirir, hem çocukların doğumuyla fiziksel, hem de onların yetiştirilmesiyle kültürel açıdan".

    Emeğin yeniden üretimi süreci
    Kapitalist toplumda kadınların ezilmesinin temelinde, aile yapısının işgücünün yeniden üretimine hizmet ediyor olması yatar. Bu nedenle, işçi kadınların ezilmesi ev işleri ve çocuk yetiştirmeyi toplumsallaştırmak için gerekli toplumsal değişimler olmaksızın mümkün değildir.
    Aile yapısını belirleyen, kadını aile içerisine hapseden, egemen sınıfın sermaye birikim sürecinin döngüsünü sürekli kılma ihtiyacının yol açtığı toplumsal örgütlenmedir. Bu yapının devamlılığını sağlamak için gerekli olan ideolojik şekillenmeyi yaratan da egemen sınıftır. Ailenin kutsallığı, kadının işinin çocuk doğurmak olduğu ve sıralandığında sonu gelmeyecek olan gelenek, görenek ve ahlak kurallarının kaynağı işçi erkekler ya da kadınlar değil, egemen sınıftır. Marks'ın dediği gibi: "Egemen fikirler egemen sınıfın fikirleridir".

    Sosyalizm olmadan kadınlar kurtulmaz, kadınlar kurtulmadan sosyalizm olmaz!
    Marksizme yöneltilen eleştirilerden biri cins körü olduğu, bir diğeri kadınların özgürleşmesi mücadelesini devrim sonrasına ertelediğidir. Stalinizmin ve reformizmin bu konuya bakışını ayrıca değerlendirmek koşuluyla, devrimci marksistlerin bu eleştirilerin muhatabı olmadığını söylemek gerekir.

    Bizler için bu mücadele ertelenebilecek bir ayrıntı değildir. Kadın sorununu sadece kadınların işçilere destek vermesinden ibaret olarak da görmüyoruz. Feminizmi düşman bir akım olarak görmek gibi bir sorunumuz da yok. Kadınların özgürlüğü mücadelesinde her türlü reform talebini destekliyor ve bu mücadelenin içinde yer alma kaygısını güdüyoruz. Diyoruz ki, esas olan proletaryanın burjuvaziye karşı verdiği mücadeledir. Proletaryanın kurtuluşu kendi eylemiyle olacaktır, ama kadınlar kurtulmadan proletarya kurtulamaz. Kadınların kurtuluşu güncel ve belirleyici bir mücadeledir.

    Sosyalizm ve kadın
    Marks ve Engels kadınların kurtuluşunun ilk adımı olarak onların sosyal üretime katılımını görürler, ama bu yeterli değildir. Kadınların kapitalist sistemde var olan toplumsal iş bölümü içerisinde üstlenmek zorunda kaldıkları, çocuk bakımı ve ev işleri gibi tüm işlerin de toplumsallaştırılması gerekir. Emeğin cinsel bölünmüşlüğüne son verilmesinin önkoşullarını yaratacak olan maddi koşullar ancak böyle sağlanabilir.

    Tarihteki tek muzaffer işçi devrimine ve kadınların devrimdeki yerine bakmak bize zengin deneyimler sunuyor. İşçilerin aşağıdan yükselerek iktidarı almak için atıldığı mücadele, işçi sınıfını bölen, toplumun devamını sağlayan her türlü hiyerarşiyi yıkarak, her türlü ezilmişliği redderek ilerledi. Devrim, nüfusun küçük bir azınlığının işçi olduğu, geri üretim tarzlarının varlığını sürdürdüğü ve buna bağlı olarak da batıl inançların ve her türlü geri fikirlerin ve geleneklerin alabildiğine yaygın olduğu bir ortamda gerçekleşti. Kadın işçiler devrim saflarının en önünde yer aldılar.

    Chris Harman’ın sözleriyle, "Kadın işçiler kendi sınıflarının kurtuluşu mücadelesi içerisinde erkeklere tabi olma geleneğini reddetmeye başladı ve en militan işçiler bu mücadelenin desteklenmesi ve cesaretlendirilmesi gerektiğini gördü”.

    Ekim Devrimi daha önce hiçbir yerde görülmemiş ileri bir programı hayata geçirdi. Kadınlara tam oy hakkı, evliliğin gönüllü bir ilişki haline getirilmesi, meşru ve gayri meşru çocuk ayrımının ortadan kaldırılması, kürtaj ve boşanma yasalarının özgürleştirilmesi, eşit ücret, kitlesel ve komünal çocuk bakım hizmetleri, toplumsallaştırılmış yemekhaneler ve daha bir çok önlemler kadının özgürleşmesinin önündeki engelleri kaldırmak için atılmış adımlardı.

    Bunları ancak mülkiyet ilşikilerinin devamından çıkarı olmayan, burjuva aile yapısının ve kadınların ezilmişliğinin devamından çıkarı olamayan tek sınıf, işçi sınıfı yapabilirdi ve öyle de oldu.

    İşçi iktidarı, kadınların ezilmişliğinin temellerine, maddi koşularına saldırmakla işe başladı. Kadınlar tarihte eşi görülmemiş bir hızla ileriye fırladılar. Kapitalist sistemde ise bütün bunların başarılması asla mümkün olmadı ve olmayacaktır.
     



  2. Cevap: Kadın ve Sosyalizm

    Teşekkürler..