Hz Muhammedin Ümmetine Olan Sevgisi

'Hz.Muhammed (sav)' forumunda Wish tarafından 13 Mayıs 2010 tarihinde açılan konu


  1. Peygamber Efendimiz s.a.v. in Ümmetine Sevgisi
    Hz Muhammed in Ümmet Sevgisi


    Ümmetini cehennem azabına götüren bir yola düşmemesi için bir baba şefkatinin ötesinde ikaz eden Allah Resûlü, bizlerin hep hayırlara, güzelliklere kavuşması hususunda hep ısrarlı olmuştur. Nitekim Şefkat Peygamberi ümmetine olan bu düşkünlüğünü şöyle ifade etmişti: “Hiç şüphesiz ben size bir babanın evlatlarına olan durumu gibiyim.”

    Onun düşkünlüğü sadece dönemindeki insanları değil, kıyamete kadar gelip geçecek bütün ümmetini de kapsamaktaydı. Bu düşkünlüğü onu her gece sabahlara kadar ümmeti için dualarla Rabbine yakarmasına neden olurdu. Birgün, Peygamberimiz ellerini kaldırmış, “Allahım, ümmetimi koru, ümmetime acı!” diye ağlayarak dua ederken, Yüce Allah, Cebrail’e buyurdu ki: “Ey Cebrail! Gerçi Rabbin herşeyi bilir; ama sen git, Muhammed’e niçin ağladığını sor.” Cebrail geldiğinde, Peygamberimiz, ona, ümmeti için ağladığını söyledi.Cebrail Allah huzuruna dönüp durumu anlattı.Yüce Allah buyurdu ki: “Ey Cebrail, Muhammed’e git ve şunu söyle: Biz seni ümmetin hakkında hoşnut edeceğiz ve asla üzmeyeceğiz.”

    Allah Resûlü, müminlere kendi nefislerinden daha yakın ve önceliklidir. İnananlara dünya ve ahirette hayırlarına olanı göstermiştir. Bir hadis-i şerifte; “Ben mü’minlere kendi öz canlarından daha yakınım.” İsterseniz şu âyeti okuyun: “Allah Resûlü, müminlere kendi canlarından daha azizdir.” (Ahzab, 33/6) buyurmuş ve sonra da sözüne şöyle devam etmiştir: “Kim bir mal bırakırsa o akrabalarınadır. Fakat kim de bir borç veya bakıma muhtaç kimse bırakarak giderse borcunun ödenmesi ve geride kalanların bakımı bana aittir.”

    Yine harp meydanında dişi kırılıp yüzüne miğferinin bir parçası saplandığı ve yüzünden dökülen kan yere düşeceği esnada, hemen ellerini kaldırarak "Allah'ım kavmime hidayet et, çünkü onlar (beni) bilmiyorlar" (8) niyazıyla kâfirlerin başına gelmesi muhtemel bir belayı önlemişti. Miraç’da bile ümmetini düşünen ve dönüp gelen Efendimiz (sav), ümmetine cennette ve Cenab-ı Hakk’ın cemalini müşahede etmede de rehberlik yapacaktır.

    Peygamber Efendimiz (sav), ashabına hitap ederek imkanı yerinde olanların hac yapmalarının farz olduğunu bildirmiş ve hac görevini yerine getirmelerini istemişti. Orada bulunanlardan biri “Her sene mi hac yapacağız? diye sormuş Allah Resûlü, sessiz kalmıştı. Bunun üzerine soru soran kimse üç kere sorusunu tekrar eder. Sonunda Peygamber Efendimiz: “Eğer evet deseydim her sene hac yapmanız farz olacaktı ve siz de buna güç yetiremeyecektiniz.” buyurarak ümmetinin altından kalkamayacağı bir hükmün farz kılınmasını istememiştir. (9) “Eğer ümmetime zorluk vereceğimden çekinmeseydim, her namazın başında onlara misvak kullanmalarını emrederdim.” buyu*rmuşlardı. (10) Bu ve benzeri pek çok örnek Peygamber Efendimizin (sav) ümmetine zorluk gelmemesi için kolay olanı ümmeti adına tercih etmesinden gelmekteydi.

    Bir diğer hadis-i şerifte ; “Rabbimin nezdinden bir melek geldi ve ümmetimin yarısını Cenab-ı Allah cennete koymak ile şefaat arasında bir tercih yapmamı istedi. Ben şefaati tercih ettim. Zira şefaat daha umumi ve kifayetlidir. Siz bu şefaatin ümmetimin müttakilerine mi olduğunu sanıyorsunuz. Hayır! O ümmetimin hata ve günah işlemiş, günahlarla kirlenmiş olanları içindir.” (11) Her peygamber Allah Teâlâ’nın reddetmeyeceği duasını dünyada iken yapmış ve bu hakkını kullanmıştır. Sevgili Peygamberimiz ise reddedilmeyecek duasını, kıyamet gününde ümmetine şefaat etmek üzere âhirete saklamış ve böylece ümmetini ne kadar çok sevdiğini göstermiştir.

    Mahşer günü, güneşin iyice yaklaşmasıyla kan ter içinde kalan insanoğlu şefaat edecek birini arayacak, öncelikle insanlığın babası Hz. Adem’e koşacak. Hz. Adem, kendisinin böyle bir hususiyetinin olmadığını söyleyerek insanları Hz. Nuh’a gönderecek; Hz. Nuh, Hz. Musa’ya; Hz. Musa’da Hz. İsa’ya gönderecek. Hz. İsa da bu hususiyetin Hz. Muhammed’e ait olduğunu söyleyerek onları Peygamber Efendimiz’e gönderecek. Zira o gün herkes kendi derdine düşecek ulü’l-azm olan peygamberler bile “nefsi nefsi” diyecek, kendilerinin umum insanlığa şefaat etme gibi bir yetkilerinin olmadığını söyleyeceklerdir. (12) Mahşer yerinin o azametli ortamından kaçmaya çalışan insanlık, Peygamber Efendimiz’in kapısına dayanacak ve ondan şefaat etmesini isteyecek. Allah Resûlü, arşın altına gidip Yüce Mevla’ya secde ederek O’nun ilham ettiği dualarla rabbini tesbih edecek yakarışa geçecek ve kendisine vaad edilen umum insanlar için şefaat etme yetkisinin yerine getirilmesini, kendisine lutfedilmesini isteyecek, Peygamber Efendimizin hiçbir varlığa nasip olmayan fazilet ve şerefi bütün insanlığa gösterilerek insanlar arasında hüküm verilerek mahşer yerinde dehşet içinde beklemenin ızdırabından Allah’ın şefaat ve rahmeti ile kurtulacaklardır.

    Allah Resûlü (sav), ümmetinden bir kısmının cehenneme gireceğini duyduğu an mahşer meydanında secdeye kapanıp "Ümmetim! Ümmetim!" diye yakarışa geçecek, O'na "Artık başını kaldır! Şefaat et, şefaatin kabul edilecek!" deninceye kadar başını yerden kaldırmayacaktır. (13) Böylelikle iman edenler Allah’ın izniyle Peygamberimizin şefaatine nail olabileceklerdir. Bu hususta Peygamber Efendimiz’e kimlere şefaat edeceği sorulduğunda “Benim şefaatim dili kalbini tasdik ederek yürekten kelime-i tevhidi getirenleredir.” buyurarak samimi olarak La ilahe illallah Muhammedün Resûlüllah diyenlerin şefaatten mahrum bırakılmayacaklarını bildirmiştir. (14) Bu ne büyük bir şeref ve üstünlüktür iman edenler için değil mi?

    Peki Peygamber Efendimizin (sav) bizlere olan düşkünlüğü bu boyutlarda iken bizler nasıl bir davranış içerisinde olmalıyız? Bizleri Peygamber Efendimizin sevgisinden alıkoyan nedir? Neden gereği gibi ona uyamıyoruz?

    Bir hadiste Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: ‘Beni nefsinizden, anne babanızdan, eşinizden daha çok sevmedikçe kamil iman sahibi olamazsınız.’ Demekki nefsimiz bizi bırakmıyor. Sahabeler, Efendimizi çok fazla seviyor ve her hal ve davranışlarında kendisine mutabaat yapıyorlardı. Bu noktada oturup nasıl daha iyi bir mümin olabilirim diye düşünmemiz gerekiyor. Bir mümin olarak bu kadar ilgi, özen ve düşkünlüğe karşılık Peygamberimize yaraşır bir ümmetin bireyi olarak üzerimize düşen vazifelerimizi yerine getirmemiz şarttır.

    Kuran ve hadisler ışığı altında yaşamımızı Peygamber Efendimizin (sav) açıkladığı islam doğrultusunda planlamalı, eksiklerimizi araştırıp, öğrenmeli ve gidermeye çalışmalıyız. Bilmediğimiz hususları da alimlerden ve Allah dostlarından öğrenmeliyiz. Peygamberimizin (sav) bizlere olan bu düşkünlüğünü unutmadan salavatlarla onu anmalı ve Rabbimize böyle bir Peygambere ümmet olmayı nasip ettiği için şükretmeliyiz.

    alıntı