Kadın Nedir?

'Bunları biliyormusunuz' forumunda Blue tarafından 15 Ocak 2010 tarihinde açılan konu


  1. Kadın Nedir?
    Kadın Hakları
    Medeniyetlerde Kadın
    İslamda Kadın

    Kadının toplumdaki yeri, ne yeni, ne de tamamen halledilmiş bir konudur. is*lam’ın bu konudaki tutumu modernleş*miş okuyuculara pek nadiren tarafsız ola*rak sunulan konulardandır. Bu maddede biz çeşitli medeniyetlerde kadına nasıl ba*kıldığını kısaca ele aldıktan sonra, is-m’ın bu konuda takındığı tavrı açıklayaca*ğız. islam’ın öğretileri, temelde Kur’ an-ı Kerim ve Hadislere dayanır. Kur’an ve Hadis, gerçek ve tarafsız bir şekilde anla*şıldığı takdirde, islam’a atfedilen herhan*gi bir görüş, ya da tutumun doğru olup ol*madığını anlamanın ana ölçüleridirler. Önce islam-öncesi dönemde kadının ko*numunun kısabir değerlendirmesini yapa*cak, daha sonra da islam’ın kadının top*lum içindeki konumuyla ilgili tutumu ne*dir? Bu tutumun, islam vahyedildiğinde egemen olan ‘çağın ruhu’ndan farklı ya da benzer tarafları nelerdir? Bunu son yıl*larda kadının kazanmış olduğu ‘haklar’ ile nasıl mukayese edeceğiz? gibi sorula*ra cevap arayacağız.

    Çeşitli Medeniyetlerde Kadın
    Hinduizmde kadının yerini tanımlama*ya çalışan önde gelen bir otorite durumu şöyle ortaya koymaktadır: “Hindistan’da itaat temel bir ilkedir. Miras daima erkek akrabalara intikal eder; başka deyişle soy zinciri kadınlar dışarda bırakılarak erkek*ler aracılığıyla ilerler.” Hindu kutsal me*tinlerinde iyi bir eşin tanımı şöyle yapılır: “Zihni, konuşması ve bedeni itaatla biçim*lenmiş bir kadın bu dünyada büyük bir ün kazanır, öbür dünyada (ahirette) ise koca*sıyla aynı makamı paylaşır.”

    Atina’da kadın Hindistan,ya da Roma kadınından daha iyi durumda değildi: “A-tinah kadınlar daima bir erkeğe tabi olan

    ikinci dereceden insanlardı. Onlar ya ba*balarına, ya erkek kardeşlerine, ya da er*kek akrabalarından herhangi birisine bağ*lı durumdaydılar”. Kadının evliliğe rıza göstermesi zorunlu bir şart olarak düşü*nülmüyordu ve o, ebeveyninin isteklerine itaatle yükümlü olup, o kişi kıza bir yaban*cı bile olsa eşini ve efendisini onlar bulur*du.

    Romalı bir eş, bir tarihçi tarafından şöy*le tanımlanır: “Bir çocuk, ikinci sınıf bir insan, vesayet altında bir çocuk, kendi bi*reysel zevkine göre hiçbir şey yapamayan, sürekli eşinin vesayet ve himayesi altında yaşayan bir kişi.” Roma medeniyetinde kadının hukuki statüsü ise şöyle ifade edi*lir: “Roma hukukunda bir kadın tarihsel çağlarda bile tamamen bağımlı bir durum*daydı. Eski kadın ve onun mülkü kocası*nın eline geçmişse, kadın eşinin satm alın*mış mülkiyeti sayılırdı ve tıpkı bir köle gi*bi yalnızca onun isteklerine boyun eğerdi. Bir kadın kamu işinde çalışamaz, şahit, kefil, veli (vasi) yada idareci olamazdı; ev*latlık edinilmez ve edinemez, anlaşma ve*ya sözleşme imzalayamazdı.”

    iskandinavya ırklarında ise kadın, evli ol*sun olmasın daima vesayet altındadır. XVII. yüzyılın sonlarında, V.Hıristiyan kanunnamesi ile birlikte şu kararlara va*rılmıştı: Eğer bir kadm vasisinin rızası ol*madan evlenirse, varisi istediği takdirde vesayetindeki kadının hayatıboyuncamal-larının yönetimi ve intifa hakkına sahip olabiliyordu.

    ingiliz Anayasası’na göre ise evli bir ka*dının evlilik sırasında sahip olduğu tüm gerçek mal-mülk kocasının olur. Koca, topraklarından rant almaya, eşlerin birlik*telikleri sürdüğü müddetçe mülkleri işlet*mekten doğacak karları almaya hak kaza*nıyordu. Zamanla ingiliz mahkemeleri.

    kadının rızası olmaksızın kocasının, ka*dından geçen mal-mülkün başkasına ak*tarmasını yasaklayan maddeler getirmiş*tir. Fakat erkek hala onu işletme ve ora*dan gelen parayı alma hakkına sahipti. Kocanın kişisel mülklerine gelince, erke*ğin iktidarı herşeye egemendir. O, uygun gördüğü kadar harcama hakkına sahiptir.

    Ancak XIX. yüzyılın sonlarındadır ki, bu durum düzelmeye başlamıştır. 1870′de Evli Kadınların Mülkü Hareketi ile başlayan bir dizi hareketle evli kadın*lar kendi mülklerine sahip olma ve yaşlı kızlar, dullar ve boşanmış kadınlarla eşit derecede anlaşmalara girme hakkına ka*vuştular. XIX. yüzyılın sonlarında bir ka*dim hukuk uzmanı olan Sir Henry Maine şunları yazıyordu: “Hıristiyan kurumların*dan bir renk taşıyan topumlardan hiçbiri, Orta Çağ Roma Hukuku tarafından geti*rilen kişisel Özgürlüğü evli kadınlar adına düzenlemeye yanaşmamıştır” John Stuart Mili ise, Kadının itaati ÇDıe Sııbjectton of Wome/ı) adlı eserinde şöyle diyordu: “Biz sürekli olarak medeniyet ve Hıristiyanlı*ğın kadına gerçek haklarını verdiğini anla*tıp duruyoruz. Oysa kadın kocasının fiili hizmetkarıdır; bu, yaygın biçimde kölelik dediğimiz şeyden pek de farklı değildir.”

    Kur’ ân’ın kadının yeri konusuna yaklaşı*mına eğilmeden önce, Kitab-ı Mukad-des’ten bazı hükümler konuya daha fazla ışık tutabilir. Hz. Musa’nın Yasa’ sında ka*dın ‘nişanlanmıştı1. Bu kavramı açıklar*ken Encyclopedia Biblica şöyle der: “Bir kadını bir erkeğe nişanlamak basitçe, baş*lık parası Ödeyerek kadına malik olma an*lamına geliyordu; nişanlı kız, başlık para*sının kendisine ödendiği kişiydi. Hukuk açısından kızın rızası, onun evliliğinin ge*çerli olmasının zorunlu şartı değildi. Kı*zın rızası, gereksiz olup onun gerekliliği

    Hz. Musa Şeirat’ının herhangi bir yerin*de vurgulanmamıştır.” Boşanma hakkına gelince, erkeğin mülkiyeti demek olan ka*dının boşanma hakkı diye bir şey sözkonu-su değildir. Boşanma hakkı erkeğe mah*sustur. Yahudilikte boşanma yalnızca ko*caya özgü bir ayrıcalıktı.

    Hıristiyan kilisesinin son birkaç yüzyıla kadarki tutumunun hem Yahudilikten, hem de çağındaki hakim kültürlerde ba*şat olan düşünce akımlarından etkilenmiş olduğu görülmektedir. David ve Vera Ma-ce, yazdıkları Doğuda ve Batıda Evlilik, (Marriage: East and West) (1960) adlı ki*tapta şöyle diyorlar:

    “Hiç kimse Hıristiyan geçmişinin bu tür hafifseyici yargılardan beri olduğunu san*masın. Kadın cinsine ilk Hıristiyan Baba*ların yaptığından daha alçaltıcı atıfların yapıldığı başka bir yer bulmak oldukça güç olacaktır. Ünlü tarihçi Lecky, Kilise Babalarının kadım cehennemin kapısı, tüm beşeri kötülüklerin anası olarak gör*düklerini belirtir. Kadın, kadın olduğunu düşünüp utanmalı, dünyaya gelmesine ve*sile olduğu lanetlere karşılık sürekli acı içinde yaşamalıdır. Kadın, giysilerinden utanmalıdır, zira onlar düşüşü hatırlat*maktadır. Güzelliğinden utanmalıdır, zi*ra güzellik, şeytanın en çok kullandığı alettir. Kadına Kilise Babaları tarafından yöneltilmiş en ağır saldın Tertullian’dan gelmiştir. “Her birinin birer Havva oldu*ğunu biliyor musunuz? Bu çağda yaşayan sizlerin cinsiyeti üzerine Tanrı’mn ifadesi şudur: Bu günah [sizinle birlikte] yaşaya*caktır. Sizler şeytanın işbirlikçisisiniz. O yasak ağacın meyvasını yediniz; ilahi yasa*yı ilk ihlal edenlerdensiniz; siz şeytanın saldırma cesaretini gösteremediği erkeği kandıranlarsınız. Tanrı’mn sureti olan er*keği kolaylıkla baştan çıkarıp mahvediyorsunuz. Çölünüzü aşarken -ki o ölümdür-Hz. îsa bile ölmek zorunda kaldı.” Kilise, kadını ikinci sınıf insan saymakla kalma*dı, daha önceleri sahip olduğu meşru hak*larını bile çiğnedi.

    islam’da Kadın

    Allah’ın insanlığa son vahyi olan islam, insanlığa yepyeni, asil ve evrensel bir me*sajla indirildi. islam’ın kadına bakışı, yu*karıda özetlediğimiz diğer medeniyetle*rin bakışından kökten farklıdır. islam ka*dım gerçek bir insan ve erkekle arasında Allah indinde hiçbir fark olmayan bir var*lık olarak kabul eder.

    Aşağıda islam’ın, kadının toplumdaki yeri konusundaki görüşlerinin ana hatları*nı manevi, sosyal, iktisadi ve siyasi açılar*dan vereceğiz.

    Manevi Yön
    Kur’an kadının, Allah katında hakları ve sorumlulukları bakımından erkekle ta*mamen eşit olduğunu açıkça söyler: “Ben sizden erkek olsun, kadın olsun hiçbir çalı*şanın emeğini zayi etmeyeceğim” (Al-i imran, 195), “Erkek ve kadından her kim inanmış olarak iyi bir iş yaparsa, onu (dün*yada) hoş bir hayatla yaşatırız. (Ahirette ise) onların ücretini yaptıklarının en güze-liyle veririz” (Nahl, 97; bk. ayrıca Nisa, 124).

    Kur’an’a göre kadın, Adem (as)’ın ilk hatasından sorumlu tutulmaz. Her ikisi de pişman olup tövbe edip bağışlanmıştır, bir başka ayette ise (Taha, 121) Havva de*ğil, Adem özel olarak suçlu bulunmuştur.

    Namaz, oruç, zekat ve hacc gibi dini iba*detler konusunda kadının durumu erkek*ten farklı değildir. Bazı durumlardaysa ka*dın erkek karşısında bazı avantajlara sa*hiptir. Örneğin kadın hayızlı olduğu dö*nemlerde ve çocuk doğurduktan sonra kırk gün günlük ibadetlerden (namaz,

    oruç vb) muaf tutulmuştur. Kadm ayrıca hamilelik esnasında ve şayet kendi sağlığı ya da bebeğin sağlığı tehlikeye giriyorsa bebeğini emzirirken, oruç tutamaz. Eğer Ramazan’da orucunu mazeretinden dola*yı tutamamışsa, kendisi için mümkün ol*duğu günlerde bu borcunu eda eder. Bu*na karşılık bu dönemlerde kılmadığı na*mazları daha sonra yukarıda bahsedilen sebeplerden dolayı eda etmesi gerekmez. Kadınlar Peygamberimiz zamanında ca*miye gidebiliyorlardı ve cuma namazına gitmek ise onların isteğine bırakılmıştı; oysa cuma namazı erkeklere farzdır. Bu, bir kadının bebeğini emzirebileceği, ya da onun bakımını yapabileceği, böylece namaz vakitlerinde camiye gidemeyebüe-ceğini dikkate aldığı için islam öğretileri*nin hassasiyetini göstermektedir. Bu öğre*tiler aynı zamanda kadmm doğal işlevle*riyle ilişkili fizyolojik ve psikolojik değiş*meleri de hesaba katmaktadırlar.

    Toplumsal Yön
    Çocuk ve genç olarak kadın: Kimi Arap kabilüerinde kız çocuğunu öldürme*nin yaygın olarak kabul edilmesine rağ*men, Kur’ân bu geleneği yasaklamıştır. is*lam, kız çocuklarına müşfik ve adil bir yak*laşımı emreder. Hz.Muhammed (s.)*in bu konudaki bir hadisi şöyledir; “Kimin bir kızı olur ve diri diri gömmez ve ona iyi muamelede bulunur, oğlan çocuğunu on*dan üstün tutmazsa, o kişi Cennet’e gire*cektir.” Kadınların ilim öğrenme hakkı er-keklerinkinden farklı değildir. Hz.Mu*hammed (s.) bir hadisinde şöyle buyurur: “ilim her müslümana farzdır”. Burada kullanıldığı şekliyle “müslüman” kelimesi hem kadın, hem erkeği içermektedir.

    Eş Olarak
    Kur’ân açıkça belirtir ki, evlilik toplumun iki yarısı (iki cinsi) ara*sında paylaşılmakta ve amaçları, insan hayatını idame ettirmek dışında, duygusal rahatlama ve manevi ahenktir. Onun te*melleri aşk ve merhamettir.

    islam fıkhına göre kadın rızası haricinde evlenmeye zorlanamaz. ibn Abbas şöyle rivayet eder: Allah’m Resulü’ne bir kız geldi ve babasınm kendisini rızası olma*dan evlenmeye zorladığını anlattı. Allah Resulü kızdan evliliği kabul ya da reddet*me konusunda bir tercihte bulunmasını is*tedi.

    Evlilik sırasında kadının korunması için tüm diğer tedbirlerin yanısıra özel olarak onun “mehir” denilen bir evlenme hediye*sini almaya tamamen hakkı bulunduğu be*yan edilmiştir. Mehir kadına kocası tara*fından verilir ve nikah akdi içerisinde yer alır. islam’da mehir kavramı kadın için bazı kültürlerde gördüğümüz gibi ne ger*çek (aktüel), ne de sembolik bir fiyattır, o daha çok sevgi ve muhabbeti sembolize eden bir armağandır.

    islam’da evlilik hayatının kuralları açık olup insanın dikey tabiatıyla uyum içinde*dir. Erkek ve kadının fizyolojik ve psikolo*jik yapısını gözönüne aldığımızda, her iki*sinin de eşit hak ve taleplere sahip olduğu*nu görürüz. Bunun tek istisnası evin reisi*nin durumudur, ama bu da büyük sorum*luluk istediği için verilmiştir. Bu, herhan*gi bir ortak hayat içinde tabii olup insanın tabiatıyla da tutarlıdır. Kur’ân bu duru*mu şöyle dile getirir: “Ve onların (kadın-lar)da erkekler üzerinde hakları vardır, tıpkı erkeklerin kadınlar üzerinde bulu*nan hakları gibi.” (Bakara,228).

    Bu makam kıva’me’dır. Kıvame, koruna*cak daha zayıf cinsi adlandıran, cinsler arasındaki tabii farklılığa işaret eder. O, kanun önünde hiçbir üstünlük ve avanta*jın bulunmadığım ifade eder. Dahası, er*keğin ailedeki reislik rolü, kocasının karı-

    sına diktatörce davranması demek değil*dir. islam aileyle ilgili kararlarda karşılık*lı anlaşmanın ve istişarede bulunmanın önemini vurgular.

    Kadınm bir eş olarak sahip olduğu te*mel hakların önünde Kur’ân tarafından vurgulanan ve Hz. Muhammed (s.) tara*fından güçlü bir biçimde yeniden yorumla*nan bir hakkı daha vardır; şefkatle terbiye ve dostluk. Kadının kendi evliliğine karar verme hakkının yanısıra başarısız bir evli*liği sona erdirme hakkı da tanınmıştır. Bu*nunla birlikte ailenin istikrarını sağlayabil*mek ve onu gelip geçici duygusal stresler altında alınacak acele kararlardan koruya*bilmek için, boşanmayı isteyen erkek ve kadın tarafından bazı adımlar ve bekleme dönemleri gözetilmelidir. Kadının nisbe-ten daha duygusal tabiatım gözönüne alır*sak, boşanmak için geçerli bir nedenin mahkemeye gösterilmesi gerekir. Fakat, erkek gibi kadın da kocasmı mahkemeye başvurmadan boşayabÜir, tabii eğer ni*kah sözleşmesi buna izin veriyorsa.

    Daha özel anlamda, islam fıkhının ev*lenme ve boşanmayla ilgili bazı yönleri il*ginçtir ve ayrıca ele alınmaya layıktır. Evli*lik ilişkisinin sürdürülmesinin herhangi bir nedenle imkansız olduğu zaman, er*keklere onu tatlı bir şekilde bitirmeleri öğ*retilir.

    Anne Olarak
    islam anne babaya iyi*likte bulunmayı hemen hemen Allah’a ibadetle birlikte zikreder (isra, 23). Daha*sı Kur’ân’ın analara iyi davranılması yö*nünde özel bir tavsiyesi de bulunmakta*dır. Bir adam Hz. Muhammed’e (s.) gele*rek sordu: “Ey Allah’ın Rasulü! insanlar Arasında benim en iyi dostum kimdir?” peygamber cevapladı: “Annen” Adam “Daha sonra kim?” deyince Peygamber (yine) “Annen” dedi. Adam “Daha son-ra?” deyince, Hz. Muhammed (s.) (yine) “Annen” diye cevapladı. Adam aynı soru*yu bir daha sorunca bu kez “baban” dedi. Peygamberimizin “Cennet anaların ayak*ları altındadır” sözü de bu bağlamda zikre*dilmelidir.

     



  2. Cevap: Kadın Nedir?

    Ekonomik Yön
    islam kadınm hem islam’dan önce, hem de islam’dan sonra (hatta içinde bulundu*ğumuz yüzyıla kadar) bağımsız mülkiyet hakkından yoksun bırakıldığını belirtmiş*tir. islam fıkhında kadına para, mülk ya da diğer mallarına sahip olma hakkı tanın*mıştır. Bu hak kadın evli de olsa, bekar da olsa değişmez; kadın tüm hakkını sata*bilir, ipotek bırakabilir, ya da kiralayabi*lir. Fıkıhta bir kadının kadın olmak hase*biyle ikinci sınıf insan olduğu hiçbir yerde ileri sürülmemiştir. Aynı zamanda kayde*dilmesi gerekir ki, böyle bir hak evlilik ön*cesi mallarına olduğu kadar, evlilik yoluy*la kocasından kalan malları için de geçer*lidir.

    Kadının çalışmayı isteme hakkına gelin*ce, ilkin şu ifade edilmelidir ki, islam kadı*nm toplumdaki rolünün anne ve eş oldu*ğunu ifade eder. Ne hizmetçisi, ne de ço*cuk bakıcısı çocuğun eğiticisi olarak anne*nin yerini alamayacaktır. Büyük ölçüde milletlerin geleceğini biçimleyen böyle asil ve hayati bir rol Avrupa’da anlaşıldığı gibi’aylaklık’ olarak görülemez.

    Ne var ki islam’da, kadını gerektiği za*man iş aramaktan men eden hiçbir yasak yoktur, özellikle de, tabiatma uygun ve toplumun ona çok ihtiyacı olduğu durum*larda. Bu mesleklerden bazıları hemşire*lik, öğretmenlik (özellikle çocuklara) ve doktorluktur. Dahası, kadının herhangi bir alanda istisnai yeteneğinden yararlan*maya herhangi bir sınırlandırma da geti*rilmemiştir. Hatta kadılık makamına ka-

    dının getirilmesi konusunda Ebu Hanife ve Taberi gibi ilk dönem Müslüman alim*lerinin cevaz verdiklerini görüyoruz. Bu*na ilaveten islam, bazı kültürlerde varo*lan miras alma hakkını kadına tanımıştır. Kadına düşen pay tümüyle ona aittir ve hiç kimse, babası ve kocası bile onun üze*rinde hak talep edemez.

    Çoğu durumlarda kadının hissesi erke*ğin hissesinin yarısıdır, ama bunda kadı*nın yarım erkek değerinde olduğu yolun*da bir ima asla yoktur. Böyle bir sonucu çıkarmak, yukarıda tartıştığımız islam’da kadının eşit görüldüğü yönündeki ezici ka*nıtlardan sonra tutarsız gözükebilir. Mi*ras haklarında ortaya çıkan bu değişildik, islam fıkhına göre erkek ve kadının para*sal sorumluluklarındaki değişikliklerle birlikte ele alındığında anlam kazanır. is*lam’da erkek, eşinin, çocuklarının ve bazı durumlarda yakın akrabalarının, özellik*le de kadın akrabalarının geçiminden so*rumludur. Bu sorumluluk, servetiyle;ya da onun iş, kira, kâr veya herhangi bir meşru araçla elde ettiği kişisel geliriyle üe ertelenir ne de azalır.

    Öte yandan, kadın Batıda olduğundan parasal olarak Batıda olduğundan çok da*ha güvence altında olup mallar* üzerinde*ki istekleriyle ilgili çok daha az sorumlu*luk yüklenmiştir. Onun evlenmeden önce sahip olduğu mallar kocasına intikal et*mez ve hatta kızlık soyadım bile değiştir-meyebilir. Kadının, evlilikten sonra eline geçen gelirden veya bu tür mallarından ailesine harcamak için hiçbir yükümlülü*ğü yoktur. O, evlendiği sırada eşinden al*dığı “mehir”e hak kazanmış olup boşandı*ğı takdirde eski kocasından nafaka alabi*lir. islam fıkhının çatısı içinde miras fcuku-kunun tavrı, yalnız adaletin değil, kadına merhametin de bir göstergesidir.

    Siyasal Yön

    islam öğretileri ya da islam uygarlığı ta*rihi derinlemesine araştırıldığında, kadı*nın erkekle eşitliği konusunda açık delil*ler bulunacaktır; buna biz bugün ’siyasal haklar’ diyoruz. Bu haklar, kadının seç*me ve seçilme haklarını içerdiği gibi, do*ğal olarak onun kamu işlerine katılmasını da içerir. Hem Kur’ân’da, hem de islam tarihinde ciddi ilmi tartışmalara katılan ve hatta Peygamber’in kendisiyle münaka*şa eden kadınları görüyoruz.

    Her ne kadar Kur’an’da zikredilmiyor-sa da, Peygamberin bir hadisi, kadını dev*let reisinin makamına çıkamayacağı (seçi-lemeyeceği)şekhndeyorumlanmıştır. Ha*disin mealen çevirisi şöyledir: “Bir halkın reisi kadın olursa (o halk) iflah olmaz” Bu*nunla birlikte bu sınırlamanın erkeğin üs*tünlüğü/kadının düşüklüğü gibi bir ko*nuyla ilişkisi yoktur. Daha çok erkek ve kadının biyolojik ve psikolojik yapısında*ki tabii farklılıklarla ilgilidir.

    islam’a göre, devlet başkanı sadece şek*li bir başkanlık değildir. O insanlara iba*detlerinde, Özellikle de Cuma ve Bayram namazlarında önderlik (imamlık) yapar; o sürekli, halkının güvenlik ve huzuru için karar alma sürecinde bulunan birisidir.

    Bu, ‘emir’ konumu, ya da silahlı kuvvet*ler komutanı gibi benzer bir konum, ge*nel olarak kadının fizyolojik ve psikolojik yapısına elverişli değildir. Şu tıpça da sa*bit bir hakikattir ki, hayız dönemlerinde ve hamilelik sırasında kadınlar çeşitli fiz*yolojik ve psikolojik değişmelerden geçer*ler. Bu tür değişmeler acil bir durumda ortaya çıkarak onun kararlarını etkileyebi*lir. Bu belirli dönemlerindeki aşırı duygu*sal gerilimin başka sonuçları da vardır. Dahası, bazı kararlar maksimum akıl ve

    minimum duygu hali içinde olmayı gerek*tirir: bu, kadının içgüdüsel tabiatıyla hiç de uyuşmayan bir gerekliliktir.

    Modern zamanlarda ve en gelişmiş ülke*lerde bile, sembolik başkan olma dışmda, bir kadının devlet başkam ve silahlı kuv*vetlerin kadın komutanı oluşuna, hatta parlamentolarda kadın milletvekillerinin erkeklerle orantılı bir nisbette bulunuşu*na oldukça ender rastlanır. Bu çeşitli mil*letlerin geri kalmışlığına ya da kadının devlet başkanlığı veya parlamento üyeliği gibi bir konumda bulunma hakkına getiril*miş anayasal bir kısıtlamaya yorulamaz. Bu durumu, erkek ile kadın arasındaki ta*bii ve tartışılmaz farklılıklara dayanarak açıklamak daha mantıklı olacaktır. Bu bi*rinin diğerine karşı herhangi bir ‘üstünlü*ğü’ olduğunu göstermez. Farklılık daha çok hayat içinde her iki cinsin ‘bütünleyi*ci’ rollerine atıfta bulunur.

    Son olarak üç önemli olguyu da burada zikretmemiz yerinde olur

    Müslüman*ların tarihi VII. yüzyıl gibi erken bir tarih*ten başlayarak kadınların büyük başarıla*rına tanıktır;

    islam hukukunda kadına kötü muamele edilmesini haklı kılacak bir emir veya kurala rastlamak imkansız*dır;

    Tarih boyunca Müslüman kadının iffeti, ünü ve annelik rolüne tarafsız göz*lemciler tarafından hayranlık duyulmuş*tur.

    Yine ifade etmek gerekir ki, kadının gü*nümüzde Batıda ulaştığı konum, erkekle*rin iyiliğine ya da bilim ve teknolojideki ilerlemeye bağlı olarak başarılmış değil*dir. Bu, kadınm rolüne ilişkin uzun bir mücadele ve binlerce kurbana mal olmuş bir başarı olup, ancak toplum kadının emeğine ve katkısına ihtiyacı olduğunda özellikle de dünya savaşları sırasında ve teknolojik değişmenin hızlanmasına bağlı olarak ortaya çıkmış bir durumdur.