Kaçan Trenin Hikayesi

'Dini Konular' forumunda Semerkand tarafından 10 Aralık 2011 tarihinde açılan konu


  1. Kaçan Trenin Hikayesi
    Müslümanları Birleştirecek Raylar
    Halk Gerçeğin Ne Kadarını Bilir?




    20. yüzyılın başları iç siyasi ihtirasların müslümanları ne hale düşüreceğinin görüldüğü yıllar oldu. Osmanlı Devleti’nin çöküşü, müslüman toprakların işgali ve yüzyıldır süren iç kargaşa. Hicaz Demiryolu’nda kaçırılan trenin istasyondaki kavgası devam ediyor. Bakalım devran döner, perona yeni bir tren girer mi?

    “Memnuniyyetle beyan edeyim ki Mekke-i Mükerreme Şerifi Hazretleri nezdinde misafi r bulunduğum zaman kendileriyle bu meseleyi etrafıyla konuşmak şerefi ne nail oldum. Her şeyden önce Şerif Hazretleri Medinei Münevvere-Mekke-i Mükerreme ve Mekke-i Mükerreme-Cidde hatlarının inşasına taraftar olmadıklarını ortaya koyup gerekçelerini söylediler.

    Şerif Hazretleri de iki şart dahilinde hattın uzatılması hususunda ortaya koydukları itirazları geri çekmeye hazır olduklarını ifade eylediler. Bu şartları pek makul gördüm. İlk olarak bedevilere deve taşımacılığının kesintiye uğraması karşılığında adil bir şekilde tazminat verilmesi...”

    Bu satırlar Hicaz demiryolunu uzun uzadıya gezerek bir rapor hazırlayan Abdülkerim Ebu Ahmed Han Gaznevi’ye aittir. Kendisi Hindistan Genel Meclisi üyesidir. Gaznevi bu gezisini 1913 sonu ve 1914 başını kapsayan bir zaman diliminde, yani I. Dünya Savaşı’nın başlamasına aylar kala gerçekleştirmiştir.

    Bu sıralarda Hicaz Demiryolu Projesi’nde gelinmiş olan safha şudur: Demiryolu hattının Medine’ye uzatılması 1908 yılında tamamlanmış ve ilk tren de aynı yıl şehre ulaşmıştır. Ne var ki işin bundan sonraki kısmı yani hattın Mekke’ye uzatılması bir türlü hayata geçirilememektedir.

    Müslümanları Birleştirecek Raylar

    Peki hattın Mekke’ye uzatılması neden önemlidir? Bir defa Şam’dan deve kervanlarıyla ve sık sık karşılaşılan saldırıları göze alarak yola
    çıkanlar Medine’ye ulaşabilmek için tam kırk günlük zorlu bir seyahat yapmak mecburiyetinde iken, 1908 yılında çalışmaya başlayan tren aynı mesafeyi 72 saate indirmiştir. Aynı şekilde Medine-Mekke arası da deve seyahati ile 12 gün olup, hattın inşası halinde sadece 24 saate düşecektir. Cidde-Mekke arasına çekilecek bir hat da deniz yoluyla gelenlerin trenlerle Mekke’ye taşınmasını sağlayacaktır. Bu durumda dünyanın her tarafındaki müslümanlar ve özellikle de Hindistan müslümanları tarafından hac yolculuğuna rağbetin artacağı ve bölgenin canlanacağı muhakkaktır.

    Hindistan müslümanlarının Hicaz Demiryolu Projesi’ne yaptıkları yardımın esas gayesi bu nedenle Cidde ve Medine’den Mekke’ye uzatılması düşünülen hatlara yöneliktir. Raporu hazırlayan Hindistan Umumi Meclisi üyesi Gaznevi, gerek Osmanlı Hükümetini ve gerek Mekke Emiri’ni bu projenin gerçekleştirilmesi için ikna etmeye ve bir orta yolda buluşturmaya çalışmaktadır. Gaznevi’nin raporunda belirtilen Mekke Şerifi ’nin hattın uzatılmasına dair ortaya koyduğu itirazın gerekçelerinin ilki bu taşımacılık meselesiyle ilgilidir. Emir, geçimlerini deve taşımacılığından sağlayan kabileleri düşünmektedir. Trenler işlemeye başladığında bu kabilelerin hali ne olacaktır? Gaznevi’nin dediği gibi Emir’in itirazı oldukça makul görünmektedir. Fakat Gaznevi Mekke Emiri’nin ikinci bir şartı olduğundan bahsediyor:

    Gözü Kör Eden İhtiras

    “İkinci olarak bu hattın inşaatı işinde sözlü vaad olarak değil ama ciddi bir teminat verilerek kendilerinin bu hat ile önemli ölçüde ilişkilendirilmesi ve bu meselede kendisine büyük bir nüfuz verilmesi gereğini Emir-i Mekke Hazretleri ifade ve beyan buyurdular.”

    Demek ki bu taşımacılık işinden zarar görenlere adilane bir tazminat verilse ve mağduriyetleri giderilse bile demiryolunun Mekke’ye gelmesi yine de o kadar kolay değilmiş.

    Emir daha ne kadar açık konuşabilirdi acaba? Söylediği şey Osmanlı merkezi otoritesini kesinlikle Mekke’de görmek
    istemediğini ifade etmekten ibarettir. Demiryolu’nun Mekke’ye gelmesi demek Osmanlı’nın varlığının her açıdan daha fazla hissedilmesi demektir. Trenler
    artık Osmanlı askerini, silahını ve durum neyi gerektiriyorsa onu, Emir’in idaresini kimselerle paylaşmak istemediği kutsal topraklara çok kısa sürelerde ve bol bol nakledebilecek, Emir’in el altından bizzat kışkırttığı kabile isyanları da Osmanlı açısından bir sorun olmaktan çıkacaktır. Böylece bölgenin sadece Emir’in kabileler üzerindeki nüfuzu ve otoritesiyle varolabildiği düşünülen dengesi bizzat Osmanlı merkezi gücü tarafından rahatlıkla sağlanabilecektir. Bu durum kaçınılmaz olarak Emir’in otoritesini sarsacaktır.

    Emir bu durumda demiryolu hattının Mekke’ye uzatılması için bu işle ilişkilendirilmesi hususunda kesin teminat ve büyük bir nüfuz istemektedir. Yani bu iş olacaksa da Osmanlı’nın esamesi bile okunmamalı, bölge halkı bu işi baştan aşağı Emir’in oluru ve gayretinin bir sonucu olarak algılamalıdır.

    Buradaki çelişki açıktır. Bedevileri düşünen Emir bir anda başka şeylerden bahsetmeye başlamıştır. Osmanlı’nın bu güçlü hamlesinin bölgede kendi otoritesini sarsmasından ciddi bir endişe duymaktadır. Aslında pek de haksız sayılmaz. Zira demiryolunun Mekke’ye uzatılması Osmanlı açısından, yukarıda zikredildiği gibi hacılara getireceği kolaylıklar ve başka faydalar bir yana, gerçekten de bölgede otoritenin tesisi açısından son derece önemlidir.

    Halk Gerçeğin Ne Kadarını Bilir?

    Gaznevi, Mekke Emiri’nin yanından ayrıldığı günlerde yeni Osmanlı valisi de Mekke’ye ulaşmak üzereydi. 1913 yılında çıkartılan bir kanunla valilerin yetkileri oldukça genişletilmişti. Yeni vali bu kanuna dayanarak devlet otoritesini kararlı bir biçimde yerleştirmeye girişince Mekke Emiri de harekete geçmekte gecikmedi ve kabilelere mektuplar göndermeye başladı. Bu mektuplarda demiryolunun Mekke’ye uzatılması işinin bu yeni vali tarafından gerçekleştirilerek bedevilerin aç bırakılacağını ve bu yetmezmiş gibi yeni vergiler konularak bölge halkının mahvedileceği fikirlerini işliyordu. Kabileler paniğe kapılarak harekete geçtiler. Emir bir yandan da Osmanlı idarecilerine bölgenin eski yapısının muhafaza edilerek bu demiryolu işinden vazgeçilmesini, aksi taktirde isyanların büyüyeceğini haber veriyordu.

    Tüm bu gelişmeler sonucunda 27 Mayıs 1914’de Mekke’ye demiryolu götürülmesi projesi resmen askıya alındı. Osmanlı hükümeti artık Emirle anlaşmanın bir mecburiyet olduğunu kabul etmişti. Talat Paşa, Şerif Hüseyin’in oğlu Şerif Abdullah’a demiryoluna karşı muhalefetten vazgeçmeleri halinde demiryolu hasılatının üçte birini vereceklerini, projede çalışacak askerlerin Şerif’in emrinde olacağını, bedevilere Şerif vasıtasıyla 250.000 lira dağıtılacağını
    ve bu teklifi n reddi halinde görevden azledileceğini bildirdi. Ne var ki kısa süre sonra patlayan I. Dünya Savaşı hem bu hattın hem de Hicaz Demiryolu Projesi’nin sonu oldu.

    Dost Edinilen Düşmanlar

    Şerif Hüseyin hayalindeki devasa krallığın başına geçebilmek için savaş sırasında İngilizlerle işbirliği yapmaktan çekinmedi. Kışkırttığı cahil bedevileri Osmanlı kuvvetlerinin üzerine yolladı. İngiliz altınları ortalığa saçılmıştı. İngilizler Mekke Şerifi ile ittifaklarının selameti açısından kutsal şehirlere karşı bizzat askeri operasyon yapmadılar. Ama Mekke Şerifi ’ni bu hususta tüm imkanlarıyla desteklediler.

    Hepimiz o destansı Medine müdafasını duymuşuzdur. Kime karşı? İngiliz nüfuzuna karşı olduğu kesin. Ama meydanda İngiliz askerleri değil Arap kabileleri vardı. Suriye’den Medine’ye uzanan demiryolunun sık sık tahrip edilmesi ve şehrin tüm bağlantılarının kesilerek tecrit edilmesi işi de İngilizler tarafından bu zavallı insanlara ihale edilmişti. Mekke ise kolaylıkla isyancılar tarafından kontrol altına alındı.

    Peki Şerif Hüseyin’in hayallerine ne oldu? Osmanlı’nın bölgeye kuvvetli bir biçimde yerleşmesine karşı verdiği mücadele ve İngilizlerle yaptığı işbirliği
    ona hayallerini gerçekleştirme fırsatını verdi mi? Şerif Hüseyin’in bölgede iddia ettiği egemenlik çok kısa bir süre sonra Suudi ailesi tarafından elinden alındı. Hicaz’ı terk etmek zorunda kalarak önce Malta’ya sonra da artık uzunca bir süre kalacağı Kıbrıs’a geçti.Kıbrıs’ta en yakın dostlarından biri eski KKTC Devlet Başkanı Rauf Denktaş’ın babası Raif Denktaş idi. Küçük Rauf da babası ile beraber zaman zaman Şerif Hüseyin’i evinde ziyarete gidiyordu. Rauf Denktaş bu ziyaretleri sırasında gördüklerini Nevzat Yalçıntaş’a bakın nasıl nakletmiş:


    Son Pişmanlık

    “Babamla yanına gittiğimizde hep aynı olay tekrarlanıyordu. Babam onun elini öper, o da anlatmaya başlardı. Şerif Hazretleri ah çekerek ‘Ben ne yaptım, ben ne yaptım? Yaptığımın cezasını çekiyorum. Niye Osmanlı’ya ihanet ettik?’ derdi.

    ...
    Şerif Hüseyin babamın yanında hep iç geçirirdi. Bundan sonra babam onu teselli edecek birkaç laf söyler, ben de yanında dururdum. Bir müddet sonra Şerif Hüseyin: ‘Raif, anlat şu İstanbul havalarını dinleyelim’ derdi.

    Konuşma esnasında bir taş plak çalmaya başlardı. O zaman Şerif Hüseyin: ‘Ahh! İstanbul, payitaht’ diyerek ağlamaya başlardı. Babam da o sırada onu teselli edici sözler söylerdi: ‘Şerif Hazretleri, bu takdir-i ilâhidir, üzülme. Sen hata yaptın; ama bundan çok pişman olduğun gözlerinden akan yaşlardan belli oluyor. Allah seni bundan dolayı affeder; yapma, ağlama.’ Babam onu teselli ederken kendisi de ağlardı.

    Plak bitince biraz daha sohbet ederlerdi. Daha sonra babam onun elini öperdi. Biz kalkıp giderken, Şerif Hüseyin: ‘Rauf gel!’ deyip bana elini öptürür ve elime bir altın verirdi. Ben de bu yüzden hep babamla Şerif Hazretlerine gitmek isterdim. Şerif Hüseyin hastalandı, ölümü yaklaşmıştı. Ölümüne yakın Ürdün Prensi olan oğlu Abdullah’ın yanına gitti. Onu Amman’a biz uğurlamıştık. Bir müddet sonra ise onun ölüm haberi bize ulaştı”(*)

    (*) (Mehmet Tosun’un “21. Yüzyılda Sultan II. Abdülhamid’e Bakış” kitabından aktaran) Mustafa Armağan, “Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı”, Ufuk Kitap, İst. 2006, s. 157



    Ali DEMİRTOPUZ

    semerkand dergisi
    haziran 2008