Huzura Varış (namaz)

'İslami Bilgiler' forumunda Semerkand tarafından 27 Temmuz 2008 tarihinde açılan konu


  1. Fâtiha ve Tehiyyât Huzura Varış -


    Evet... Namazla Rabbimize yöneliyor, hâcetlerimizi, şikayetlerimizi ona dile getiriyoruz...

    Peki, namaz kılarken, okuduğumuz Fatiha sûresinde “yalnız Sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” derken, kasdettiğimiz diğerleri kimlerdir??

    Namazı tek başımıza kıldığımızda da aynı tarzda Rabbimize duada bulunuyor ve “yalnız Sana ibadet ederim ve yalnız Senden yardım dilerim” demek yerine , “İyyâke na’budü ve İyyâke nestaîn” : “yalnız Sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz” şeklinde bir ifade de bulunuyoruz??

    Bizimle beraber olan diğerleri kimlerdir???

    Evet.. İnsan namazı tek başına edâ eder gibi gözükür ancak, 3 muazzam orduyla namaza durmaktadır.


    Üç muazzam cemaatle, o cemaatlerin nâmına “İyyâke na’budü ve İyyâke nestaîn” diyerek, münacaatta bulunur.

    Birincisi: İnsanın vücudundaki zerreler, hücreler, organlardan müteşekkil bir cemaat vardır. Hepsi kendi vazifesiyle ibadettedirler. İnsan bu cemaatin imamı, temsilcisidir. Aynı zamanda maddi anlamda değil, mânevî boyutuyla da bir cemaati temsil eder. Aklı, kalbi, duyguları ve tüm mânevî latifelerinden oluşan bir mânevî cemaat de vardır.

    Demek birinci cemaat, maddesi ve mânâsı itibâriyle insana emanet edilen cihazları, hassalarıdır. Tüm âzâ ve zerreler, ve latifeler, başlıbaşına bir âlemdirler.

    İkincisi: Namaz kılan bütün insanlardan oluşan bir cemaattir. İnsan namaza durunca, kendisi gibi, milyonlarca mü’minin Kâbe çevresinde halkalar oluşturup namaza durduklarını hayalen görür.Halkalar büyüdükçe, kendisine kadar geldiğini ve o namaz kılan milyonlarca mü’minden biri de kendi olduğunu düşünerek, coşkuyla “İyyâke na’budü ve İyyâke nestaîn” der.

    Üçüncüsü: Kainat ve içerisindekilerden oluşan bir cemaat. Zerreden şemse, galaksilere, ruhânîlere, meleklere kadar... İnsan namazında yaratılan cümle mahlukatın ibadetlerini Rabbine takdim eder. Onların ibadetlerine bir temsilci hükmünde, Rabbinin huzuruna çıkar.

    İşte kainatın hülâsası olan insan, yaratılış hakikatine yakışır bir ibadet olan namazla mükellef kılınmıştır.


    Namaz, insanın kainatın bir ustabaşısı hükmünde olduğunun, mahlukatın temsilcisi ve halife-i arz olduğunun bir göstergesidir.

    Fatiha’da tüm kainat ve yaratılanlar adına Rabbine müracaat eden insan,

    1. Ettehiyyâtü’de ise tüm mahlûkatın ibadetlerini Rabbine takdim eder...

    Evet... Tahiyyatta, âlemlerin tamamının ibadetlerini Allah’a bir sunuş vardır.

    Miraçta a.s.m Efendimizin Rabbine yaptığı taktimdir.

    2. İşte bizler, namazdaki Ettehiyyâtü’de, Allah Rasûlü’nün Rabb-ül Âlemin’e tüm kainatın ibadetlerini sunduğu o miraç gecesine de hayalen tanık oluruz.

    3. Namaz kılan bi mü’min, namazıyla, “mahlukatın Sana yapmış oldukları ibadetleri bilerek, imanımla Sana takdim ediyorum Yâ Rabbi” der.

    İnsan öz olarak yaratıldığından, onun hamdi de, şükrü de kainat kadar olamlıydı. İşte kainatın ibadetlerini takdim vazifesi insana verilmiştir. Ta ki, kainat dolusu bir şükrü Rabbine ifade edebilsin...

    Bizim şu sınırlı ömrümüz ve sınırlı hamdimiz, Rabbimizin kainat dolusu ihsanına, ikramına ve nimetlerine karşı kainat dolusu bir teşekkür yapmaya yetmez..Ama niyetimizle, imanımızla kainatın ibadetlerini, Rabbimize taktim ettiğimiz de, amel defterimize bütün o ibadetleri yapmış hükmünde kaydedilir... Bundan daha büyük bir kâr düşünebilir misiniz..?

    Demek ki, insan iki ayrı şahsiyetle, Cenâb-ı Mevlâya iltica hâlindedir:

    Birincisi: Yeryüzünün halifesi, varlıkların reisi, sultanı ünvanıyla, herşey adına, herşeyin ibadet ve hizmetini takdim ederek, aynı zamanda muhtaç olduğu şeyleri niyaz ederek “İyyâke na’budü ve İyyâke nestaîn” der.

    İkincisi: Ettehiyyâtüde: kendisinin ibadetinin Rabbinin ihsan ve ikramlarına, nimetlerine karşılık bir hiç hükmünde olduğunu ifade eder ve bütün kainatın ibadetlerini Rabbine takdim ederek, “Yâ Rabbi..! ben senin makbul kulların gibi, sana makbul hediyeler takdim edemedim. Ama sen, bütün hayat sahiplerinin hayatlarıyla dile getirdikleri tesbihlere, zikirlere, şükürlere, ibadetlere lâyıksın. Ben de onları imanımla, niyetimle sana takdim ediyorum... “ der.

    İşte, sınırlı ömründe, böyle sınırsız bir şükrü, namazla ifade ediyor insan...

    Namaz kılmayan insanın sükut etmesi


    İnsan namaz kılmadığı vakit, affınıza sığınarak söylüyorum ki, mutfak ile banyo arasında gidip gelen bir makine olacaktır.

    Âyeti Kerimesinde Allah (c.c) “Rabbinizin nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız” buyuruyor.


    Evet.. Allah’ın bze ihsan ve ikram buyurduğu nimetler saymakla tükenmeyecek kadar sınırsızdır....

    Bizi yokluk karanlıklarından şu varlık âlemine çıkaran, bize bizi dağ, taş, ya da hayvan olarak yaratmayıp, insan sûretinde yaratan, kulağımızı açıp, gözümüzü takan Allah,

    Başımıza öyle bir dimağ, sinemize öyle bir kalp, ağzımıza öyle bir dil yerleştirmiş ki, hadsiz hediyelerini tadabilip, tanıyabilecek kabiliyette yaratmıştır. İman ile bizi insaniyet makamına çıkaran Allah, İslâmiyet ile, Allah Rasûlü’ne ümmet olmakla da bizleri şereflendirmiştir.

    Kainatı bir sofra yapıp önüne seren, kendisine muhatap alan, bütün âlemi ona hizmetkâr eden, Rabbine insan Rabbine nasıl ibadet edeceğini, nasıl bir şükürde, teşekkürde bılınacağını şaşırmaz mı?

    Allah insanı, tam da kendisine uygun bir ibadetle mükellef , vazifeli kılmış ve kainat dolusu bir ibadeti, şükrün ifadesi olan namazla emretmiştir.

    KAİNAT, MÜ’MİNİN VEFATIYLA AĞLAR, KÂFİRİN ÖLÜMÜYLE SEVİNİR

    Âlemde yaratılan ne varsa, mü’minin hayatından haz duymakta, sevinmektedir....

    Kâfirin hayatından da hüzün duymaktadır...

    Kur’ân-ı Kerîm’de Duhan Sûresi 29. âyette şöyle buyrulmaktadır:

    “Mü’minin ölmesiyle yer ve gök ehli tahammül edemez ağlar, ama kâfirin ölmesiyle sevinir, ağlamaz.”

    Niçin mü’minin ölümüne ağlar yer ve gök ehli?

    Çünkü mü’min, halden ve dilden anlayan birisiydi. Yaratılanların hakik kıymetini bilen birisiydi. Onları yaratanlarına itaatle, ibadetle vazifeli olduklarını gören birisiydi... Mü’min, kainatı başıboş ve mânâsız olarak görmeyip, bir kitap gibi kainatı okuyan, kainatın yaratılışındaki mânâları tefekkür eden biriydi.(s)

    Namazıyla, mahlukatın ibadetlerini, itaatlerini bildiğini, takdir ettiğini, iştirak ettiğini bildiren biriydi.

    Ve daima zikettiği, Âl-i İmran sûresinin 191. âyetiydi:

    “ Ey Rabbimiz, sen bizi boşuna yaratmadın. Seni her türlü eksik ve kusurlardan tenzih ederiz. Bizi Cehennem azabından koru!”

    Fakat, kâfirin böyle bir endişesi yoktu. Şu muazzam kainatı ve ondaki kusursuz ahenk ve intizamı tesadüflere bağlıyordu. Kendisi başıboş, serseri olduğu için, kainatı da başoboş ve anlamsız görüyordu.

    İşte bu hakarete mâruz kalan mevcudat, kâfirin ölmesine seviniyorlar.

    Mü’minin vefat ettiğinde de “Eyvah.., hâlimizden ve dilimizden anlayan, Rabbimizi binbir dil ile tesbih eden biri daha vefat etti..” diye arkasından ağlıyorlar.

    Evet... insan da tüm yaratılanlar gibi bir kuldur .. Ama, tüm yaratılanların kendisine bağlandığı bir kuldur..!!

    İşte insan namazı terk ederek, mahlukatı o yüksek makamlarında temsil etmemiş olmakla,

    hem mahlukatın hakkına tecavüz etmiş olmaz mı?

    Hem onlara hakaret etmiş, hem de onları yaratan ve ibadetlerini takdimle insanı vazifelendiren Rabb-ül Âlemîn’e hakaret etmiş olmaz mı???

    Sen benim kalbime bak:

    Kimi insanların, namazı küçük gördüklerine ve “sen benim kalbime bak” diyerek işin içinden çıktıklarına şahit oluruz.

    Mehmed Kırkıncı Hoca’nın ‘Hikmet Pırıltıları’ isimli değerli kitabında, şöyle bir misal vardır:

    Okumadan doktor olmak isteyen bir lise mezununa:

    -Fakülteye girip, doktorluk ilmini tahsil etsene, dediğimizde;

    -Sen benim kalbime bak. Benim Tıp Fakültesine öyle bir imanım, doktorluğa karşı öyle birr muhabbetim var ki tarif edemem. Siz okula devam edin. Yarın yine sizden önce ben doktor olacağım.

    Namaz kılmayan kimseler de böyle demiyorlar mı?

    “Siz namaz kılmaya devam edin. Ben kılmıyorum ama, daha doğrusu, Allah’ın emirlerini dinlemiyorum ama öyle bir imanım, Allah’a öyle bir sevgim var ki, yarın yine sizden önce Cennete ben gideceğim.”

    Ancak nice insanlar var ki, gerçekten namaza başalmak istiyor, İslâmı yaşamak istiyorlar. Ancak, belki de bizden gelecek bir gayret kıvılcımına ihtiyaçları var ki, bu kısım mevzu bahis ettiğimiz kısımdan ayrıdır.

    Kalbi temiz olan ve Allah’a inanıyorum diyenler ne yapmışlar???

    5 vakit farz namazla kalmamış, geceyi bölüp namaza kalkmışlar. Ramazan orucunu tutmakla kalmamış, her ayın birkaç gününü de nafile oruçla geçirmişler. Mallarının zekâtını vermekle kalamamış, sadakalarla, yardımlarla, ihtiyaç sahiplerini gözetmişler. Yaya olarak kilometrelerce yolları katedip, dünyanın kalbi olan Kâbe’ye gelmişler. Serden, servetten geip, İslâmı cihana tebliğ etmişler... İşte kalbi temiz müslümanlar bunlar değil midir?

    B.zamanın ifade ettiği gibi: “Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil...”