İslamiyetten önce arap toplumunun yaşantısı

'Sorun Cevaplayalım' forumunda Elfida tarafından 20 Ocak 2011 tarihinde açılan konu


  1. Soru: İslamiyetten önce arap toplumunun yaşantısı (sosyal,siyasi,ekonomik,dini) nasıldı..

    İslâmiyet öncesi dönem “câhiliyye dönemi” olarak da adlandırılır. Bu dönemde Araplar, Arabistan Yarımadasında göçebe bir hayat yaşıyorlardı. Genel olarak geçimlerini hayvancılıkla sağlıyorlardı. İç kesimlerde, vaha olarak adlandırılan bölgeler de tarım da yapılmaktaydı. Kabile yaşantısı, bedevi Arapların yaşam biçimiydi. Bu kabileler, atalarından kalan kurallara göre bir hayat sürüyorlardı.

    Bu dönemde Mekke şehri ise yerleşik hayatın özelliklerini taşımaktaydı. Daha çok ticaret hayatının yaşandığı Mekke, bu özelliği nedeniyle Arapların daha refah içerisinde yaşadığı yerleşim merkezi konumundaydı. Mekke seçkin Araplardan oluşan bir meclis tarafından yönetilmekteydi ve bu meclisin yöneticilerinde sistem, babadan oğla geçen bir yönetim anlayışı biçimindeydi.

    Cahiliye Dönemi arap toplumunda kabilelerin birbirlerine üstün olma duygusu beraberinde savaşları da getirmekteydi. Kervanlara saldırmak, şiddet, kadınları ve savaş esirlerini köleleştirmek bu dönem toplumunda görülen olayların başlıcalarındı.

    Yine cahiliye toplumunun inanç sistemi de oldukça ilkel, insan haklarına, akla aykırıydı. Yıldızlara bakarak gelecek hakkında yorumlar yapmak, birtakım kahinlere inanmak, elleriyle yaptıkları putlara tapınmak gibi inanışlar yaygın olan âdetlerdendi.

    Yerleşik yaşam biçiminin avantajları şehirleşmeyi hızlandırmış, kabile yaşantısı çözülmeye başlamıştır. Kabe’den ötürü kutsal bir şehir kabul edilen Mekke’nin dışında da küçük şehirleşmelerin önünü açmıştı.

    Cahiliye döneminde de tek tanrı inancı vardı ancak insanlar, kendilerini koruduklarına inandıkları, kazançlarını artırdıklarına inandıkları hayâli tanrılar da edinmişlerdi.

    Mekke şehrindeki Kâbenin içi yaklaşık 360 putla doldurulmuştu. Bunların biri ya da birkaçı bir kabilenin tanrısı durumundaydı. Kabileler “hac” törenlerinde bu tanrılara tazimlerini sunmak amacıyla Mekke’ye gelirlerdi.

    Bu dönemlerde Mekke’de ticaret canlanır ve şehir âdeta bir panayır yerine dönüşürdü.
     



  2. İslâm’dan önceki Araplar arasında her ne kadar Yahudilik, Hıristiyanlık, Mecûsîlik, Sâbîlik ve Hanîflik gibi farklı dinî inanışlara rastlansa da, en yaygın dinî inanç hiç şüphe yok ki, putperestliktir. Özellikle bedevîlerin itikat esasını oluşturan bu inanç, Sâmîlere has inanışın en eski ve iptidaî şeklini temsil eder. Esasında putperestliğin Araplara girişinin sonradan gerçekleştiği, Arapların başlangıçta yaratıcının varlığını inkâr etmedikleri, ancak zaman içinde heybetinden ürktükleri Tanrıya yalnızca aracılarla ulaşabileceklerini düşünerek putlar edindikleri, dolayısıyla putperestliğin Araplara girişinin yabancı kaynaklı olduğu yönünde görüşler ileri sürülmüştür. Bu iddia, Mekke halkının esasında Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşâ etmesiyle tevhid inancı ile tanıştığı; ancak İbrahim ve oğlu İsmâil neslinin, zaman içinde ihtiyaçlarına cevap veremeyen Mekke şehrinden ayrılırken yanlarında Kâbe’den kopardıkları küçük taş parçalarını da götürdükleri ve gittikleri yerlerde kutsal kabul ettikleri bu taşlara tazim göstererek bu inançtan bir uzaklaşma yaşadıkları aaai üzerine dayandırılmıştır.
    Taşlara gösterilen bu tazimin tapınma şeklini alışı, Mekke ve Kâbe’nin Huzâa kabilesinin hâkimiyeti altına girdiği milâdî üçüncü asra tekabül etmektedir. Rivayete göre, bu kabilenin liderlerinden Amr b. Luhay, ticaret amacıyla gittiği Şam’dan aldığı Hübel adlı putu Mekke’ye getirerek Kâbe’nin avlusuna dikmiş ve halkı buna tapınmaya davet etmiştir. Yarımadaya bu şekilde giren putatapıcılık zaman içinde yaygınlaşmış ve çok geçmeden de yarımada halkının hâkim inancı haline gelmiştir. Kâbe’ye getirilen put sayısı zamanla büyük artış göstermiş; öyle ki her kabilenin, hatta her ailenin kendisine ait bir putu olmuştur. İslâm’ın bölgede ortaya çıktığı dönemde Kâbe’deki put sayısının 360’a ulaştığı bilinmektedir. Bunlar içinde en meşhurları Hübel, İsaf ve Nâile, Ved ve Hicaz’da “Allah’ın kızları” sayılan üç ilahe Lât, Menât ve Uzzâ’dır. Bunlardan Mekke’ye getirilen ilk put olma özelliği taşıyan ve Mekke’nin en itibar gören putu sayılan Hübel, insan suretinde olup, kırmızı akikten yapılmıştı. Arap kabilelerinin tümü tarafından ilah kabul edilen bu putun Suriye’den getirilişi sırasında eli kırılmış; bunun üzerine Kureyş müşrikleri tarafından altın bir el takılmıştır. Safâ’daki Îsâf ile Merve’deki Nâile ise, Kâbe’de zina yapan iki insanı temsil ediyordu. Ved, Huzaa kabilesinin putu olup, iri cüsseli bir erkek heykeldi. Arapların en eski mabutlarından olan ve güneşi temsil ettiğine inanılan bir tanrıça sayılan Lât, kalıntılarda bazen güneşin bir parçası, bazen çıplak bir kadın, bazen de bir at olarak tasvir edilmiştir. Hicaz’ın yanı sıra Irak, Şam, Nabat ve Safâ gibi bölgelerde de tapınılan Uzzâ ise, Kureyş’in en büyük putlarındandı. Kureyş’in yanı sıra başka pek çok kabilenin daha takdis ettiği deniz kıyısında bir tapınağı bulunan kader tanrıçası Menât’a gelince, özellikle Hicâz bölgesinin en ilgi çeken tanrıçalarından biri olarak kabul ediliyordu. Kâbe’nin çevresindeki putların sayısı ve onlara atfedilen önem kabileden kabileye değişmekle birlikte, söz konusu putların bütün kabileler nezdinde belli bir saygınlığı vardı.
    Câhiliye Arapları her ne kadar esas itibariyle putlara tapsalar da, yaratıcı tanrıyı ifade etmek üzere “Allah” diye çağrılan üstün bir Tanrının varlığını da kabul ediyorlardı. Nitekim bölgede Hz. İbrahim peygamberin dini olan Hanifliği benimsemiş kimselerin bulunması, tevhid inancının Arap yarımadası için yabancı olmadığının delili kabul edilmiştir. Milattan sonraki yıllarda özellikle Güney Arabistan’da var olduğu bilinen ve muhtemelen ticaret yoluyla Mekke’ye de taşınmış olan bu inancın, Câhiliye şiirinde de yer alması dikkat çekicidir. Zira Câhiliye şiirinde geçen ve Allah’ı ifade etmek üzere kullanılan “rahman” kelimesinin Câhiliye döneminde çoğulunun bulunmaması, bu kelimenin bir tek tanrıyı ifade ettiği şeklinde yorumlanmıştır.
    Kur’ân-ı Kerim’in de işaret ettiği üzere (ez-Zümer, 39/3) Müşrik Araplar putlara, yalnızca kendilerini Allah’a yaklaştırmaları amacıyla tapıyorlardı. Öyle ki onlar, yeryüzünü sulayıp ekinleri yetiştiren, sürüleri çoğaltıp insanın emrine veren Allah’ın “her şeyin yaratıcısı”, “yeryüzünün rabbi”, “göklerin ve yerin sahibi” olduğunu biliyorlar ve sıkıntılı zamanlarında O’na yalvarıyor, en büyük yeminlerini O’nun adına ediyorlardı. Hatta ürünlerinin bir kısmını dahi O’nun adına ayırıyorlardı. Tehlike anında dua ediyorlar; ancak tehlikeden kurtulunca O’nun varlığını unutuyorlardı. Putlara kurban kesiyorlar; ama aynı zamanda Allah'a ibadet ediyorlardı. Bütün bunlar, Câhiliye Araplarında Allah inancının oldukça muğlâk olduğunu ve bir inanç bunalım ve kargaşasının yaşandığını göstermektedir. Her ne kadar bilinç düzeyinde aracı olarak görülseler de günlük yaşam içinde putlar hayatın bütün alanlarını kuşatmış ve hâkim inanç alanı oluşturmuş durumdaydı.
    Câhiliye Araplarının putlar için kullandığı en yaygın ve şümullü ifadeler, sanem ve vesen kelimeleriydi. “Heykel”in karşılığı olarak kullanılan sanem, “Allah’tan başka tapılan şey” anlamına gelmekteyken, “Dikili taş” anlamına gelen “Nasb”ın daha ziyade taştan yapılmış mabutlar için kullanıldığı sanılmaktadır.
    Putperestliğin tabii sonucu olarak Câhiliye dönemi Arabistan’ında bir put veya tapınak edinmek oldukça önemliydi. Hemen her evde tapınılacak bir putun yer aldığı Câhiliye Arabistan’ında, ayrıca Kâbe veya tapınak önlerine de taş dikilirdi. İbadetlerin toplu olarak yapıldığı yerler, çok sayıda putun yer aldığı tapınaklar olup, ibadetler tavaf eder gibi taşın çevresini dolaşmak suretiyle gerçekleştirilirdi. Göçebelerin tapınak ihtiyacını karşılamak için de konaklanılan yerlerde kurulan çadırlardan biri tahsis edilirdi. Araplar nezdinde büyük saygınlığı olan bu tapınaklar çoğunlukla “beyt” adıyla anılsa da, küp şeklinde olanlarına “kâbe” denmekteydi. Yemen’in San’a bölgesindeki Riyâm tapınağı, Câhiliye döneminin en tanınmış tapınakları arasında yer almaktaydı.
    Câhiliye dönemi Arap inanışında ibadetlerin başlıca gayesi, dünyevî bir takım hedeflere ulaşmak olup, ibadet biçimi put evlerinde yapılan dua, secde ve tavafın yanı sıra kurban kesmek ve sadaka vermek şeklinde gerçekleştirilirdi. Genellikle sağlık, zenginlik, zafer ve evlat sahibi olma gibi isteklerin dile getirildiği duaların kabulü için, putlardan yardım ve şefaat talep edilirdi. Hayatın ana gayesini, dünya zevklerinden olabildiğince istifade etmek üzerine temellendirmiş olan Câhiliye inanışında ahiret inancı yer almasa da, bunun da Allah inancı gibi muğlâk olduğunu görürüz. Zira ölünün yiyecek ve giyecek gibi ihtiyaç maddeleriyle mezara konması, keza mezarın başına aç-susuz bırakılarak ölüme terk edilen ve ölüye mahşere giderken bineklik yapacağına inanılan bir hayvanın bırakılması, bilinçaltında ölüm sonrasında ikinci bir hayatın var olduğuna dair bir telakkinin yattığını gösterir.
    Câhiliye dönemi Arap dini inanışının ana mahalli, hiç şüphe yok ki Kâbe ve çevresidir. Nitekim hac ibadetinin, Câhiliye döneminin en yaygın ve düzenli ibadet şekli olduğu bilinmektedir. Savaşın yasak olduğu ve kabileler arası çatışmanın sona erdirildiği hac mevsiminde, her kabile Kâbe’yi tavaf eder; tavaf sırasında kendi putları önüne geldiklerinde de saygıyla eğilip dua eder ve telbiye getirirlerdi. Günahlardan arınmayı sembolize etmek üzere tavaf, umumiyetle çıplak olarak gerçekleştirilirdi. Bir bayram coşkusu içinde algılanan haccın esasını tavaf teşkil etse de, hac ibadeti, Kâbe dışındaki putların yer aldığı bölgedeki diğer tapınakların da ziyaretini kapsardı. Tanrının varlığının izini taşıdığına inanılan ve bu nedenle kutsal sayılan tapınaklar dâhilinde hiçbir canlı varlık yok edilemezdi. Bu bakımdan bu gibi mekânlar, kabile taassubunun hışmına uğramış ve can güvenliğinden endişe edenler için ideal bir sığınaktı. Söz konusu tapınaklardaki Tanrılara muhtelif armağanlar ve güzel kokular sunan, adaklar adayıp hayvanlar kurban eden Câhiliye Araplarının, Yahudi ve Hıristiyanlar gibi oruç tuttukları, keza çocuklarını sünnet ettirdikleri bilinmektedir. Gusül ve ölülerin yıkanıp kefenlenmesi gibi uygulamaların da var olduğu bilinse de, yaygınlık dereceleri hakkında net bir kanaat yoktur.
    Önemli işlerinin halli konusunda putlardan yardım dileyen, onlar önünde çektikleri fal okları ile problemlerine çözüm arayan ve bütün bunları dinî bir vecibe haline getiren Müşrik Araplar, kuşların uçuşuna, ya da hayvanların yönüne bakarak kehanette bulunurlar; nazardan korunmak için de muska ve tılsımlara başvururlardı. Eşyalarının yanı sıra çanak çömlekle gömülen ölüleri için de adakta bulunurlar; mezarlarına da heykel veya taşlar dikerlerdi.
     



  3. Cevap: İslamiyetten önce arap toplumunun yaşantısı

    islamiyetten önce arap yarımadasındaki döneme nicin cahiliye denmış ? cevaplar mısınız ? yarına ödevım var acil sayılır .... Lütfen !
     



  4. Siyasi Yapı:
    Çöllerin yapısı gereği merkezi otoritenin kontrolü sağlanamaması sebebiyle Araplarda siyasi yapı birbirinden bağımsız kabilelerden oluşmaktaydı. Bazen birbiriyle çatışan bazen anlaşan bu kabileler arasında hiçbir zaman yüksek matbu ve hükümran kabile yoktu. Her kabile aynı statüde yer almaktaydı. Kabilelerde reis, eşit hak sahipleri arasından seçilen “seyyid” veya “şeyh” idi. Şeyh kabile halk efkârına yol göstermekten çok buna uygun hareket eder vazife yükleyemez ceza veremezdi. Hak ve görevler kabile içinde münferit ailelere ait olup bu hususta dışarıdan bir kimse hak iddiasında bulunamazdı. Şeyhin idarecilik vazifesi emretmekten çok hakemlik yapmaktı. Şeyh kabilenin yaşlıları tarafından “ehlü’l beyt” adıyla tanınan tek ve asil bir aileden seçilirdi. Şeyh, kabilenin yaşça en ileri azası ki onun başkanlığı ağırbaşlı ve makul, cömertliği ve cesaretinde kendini gösterir. Kabilelerde şeyhe itaat ve kabilelerin parçalanmasını önleyen unsur, “asabiye” duygusuydu. Asabiye, kan bağı olduğu aileye ve onun reisine kayıtsız şartsız itaat demekti.
    Arabistan yarımadası o asırda Suriye üzerinden kontrol etmeye çalışan Bizans ve Irak üzerinden kontrol etmeye çalışan Sasani İmparatorlukları arasında sıkışmıştı. Bu iki devletin Arap yarımadasına tamamen hâkim olması oldukça muhal olduğu için (çöller sebebiyle) Yemen ve Arabistan’ın kuzeyinde meskûn bulunan bazı devletleri sadece tabiiyeti altına almakla yetinmişler içerideki bedeviler üzerine hâkimiyet kurmamışlardır.

    Din ve Kültür:
    Putperestlik inancının yaygın olduğu düşünülen cahiliye dönemi Arabistan’da hala putların fonksiyonu konusunda net bir görüş sağlanmış değildir. Cahiliye dönemi dini inançlarda Arapların bulunduğu coğrafyanın eski semavi dinlerin husule geldiği coğrafyaya komşu olması sebebiyle ve İbrahim’in ve onun sülalesinin Arabistan’da yaşamasının etkisiyle Yüce ve Tek tanrı inancının etkileri vardı. Ayrıca çoğu siyer tarihçileri Arapların ulu bir Yaratıcı’nın varlığına inandıkları fakat putları ise ona ulaşmak için şefaatçi kıldıklarını iddia etmiştir. Putlar, en büyük Tanrı’ya tabii bulunuyordu. Her kabile kendine ait putlara tapmaktaydı. Din şahıs dini değil, toplum diniydi. İlah veya sembolleştirilmiş putlar şeyhin evinde bulunur ve böylece o ev dini itibar kazanırdı. O put, kabile ayniyetinin timsali kabilede birlik ve uyumun tek fikri ifadesiydi. Ve bu dini inkâr, kabileye ihanetle aynı şekilde görülürdü. Ayrıca üç put (Lat, Menat ve Uzza) tüm Araplarca kutsal kabul edilmişti. Putların genellikle müennes isimlerle anılması oldukça dikkat çekicidir, çünkü putları bir nev’i “Allah’ın kızları” sıfatıyla anıyorlardı
    Mekke ve içinde bulundurduğu Kâbe dini merkez olarak görülürdü. Yılın belirli aylarında Hac yapılırdı. Ve neredeyse tüm Arap kabileleri orada toplanır hem dini vazifelerini yapar hem de ticari ilişkilerde bulunurdu. Ayrıca putperest Arapların arasında Hanifler dediğimiz İbrahim’in dinini devam ettiren tek Tanrılı din mensupları olduğu gibi az sayıda da olsa Yahudi ve Hıristiyan vardı. Mekke’de yılın belirli mevsimlerinde panayırlar kurulurdu.(Ukaz Panayırı) Bu panayırlar adeta Arap coğrafyasının renklerinin sergilendiği yerlerdi.
    Bedevi kültürün gerekliliğinde yazılı kültürün olmamasına rağmen Arapçanın fevkalade gelişmiş dil olması hala ehemmiyetini korumuştur. Şiirin Arabistan yarımadasında itibarı yüksekti. Şairler kabile şeyhleri tarafından korunur ve hürmet görülürdü. En beğenilen yedi şiir Kâbe duvarına asılırdı ki Kâbe’nin Arap toplumundaki önemi düşünüldüğünde o şiirlerin nasıl bir itibar gördüğünü tahayyül edebiliriz.
    Ticaretle uğraşan Araplarda bazı kültürel özelliklerin Hellen-Roma’dan İran’dan ve Mezopotamya’dan etkilendikleri görülmüştür.

    Toplum ve Ekonomi:
    Arap yarımadasının büyük bir kısmını işgal eden çöller sebebiyle Arap nüfusu ekseri “bedevi” olarak yaşmaktaydı. Bir de şehirleşmiş ve ticaretle zenginleşmiş “hadari” dediğimiz kesim de mevcuttu. Kabileler arasında en üstün metbu olmadığı gibi kabilenin içinde lider özelliğiyle emredebilen üstün kişi yoktu. Toplum hürler, mevali (orta tabaka) ve köleler olmak üzere sınıflanmıştı. Mevaliler köle gibi alınıp satılamaz fakat hürler kadar da hakları yoktu. Diyeti bir hür insanın yarısı kadar ölçülürdü. Köleler ise hiçbir hakkı olmayanlardı, azat edilince mevali tabakasına çıkabiliyordu.
    Bedevi Arap kabileleri, çöl hayatının etkisiyle sürü ve davarların en önemlisi deve yetiştiriciliği ile geçimini sağlardı. Tarım olarak elverişli olmayan bir coğrafya olan Arabistan’da hurma çok önemli bir besin kaynağıydı. Deve’nin her türlü alanda kullanılırdı. Adeta bedevilerin tek yaşam kaynağıydı. Bedevi çöllerde kervan yağmacılığı olağan bir durumdu. Bu durumlarda Araplar arasında kervan güvenliği çok önemli bir meseleyi teşkil etmişti.
    Arap çöllerinin tarıma elverişsizliği sebebiyle ve İpek ve Baharat Yolu’nda stratejik önemi sayesinde Mekke ve diğer sahil şehirleri ticaret merkezi haline gelmişti. Yazın Suriye’ye kışın Yemen’e giden Mekkeli tüccar Araplar bölgenin en zengin ve en muteberleriydi. Bazı Arap kabileleri, ticaret yollarını kullanan ve Arabistan’a komşu devletlerle ticari anlaşmalar yaparak Mekke’nin finansal merkez olmasını sağlamışlardı. Mekke’de ticari zenginliğin delillerinden biri de Ukaz ve Zülmecaz gibi panayırların varlığıydı. Bu panayırlarda kabileler salt alış veriş mekânı değil sosyal hayatta geniş yer kaplayan eğlence mekânlarıydı.
    Taif, Yesrib ve Hayber gibi tarım şehirleri de mevcuttu. Bu bölgelerde genellikle hurma yetiştiriliyordu. Mekke’nin tarım ihtiyacını Taif karşılıyordu. Tarım genellikle yağış alabilen güney Arabistan’da gelişmiştir. Bazı bedevi kabileler ise kervanlara deve tesis etmek ve kılavuzluk ve muhafızlık yapmak suretiyle de geçimini sağlamışlardı.

    Hukuk:
    Arap toplumunda kurallar, asırlar boyunca hükmünü icra etmiştir. Bedevi toplumlarda sosyal birim fert değil topluluktur. Fert mensup olduğu topluluğun bir üyesi sıfatıyla hak ve vazifelere sahipti. Kabile hayatını “sünnet” yani atalardan kalan örf ve adetler düzenlerdi. Bunun kuvveti atalara karşı duyulan saygıdan gelmekte ceza ve mükâfatı da yalnız kamuoyu sağlamaktaydı. Kabile meclisi sünnetin dış sembolü ve tek icra vasıtasıydı. Kurallara karşı gelenler ise kabile huzuru için dışlanır terk edilirdi. Kabileden ihraç edilmek ise üzerinde can güvenliğinin, kan bağının kaldırılması demekti. Arap kabilelerinde görülen kolektif sorumluluk anlayışı gereği bütün kabile üyeleri, kendi mensuplarından birinin malını çalan veya onu katleden kişiye karşı mağdur kardeşlerinin hakkını arıyorlardı. Bir cinayet işlendiği vakit öldürülenin yerine öldüren kabileden diyet istenir. Bu durumda anlaşma vaki olur. Aksi durumda ise yıllarca süren ve iki kabileden birinin erimesiyle sonuçlanan kan davaları vuku bulurdu.
    Sonuç olarak, İslam yukarıdaki vaziyet üzerine gelmiş bazen eski düzeni devam ettirmiş bazen de çok radikal kararlarla yepyeni bir sistem yerleştirmiştir.
     



  5. merhaba ezlem bilgi için teekkürler , bu bilginin kaynağını da paylaşır mısın rica etsem