İslamiyetten Önce En Yaygın Din

'İslami Bilgiler' forumunda Masal tarafından 9 Eylül 2012 tarihinde açılan konu


  1. İslamiyetten Yaygın Olan Din


    İslamiyetten Önce En Yaygın Din Hangisidir


    Türklerin ilk dinî inançları M.Ö. 1000 yıllarından itibaren gelişmekte olan gök ve yer tanrıları ile atalar dini idi. Daha sonraki Çin uygarlığının gelişmesinde de esas rolü oynayacak bu kozmolojik görüşlere "üniversalizm" denmiştir. Üniversalist kozmolojiye göre, evranin başlıca iki ilkesi gök ve yer idi. Bu diktomik (iki ilkeli) kozmolojiye göre, iki unsur değişik oranlarda kaynaşarak ateş, ağaç, su, toprak ve madenden ibaret olan beş unsuru; bu unsurlar da değişik oranlarda kaynaşarak evrendeki bütün varlıkları meydana getiriyorlardı. Türkler, gökkubbenin tam altında ve evrenin merkezinde oturuyodu. Hakan, gök tanrısından ve atalardan "kut" almış, onların yeryüzündeki temsilcisi kişiydi.

    Üniversalizm denen bu dünya görüşü, Çin'de bir yandan Taoizmi öte yandan Konfüçyüs felsefesini geliştirdi. Türklerde ise, özellikle Kağan, bu inançlara dayanarak kendisini kutsallaştırıyor, halk kitlelerinini (kara budun) kendisine bağlanmasını sağlıyordu.

    Gök tanrıya önem veren bu inançlar Türkler arasında yıldızlara dayalı inançların gelişmesine de yardım etti. Bunlardan birisi, yakın doğudaki gök dinlerinden Hermetizm mensupları olan Şamanlar, diğeri gene göksel tapınmaların ağırlıkta olduğu Mani dini idi. Yıldızlara ve güneşe tapma, yeryüzündeki hayatı buna göre düzenleme Orta Asya Türk toplumları arasında oldukça yaygın idi.

    Ancak İslâmiyet öncesi dönemde Orta Asya Türk topluluklarının dinini "Şamanizm" olarak nitelemek yanlıştır. Ancak atalarının ruhlarına saygı göstermek isteyen toplulukların törenleri, genellikle "kam" adı verilen kişiler tarafından, özel bir takım âletler ve hareketlerle halk heyecanlandırılarak ve psikolojik yönden etkilenerek yönetilmekte idi.

    İslâmiyetten önce, Türk topluluklarını yazılı medeniyete doğru çeken iki büyük dinî akım vardı. Bunlar Maniheizm ve Budizm idi.

    İran kökenli olan Mani dini inancı, evrende birbirine düşman olan ışık ve ateşle (iyilik) karanlık ve maddenin (kötülük) sürekli savaş ettiğini savunuyordu. Bu savaşta insan da maddî varlığından, maddî şahsiyetinden vazgeçmelidir. Karanlık ve kötülüğe neden olacağı için çocukların da olmaması gerekir. Mani inançları Bögü Kağan ve sülâlesi tarafından benimsenmiş; bir saray dini olarak kalmasına rağmen, resmî ve yazılı kaynaklar alanında zengin bir kültür mirası bırakmıştır.

    Orta Asyadaki Türk boylarından bir kısmı yarı göçebe bir hayatı devam ettirirken; Kagınılı, Köktürk, Tarduş, Kengeres gibi boylar, Kuzey Çin ve Kansu'daki Hun merkezlerinde, Türkistan'da, Kuşân etkileri altında birçok Türk grupları yerleşik medeniyete iyice alışıyorlar ve Budizm buralardaki topluluklar arasında hızla yayılıyordu.

    Budizm, Uluğ-kölüngü mezhebi yoluyla ve bir "Türk Budizmi" şeklinde, Orta Asya'da İslâmiyet öncesinde en çok yayılan din oldu. Gerek Mani inançları gerek Budizm, Türk hakanlarını gene yüksek bir mevkiye çıkardığı için, hükümdarlar tarafından resmî din olarak kabul ediliyordu. Bu arada Budist ilkeleri anlatan "Sutrâ"lar Türkçeye çevirtiliyor, Burkan heykelleri ve dinî yazmalar için yüksek tapınaklar yaptırılıyordu.

    Nepal'dan yayılan Budizm, İran'dan gelen inançların nedeniyle Batı Türkistan'da fazla yayılamamış, ama Doğu Türkistan'da hızla yayılmış ve buradaki kültürlere damgasını vurmuştur. Hotan, Miran, Tumuşk ve Kuça'daki "vihara"larda (Budist manastırları) yetişen rahipler, eski Türk üniversalizminden de izler taşıyan Uluğ-kölüngü (Ulu Kağnı) mezhebini geliştirmişlerdir. Bu mezhebin inançları Doğu Türkistan sanat ve edebiyatına berrak bir şekilde yansımıştır.

    Burada dikkat edilmesi gereken, Hun ve Tabgaç toplumlarında Budizmi etkileyecek, yönlendirecek kadar "aydın" din adamlarının yetişmesidir.

    Orta Asya Türk toplumları arasında örgün eğitim denilebilecek ilk çalışmalar, Budist kültür merkezlerindeki manastırlarda ("vihara") ortaya çıkmış; buralarda gençler teorik ve pratik olarak Budizm ilkelerine göre yetiştirilmiş ve daha sonra propagandacı olarak çeşitli yerlere gönderilmiştir. Bu dine giren Türk hükümdarları da geniş kütüphanelere sahip olmakla, sanatı korumakla tanınmış "âlim" kişiler idi.

    Bu bize, İslâmiyet öncesi dönemde Orta Asya Türk toplumları arasında yaygın bir bilim, sanat ve kültür faaliyetinin olduğunu, örgün ve yaygın esasta yoğun bir eğitim çalışmasının sürdürüldüğünü göstermektedir.

    Budist kültür merkezleri Göktürklerden önce Hunlar zamanında Orta Asyanın önemli yerleşim yerlerine dağılmışlardı. Tabgaçlar da Kansu'da Hunları mağlup ettiklerinde, onların hizmetindeki sanatçı rahipleri ("toyın") kendi illerine götürmüşlerdi.

    Göktürkler ve Kangılı boyları 5. Yüzyıldan itibaren Budizme girmeye başladılar. Budizmin buradaki yayılması da saraylar vasıtasıyla oldu. Uygurlarda ise Budizm, sosyal hayatın hemen her alanına damgasını vurmuştu.

    Budizm sadece savunduğu dünya ve veren görüşü açısından değil, siyasî açıdan da Türk hakanları tarafından benimsenen bir görüş oluyordu. Türkler, Konfüçyüsçü ve Taocu görüşleri benimsemekten çekiniyorlardı; çünkü bu, Çin yayılmacığının bir vasıtası haline gelebilirdi. Zerdüşt dinini ve Hıristiyanlığı da İran ve Bizans yayılmacılığının vasıtası olabileceğinden dolayı benimsemiyorlardı. Hazar Türklerinin Museviliği kabul etmesi, aynı şekilde din vasıtasıyla siyasî yayılmaya karşı çıkma düşüncelerinden dolayı idi. Bunun gibi, Hindistan'dan gelen Budizmde herhangi bir siyasî amaç görmemiş olabilirlerdi.

    Ancak tarihî buluntular ve metinler, İslâmiyet oluşmadan önce Orta Asya Türk toplumları arasında Hıristiyanlığın da Köktürklerden itibaren saraylarda ve şehirlerde yayıldığını gösteriyor. Ancak müslümanlığın gelmesi, Türk toplumları içindeki din propagandalarını ve yayılma hesaplarını altüst etmiştir.