Huzur Evleri Artıyormu !

'İslami Bilgiler' forumunda Semerkand tarafından 17 Ocak 2012 tarihinde açılan konu


  1. Ana Babaya Bakmak
    Külfet mi, Nimet mi?
    Huzur evleri artıyor
    Ana Babaya Bakmak
    Geçtiğimiz günlerde bir haber geçti. Bir televizyon kanalına, “Huzurevinde Eziyet” haberi için ödül verilmişti. Özel bir huzurevinde gizlice çekilmiş görüntüler, tekrar tekrar verildi. “Bu gibi haberlerden sonra azıcık vicdanı olan insan, herhangi bir yakınını huzurevine bırakabilir mi?” diye aklımdan geçiriyordum ki eski bir gazetenin haberi gözüme çarptı: “Özel huzurevlerinin sayısı hızla artıyor. 1990’dan 2000 yılına kadar, 19 özel huzurevi açılmışken, bu sayı 2000 den bu yana, 120’ ye ulaştı.”

    Sosyal hizmetler, yerel yönetimler ve vakıfların açtığı huzurevlerinin sayısı da buna eklenirse Türkiye’de şu anda, 150’den fazla huzurevinde 7 binden fazla yaşlıya bakım ve hizmet veriliyor. Bu yedi binden fazla yaşlı insanın hepsi mi kimsesiz, hepsi mi garip? Hayır. Aksine, Anadolu’da kimi kimsesi olmayan yaşlılara bile konu komşu ve akrabalar sahip çıkıyor.

    Mesela, Anadolu’ da 37 ilimizde hiç huzurevi bulunmuyor. Ama başta İstanbul ve İzmir olmak üzere, modernleşmiş şehirlerimizde yaşlıları huzurevine bırakmak her geçen gün yaygınlaşıyor. Bu da yaşlıları huzurevine bırakmakla “Dünya görüşü” arasında ciddi bir ilişki olduğunu gösteriyor.

    Sosyal Hizmetler kurumunun müdürlerinden biri, huzurevlerine bırakılan yaşlı sayısının daha da artacağından bahsederken, bu tahminini “Türkiye’de aile yapısının dönüşümüne” bağlıyor. Çünkü artık kadınlar da çalışıyor.

    Elbette külfet ama…

    Aslında sadece çalışan kadınlar değil, evde oturup evinin işlerini dahi yardımcılara yaptıran kadınlar da yaşlıları evde istemiyor. Hem de sadece evi küçük olan, yaşlı anne babasına verecek fazla odası olmayan aileler değil, kocaman dubleks, tripleks villaları olanlar da evlerinin bir köşesine sığdıramıyorlar yaşlıları… Çünkü bencil ve haz düşkünü bir şekilde yetiştirilen bu nesil, yaşlılara bakmak gibi fedakârlık isteyen bir hizmeti, nefsine kabul ettiremiyor.

    Doğrusu, nefsine hoş gelmeyen her vazifeden kaçan, hep nefsinin zevk aldığı şeylerle meşgul olan kişiler için yaşlılarla zaman geçirmek hiç de kolay değil. Yaşla birlikte beyin ve sinir hücreleri görevlerini tam yapamayacak hale geldiği için yaşlılar, kendilerini kontrol etme yeteneklerini yitiriyorlar. Bu da onların akıllarına geleni söylemelerine veya normalde yapmayacakları abes hareketleri yapmalarına sebep oluyor. Zaten Kur’an-ı Kerim de bu sebepten “Onlara öf bile deme!” buyruluyor ya. Çünkü bu çağda insan, yeniden çocuklaşıyor ve “öf” dedirtecek hareketler yapıyor.




    Hem yaşlılar, beyin hasarına bağlı olarak her şeyi unutuyor, tekrar tekrar soruyor, tekrar tekrar anlatıyorlar. Zihinde bir takım saplantılı düşünceler, kuruntular, kuşkular oluşabiliyor. Kendi düşüncelerinin saçmalığını fark edemedikleri için en yakınlarını suçlayabiliyorlar ve böylece de etrafındaki kişileri hayli eğer ciddiye alınırlarsa- sinirlendirebiliyorlar. Bilhassa, bol bol Kur’an okuyup Allah’ı zikrederek, akıl sağlığını son demine kadar muhafaza eden bir ihtiyar değilse…

    Ayrıca, yaşlılık çağında insanlar çok geçimsiz olabiliyorlar. Çünkü hayattan zevk almıyorlar. Ağızlarının tadı bozulduğu için hiçbir şeyi beğenmiyorlar. Hastalıkları yüzünden rahatça istediklerini yiyip içemiyor, zevk aldıkları şeyleri yapamıyorlar. Birçok yaşlı, yaşlılığını kabullenip, hastalıklarının tamamen iyileşmeyeceğini anlayıp, doktorların tavsiyelerine uygun hareket etmeye yanaşmıyor. Bunun yerine “Benim derdime çare bulmuyorsunuz(!)” diye etrafındakileri suçlayabiliyor. Hele hele dünya hayatını bir “zevk alma yeri” zanneden insanlar için yaşlılık çağı, son derece sıkıntılı bir dönem haline geliyor.

    Neden ihtiyarları istemiyorlar?

    Gençlerin ihtiyarları istememesi için bir sürü sebep vardır. Genç adam, hayatı hızla yaşamak isterken, ihtiyar onu yavaşlatır.

    Gençler sürekli malı mülkü, kazancı, evladı çoğaltmak, işini, eğitimini, başarısını geliştirmek ister; ama ihtiyarların hiçbir şeyi çoğalmaz ve ilerlemez. Aksine, ihtiyarların her türlü yeteneği sürekli gerilerken, tükettikleri hiçbir şey geri dönmez. Üstelik onlara ne kadar iyi bakılırsa bakılsın, sürekli ölüme doğru giderler.

    Hem ihtiyarlar her şeyleriyle hoşa gitmeyen şeyleri hatırlatırlar. Mesela, gençler geleceği düşünmeden, rahatça dünya zevklerine dalmak isterken, ihtiyarlar onlara, o unutmak istedikleri şeyleri hatırlatır. Ölümü; gençliğin, güzelliğin, sağlığın, başarının, zekânın, makamın, mevkiin bir gün muhakkak kaybedileceğini…

    Aslında ihtiyarlık çağı, gerçekten de tam bir ibret levhasıdır. Nice güçlü kuvvetli, şahsiyetli ve heybetli adam, zavallı bir ihtiyara dönüşmüştür. Karısına, çocuklarına, emri altında çalışanlara envai çeşit zorbalık yapan nice efendiler, bir lokma için yalvarır hale gelmiştir.

    Zamanın acımasızca akıp geçişi, nice güzel yüzlüleri, yüzüne bakılmaz bir acuzeye dönüştürmüştür. Çok akıllılar ahmaklaşmış, çok bilgililer unutmuş, çok kibirliler zelil ve perişan olmuştur. Dünyanın vefasızlığından, insanın dayanıksızlık ve faniliğinden ibret almak isteyenlerin mutlaka ihtiyarlarla ilişkisini artırması, onlara bakıp kendi geleceğini düşünmesi gerek… Ama nerde?
    [​IMG]

    Gülistan Dergisi kasım 2011