Hilafetin Kaldırılmasının İç Ve Dış Siyasi Sonuçlarının Değerlendirilmesi

'Genel Türk Tarihi' forumunda Sibel tarafından 28 Nisan 2010 tarihinde açılan konu


  1. [FONT="Comic Sans MS"][SIZE="3"][COLOR="Magenta"]


    [COLOR="Red"][SIZE="4"]Giriş[/SIZE][/COLOR]
    Hilafetin kaldırılması Türkiye Cumhuriyetinin en radikal ve köklü kararlarından biridir. Bu karar ile sadece kendi milli sınırları içindeki Müslümanları değil tüm dünya Müslümanlarını bu arada Müslümanlar üzerinde çeşitli planları olan Batı’dünyasını etkilemiştir.
    Bu çalışmamızda hilafetin kaldırılmasının sonuçlarının genel hatlarıyla tespit edilmesi amaçlanmıştır. bu çerçevede çalışmanın ilk bölümünde hilafetin tarihsel geçmişine fazla değinilmeden, Osmanlı halifeliğinin yükseliş süreci ve bu yükselişe etki eden faktörler üzerinde durulmuştur. Hilafetin iç ve dış siyaset açısından bu süreçte kazandığı önemin yapısının ortaya çıkarılması amaçlanmıştır.
    Çalışmanın ikinci bölümünde ise Türkiye Cumhuriyetinin hilafetin kaldırılmasına kadar getiren gelişmeler özetle değerlendirilerek, hilafetin kaldırılmasının gerekçeleri değerlendirilecektir. Bu değerlendirmelerde genel olarak kamuoyunda yapılan tartışmalara değil doğrudan konunun mecliste görüşülmesi esnasında ileri sürülen görüşlere dikkat edilecektir. Bu görüşler hilafeti kaldıran düşüncenin resmi gerekçeleri olarak düşünülmüştür.
    Çalışmanın üçüncü bölümünde ise hilafetin kaldırılmasının iç siyaset ve dış siyaset açısından sonuçları üzerinde durulacaktır. İç siyaset açısından meydana gelen tepkiler ve tepkilerin sonuçları değerlendirilecektir. Dış siyaset açısından ise hilafetin kaldırılmasının İslam toplumları açısından etkisi ve sonuçları, Batı dünyası açısından etkisi ve sonuçları değerlendirilecektir.
    Sonuç bölümünde ise hilafetin kaldırılmasının genel olarak hangi saiklerden kaynaklandığı, Türkiye’nin konumunu nasıl etkilediği soruları ortaya konan genel tespitler ışığında değerlendirilecektir.[/COLOR][/SIZE][/FONT]
     



  2. Cevap: Hilafetin Kaldırılmasının İç Ve Dış Siyasi Sonuçlarının Değerlendirilmesi

    I. Hilafetin Önemi
    İç Siyaset Açısından
    Bilindiği üzere esasen hilafet dinin korunması ve dünyanın dini siyasete göre idare edilmesi için şeriat sahibine(Peygambere) niyabet ve vekalet olarak kavramlaştırılmıştır. Peygamberin “Benden sonra hilafet 30 senedir” sözünden sonra bu söz üzerinde çeşitli yorumlar yapılmış ve dört halifeden sonra hilafet müessesesi konusunda farklı yorumlar ortaya çıkmışsa da İslam toplumlarında Cumhuriyet hükümetlerine kadar istikrarlı, bundan sonra tartışmalı olarak varlığını sürdüren “hilafet icmaya dayanmıştır.” “Sadece İslam dininin hamisi olarak kavramlaştırılan” hilafetin bu dini boyutunun Osmanlının Müslüman tebaası üzerindeki etkisi kaçınılmaz olacaktır.
    ancak Mısır seferinden sonra Osmanlı’ya geçtiği inancı hakim olan hilafet makamının gücüne uzun süre Osmanlı başvurmamış; bu kavram bir unvan olarak nadiren kullanılmıştır. Bununla birlikte İslam toplumları ve Osmanlı’nın Batı’nın güçlü etkisiyle yüzleştikleri çözülme sorunları karşısında hilafet önemli bir güç kaynağı olarak başvurulan bir müessese olmuştur. Hilafet kavramının yükselişi ve önem kazanışı II. Abdülhamit dönemine rastlar. II. Abdülhamit Araplar gibi Türk olmayan imparatorluk unsurlarının Osmanlı7ya bağlılıklarının güçlendirilmesini istedi. Hilafet kurumunu kullanmak suretiyle Müslümanların birliğini ve dayanışmasını sağlamaya çalıştı. Bu arada 1876 Anayasasının 4. maddesinde “Padişahı hasbel halife dini İslam hamisidir” hükmünün yanı sıra 7. Maddede padişahın adının hutbelerde okunacağı hükmünü koydurdu.
    Osmanlı sınırları içinde bedevi aşiretleri kontrolde güçlük çekmiştir. Hilafeti asayişi bozan , asker ve vergi vermekten çekinen aşiretleri karşı itibar sağlayıcı bir kurum olarak başvurmuştur. Görülüyor ki bu gelişme sürecinde hilafetin dini içeriğine yapılan vurgu yükselmiştir. Bedevilerin -yerleşik hayatı olmayanların- çoğunlukla Şafiî mezhebinden oldukları bir yana, Şafiî mezhebine göre hilafete itaatin zaruriyeti bir inanç olarak işlenebilmektedir. daha da ötesi örneğin Şafiî inanç geleneğine “Halifeye isyan edenlerin nikahlarının bozulacağı” şeklindeki bir rivayetin eklenmesi hilafete bağlılığın dini boyutlarının vardığı noktaya işaret etmektedir.
    Önemi yükselen hilafetin bu şekilde anlaşılışı v yorumlanışı İslâmcı kapalı bir çerçevede dini bir kimlik olmaktan çıkararak kitleselleştirmiş ve hariçteki Müslümanları da kapsayan bir İslamcılığın temelini atmıştır. Bu gelişmeyle birlikte Osmanlı Müslümanlarının dikkatleri sınırlarının dışındaki İslam halklarına çevrilmekte ve bu arada hariçten gelen ve kamuoyuna bilgi olarak sunulan yardım taleplerinin de etkisiyle Türkiye Müslümanlarında yeni bir bilinçlenme oluşmaktadır.
    Görülüyor ki uzun süre unutulmuş olan hilafet artık iç siyasette önemli ve etkin bir rol oynayabilecek konuma gelmiştir. Artık “hilafet” makamının talimatıyla İslam toplumları dini gerekçelerle harekete geçebilecek ve belli eylemleri yapabilecek konumdadırlar. Askeri olarak zayıflamış olan Osmanlı’nın elinde yeni bir güç vardır artık.
    Ancak hilafet makamının iç siyaset açısından taşıdığı bu önemin varlığının Anadolu kurtuluş hareketi açısından iki farklı boyutu vardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi bir taraftan hilafet makamının kurtarılmasının birinci vazifelerinden olduğunu ilan etmektedir. hatta öyle ki saltanatın kaldırılması ve Abdülhamit’in yurt dışına çıkmasından sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi 163 Mebusun katılmasıyla yeni halife seçimi yapmıştır. büyük millet meclisi 148 üyenin oylarıyla Abdülmecit’i yeni halife seçmiştir. Bu yönüyle Ankara hükümeti hilafetin dış siyaset için olduğu kadar iç siyaset açısından da önemini ve gücünü kavramış ve hilafeti milli mücadeleyi güçlendirici bir unsur olarak kullanmıştır.
    Ancak diğer yandan aynı hilafet milli zaferden sonra Ankara için zarar verici bir konuma gelmiştir. Aynı hilafet makamı milli kurtuluş hareketine karşı kullanılmış; ülkedeki Müslümanlar halife adına ve halife tarafında toplanıp Anadolu “asilerine” karşı savaşa çağrılmış ve bu amaçla “kuvayı intibatiye” kurulmuştur. Bundan sonra üstelik İngilizler İngiliz muhipleri Cemiyeti vasıtasıyla İslam ülkelerinden temsilcilerden oluşacak bir “Meclis-i Hilafet”in oluşumunu da tasarlamışlardır. Hilafet makamının gücü ve Anadolu hareketine karşı kullanılmaya çalışılmasına rağmen birinci Büyük millet Meclisinde muhalif gurup olarak adlandırılan gurubun halifeliğin dine dayalı devlet sisteminin varlığı ve korunması arzusunda olduklarını görüyoruz.
    Bundan sonra hilafet iç siyaset açısından zararlı ve tehlikeli bir müessese olarak görülecektir. Burada yüzleştiğimiz şöyle bir soru vardır: Hilafet Türk Milli Kurtuluş hareketini iç siyaset açısından desteklediği gibi bundan sonra da destekleyemez miydi? Yoksa gerçekten hilafet kaldığı sürece hilafet etrafında toplanılarak Ankara’ya karşı isyanlar gelişip devam mı edecekti? Acaba Türkiye Büyük Millet Meclisi hilafet makamını üstlenmiş olsaydı bu makam iç siyaset açısından birliği sağlayıcı ve güçlendirici olmayacak mıydı? Bu soruların cevabı üzerinde tüm değerlendirmelerden sonra sonuç bölümünde durulacaktır.

    Dış Siyaset Açısından
    İslam tarihînde hilâfetin önemsizleştiği bir dönem yaşanmıştır. Dört halife döneminde İslam toplumlarının birlikteliğini ifade eden hilafet Abbasiler döneminden sonra yaşanan mülk parçalanmaları, mülk sahiplerinin devlet düzenine müdahale çabaları halifeliğin gücünü 750-1258 arasında iyice azaltmıştır. Arap Müslümanlar Arap olmayan halife düşüncesine karşı iken Şiiler Hz. Ali soyundan halife olanı tanımak istiyorlardı. Hilafet Osmanlı’ya geçmişti ama Osmanlı Arapların kabul etmediği bir hilafeti üstlenmiş oluyordu. Halide Edip Adıvar “Halifenin Kureyş’ten olacağına” ilişkin hadis varlığını ileri süren Mavardi’nin “El Ahkamussultaniyye” adlı eserinin bu yüzden Abdülhamit tarafından yakıldığını yazmaktadır. Esasen Osmanlı imparatorluğu II Abdülhamit devrine kadar halifelik sorunuyla karşılaşmamış ve padişahlar bu unvanı genellikle kullanmamışlardır.
    Ancak Osmanlı 16. asırdan itibaren başı sıkışan Müslümanların yardım talepleriyle karşılaşıyor ve bu yardım taleplerine olumlu cevap veriyordu. Batı yayılmasının tehdidi altındaki devletler İslam dünyasının güçlü devleti Osmanlı’dan yardım istemeye başlamışlardı. Bu gelişme bir yandan Osmanlı Müslümanlarının dikkatini dış dünyaya yönlendiriyor, diğer yandan İslam dünyasında dünya İslam dayanışmasının zeminini hazırlıyordu. Hilafetin İslam birliği kavramı ekseninde gelişimi Müslümanların sömürgeci Batı devletleri karşısında zor durumda kalmalarının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Burada vurgulanması gereken, İslam birliğini hilafetin varlığının geliştirmediği, fakat hilafetin varlığının İslam birliğiyle birlikte yüceltildiğidir. 1876 yılında bir Hind gazetesinde “İster Hindistan’da ister diğer ülkelerde Müslümanların layık görüldüğü şeref ve saygınlık büyük Türk imparatorluğunun varlığına bağlıdır. Eğer bu imparatorluk var olmaktan çıkarsa Müslümanlar birden bire önemsizleşecek ve bütün bütün yüz üstü bırakılacaktır.
    Abdülhamit hilafetin gücünden yararlanmaya çalışırken hazır gelişmekte olan İslam birliğini kendi tezi olan “hilafetle” kurumlaştırmayı amaçlamıştır. Bu çerçevede hilafete dayalı bağlılığı Cava, İran, Türkistan, Çin, Hindistan ve Afrika Müslümanları nezdinde geliştirmek için temsilciler göndermiştir. Osmanlı 1768 Kaynarca anlaşmasının 3. maddesiyle Rusya devleti sınırlarında ya da komşusu olan küçük Müslüman toplulukların serbestiyeti ve halifelik unvanıyla Osmanlıya bağlılığı hüküm altına alınmıştı. Bu olay yukarıda sözü edilen halifeliğin ön plana çıkışının uluslararası hukuki metinlere resmen ilk geçiş örneğini oluşturur.
    Rusya 1850’li yıllarda Orta Asya’ya yönelmiş; Taşkent. Buhara ve Hive Rusya’nın eline geçmiş Güney doğu Asya ve Afrika’da Açe Gana, Kaçkar, Afganistan ve Hindistan bölgelerinde Müslümanlar sömürgecilerle boğuşmak zorunda kalmıştı. Tüm bu olaylar olurken 1850 yılında Abdülhamit Açe üzerindeki korumasını ve sultanları İbrahim’in statüsünü onaylamış ve bu arada Açe Kırım savaşında Osmanlı’ya 10 bir dolar yardım göndermiştir. Ancak Osmanlı Açe’ye gösterdiği bu ilgiyi 1855 yılında Zambik sultanı Taha Safiuddin’e gösterememiştir. Safiuddin Hollanda yapılan anlaşmayı reddederek topraklarının Osmanlı mülkü olduğuna dair bir ferman verilmesini istemişse de; aynı yıl Avrupa’lı müttefikleriyle Rusya’ya karşı savaşan Osmanlı bu talebe olumlu cevap verememiştir. Nihayet Hollanda 1874’te Açe’nin başkentini işgal eder. Ancak 1910 yılına kadar bölgeyi tamamen ele geçiremez. Açelilerin Osmanlı devletine duygusal bağlılıkları Açe vatanseverliğinin bütünleştirici öğelerinden biri olmuştur.
    Hilafetin İslam toplumlarında karşılanma biçiminin farklılıklar arz ettiğini görüyoruz. Örneğin Açe’de olduğu gibi Hindistan’da İslam dayanışmasını uzun süre ayakta tutan, Müslümanlar arasında örgütlenmeye, politik hareketliliğe esas teşkil eden unsur Osmanlı hilafetine bağlılık hissi olmuştur. Uzak Doğu Müslümanlarının Osmanlı hilafetine bağlılığı bilahare üzerinde durulacağı gibi, Batı için ciddi bir caydırıcılık kaynağı olacaktır. Hazar’ın doğusunda yaşayan Sünnî Müslümanlar ve küçük devletçikler de bölgedeki Şii İran varlığı karşısında Osmanlı’ya sempati duymaktadırlar. Ayı şekilde Orta Aysa Hanlıklarının sürekli çatışmaları ve bölgedeki iç huzursuzluklar bölge halkının bir huzur merkezi olarak gördükleri Osmanlı’ya sempati ve bağlılığı artırmıştır.
    Bu arada Mısır’da Osmanlı hilafetine karşı özerklik çabaları olmuş; Mısır fırsat buldukça Osmanlı’ya muhalefetle kendi hilafet davasını gündeme getirmiştir. Bu arada Orta Asya Hanları Osmanlı padişahlarına “Rum Sultanı” diye hitap etmektedirler ki bu durum Osmanlı hilafetine bağlılığın bu bölge için halkla sınırlı olduğunu göstermektedir. Osmanlı hilafeti genel olarak kendi tebaası olan Araplar arasında kabul görmemiş olsa da Hindistan’ın yanı sıra Maveraunnehir halkları arasında değişik boyutlarda kabul görmüştür. Araplar kabile çekişmelerinin taktik icapları dışında Osmanlı hilafetine bağlılık göstermemişler ve hilafeti kendilerinden gasp edilmiş bir kurum olarak görmüşlerdir. Osmanlının iç ve dış gailelerle zaaf emareleri gösterdiği her dönem Arap hilâfeti davasının gündeme geldiği; isyanların çıktığı dönemlerdir. Örneğin 1873’de Osmanlı İstanbul’a yardım talebiyle gelen Müslümanlarla ilgilenirken aynı zamanda Yemen isyanıyla mücadele etmektedir.
    Sonuç olarak şu söylenebilir: Osmanlı hilafeti Türkler ve Rusya’dan hicret eden Kafkas kavimleri hariç ancak yönetmediği Müslümanlar üzerinde ilgi ve tasvibe mazhar olmuştur. Buradan hilafet kurumunun ön plana çıkmasıyla, batı yayılmasına karşı anti sömürgeci İslam dayanışması arasındaki ilişkiyi rahatlıkla kurabiliriz.
    Her ne kadar tüm Müslümanlar Osmanlı hilafetine tam bir bağlılık göstermeseler de mevcut bağlılık düzeyi bile Batı ve özellikle İngiltere açısından ciddi caydırıcı bir etki oluşturmuştur. Osmanlı hilafetine en sıkı bağlılık örneğini Hindistan Müslümanları gösteriyor ve var oluşlarını hilafetin varlığına bağlıyorlardı. Ama bu arada Hindistan İngilizlerin en önemli sömürgelerindendi. Avrupa devletleri Müslümanların sömürgeleşmiş olsalar da Osmanlıya duydukları yakınlıklarını hesaba katmak zorundaydılar. Sömürgeci devletler toplu isyanlardan korkuyorlardı ki doğuda bu isyanlar genellikle dini renklerle ortaya çıkıyordu. Osmanlı’ya bağlı Sünnî Müslümanların büyük bir bölümünün Hindistan’da toplanmış olması bu bölgeyi sömürgelerine katma peşindeki İngiltere için endişe kaynağı idi. İngiltere Hind Müslümanlarının gösterebilecekleri tepkinin endişesiyle hilafet merkezine karşı son derece dikkatli bir politika izliyordu. Zira Hind Müslümanları Osmanlı’ya inen darbeler karşısında “Türkiye’den kopardığınız her karış toprakta bizim en değerli kutsal kurumumuza darbe vuruyorsunuz.” demeye gelen protestolar yükseltiyorlardı. Bu arada Hindistan Müslümanlarının yönlendirdiği “Hilafet hareketi” de bir yandan Osmanlı hilafetine bağlılığı güçlendirme yolunda çalışıyor; diğer yandan Osmanlı’ya ve kurtuluş mücadelesi boyunca Türklere devamlı parasal yardımlar gösteriyorlardı.
    Osmanlı hilafetin sağladığı bu gücü siyasi alana kaydırmıştır. II.Abdülhamit hilafetin manevi yönüne önem vermiş; siyasi davranışları ihtiyati tutmuş ve bu suretle Avrupa’ya karşı hilafet gücünün caydırıcı bir tehdit olmasını sağlamaya çalışmıştır.
    Batı, İslam toplumlarındaki toplu isyanların örgütlü tahriklerin sonucu olduğu görecek ve bu tahriklerin panislamist politikanın üretildiği hilafet merkezince yönetildiğini düşünecektir.
    Batı basını örneğin Pall Mall gazetesi dünya Müslümanlarının Osmanlı hilafetine bağlılık göstermeye başladıklarına işaretle bu gelişmenin Avrupa için yol açacağı tehlikelere dikkat çekmektedir. Pall Mall ve The Levant Herald gazetesine göre Arapça gazeteler Osmanlı padişahlarının hukuken bütün Müslümanların halifesi olduğu propagandasını yaptıklarını ileri sürmektedir. Batı’nın Sevr’i Türkler’e kabul ettirişinde silahlı mücadeleyi göze alamamasında Güney Asya hilafet hareketinin oluşturduğu kavganın rolü vardır. Hatta daha da ötesi Heyet-i Temsiliye dış ilişkilerinde halifelik akımına ve tüm Müslüman ülkelerin yardımına güveniyor; genel bir İslam ayaklanmasını göz önünde tutuyordu.
    Anlaşıldığı üzere hilafet hareketi Batı için ciddî bir tehdit halini almıştır. Batı ve özellikle İngiltere hilafet hareketini tahrip etmek istiyordu. Ama bunu yaparken hilafete doğrudan cephe almaktan da çekiniyor, bunun yerine “Hindistan’da hilafet hareketindeki azimli Müslümanları pasif direnişte ısrar eden Hindularla frenlemeye çalışıyordu.”
    Sonuçta özetle söylenebilecek olan şudur: Hilafetin önem kazanışı Müslümanların Batı sömürgeciliğiyle yüzleştiği Osmanlının son dönemine rastlamıştır. Osmanlı hilafeti Osmanlı tebaasından Arapların bir kısmı hariç diğer tebaa ile Osmanlı tebaası olmayan bilhassa Uzak Doğu Müslümanlarınca destek ve bağlılık görmüştür. Bu yönüyle hilafet Osmanlı için kesin ve kurtarıcı bir güç olmasa da Batı karşısında ciddi şekilde caydırıcı bir rol oynamıştır.

    Değerlendirme
    Görüldüğü üzere hilafetin önem kazanışı 19. Yüzyıl sonlarına doğru olmuştur. Hilafetin siyasi boyutunu ihtiyati tutarak dinî yönü itibariyle belirleyiciliğini kullanma düşüncesinin güçlenişi II. Abdülhamid’in dönemine rastlar.
    Bu dönemden itibaren hilafet önem kazanan bir müessese olmuştur. Ancak hilafeti bu dönemde Müslüman toplumlarının yüzleştiği sömürgeleşme tehlikesi karşısında “İslam birliği” anlayışının yükselmesi önemlileştirmiştir. Bu yönüyle Müslümanlar sömürgeci Batı güçleri karşısında din birliğinin manevi gücüne dayanmaya çalışmışlardır.
    Bu arada Osmanlı hilafeti tüm İslam dünyasınca kabul görmemiştir. Şii Müslümanların kabul etmemesi bir yana Sünnî Müslümanlar arasında bilhassa Araplar tam bir kabul ve bağlılık sergilemişlerdir. ancak Kafkaslar, Afrika, Orta Doğu ve bilhassa Hindistan’da bulunan Müslümanların hilafete destek ve bağlılık gösterdikleri bir gerçektir. Burada özellikle Hindistan Müslümanları hilafetin varlığı ve korunmasının kendi varlıklarının da bir yolu olarak gördüklerinden Osmanlı’nın hilafetini desteklemek üzere “Hilafet hareketini” kurmuşlar ve çeşitli maddi yardımlar göndermişlerdir. Hindistan Müslümanlarının bu tutumlarında Türklerle olan yakınlıklarının yanı sıra çoğunlukla Sünnî-hanefi mezhebine bağlı olmalarından da etkilendiği söylenebilir.
    İslam dünyasının hilafete bu bağlılığı Batı dünyasının Osmanlı’ya karşı tutumunu etkilemiştir. Batı sömürgeleştirme emelini taşıdıkları Müslüman bölgelerde çıkabilecek toplu isyan ve tepkilerden kurtulduklarından Osmanlı hilafetine karşı dikkatli bir politika izlemişlerdir.
    Ancak bu arada hilafet kurumunun gücünü zayıflatmak için de hilafetin Araplardan olması gereği tezini de işleyerek bu konuda Müslümanların tam birliklerini engellemeyi hedeflemişlerdir.
    Bu arada hilafetin yeni kimliğini Osmanlı, kendi tebaasının Osmanlı’ya bağlılığının güçlendirilmesi amacıyla da kullanmıştır. Hilafetin kazandırdığı bu dahili ve harici güç ve destek Ankara’dan yönetilen milli kurtuluş hareketinin zafere ulaşmasına dek kullanılmıştır. Ancak bu arada İstanbul’da bulunan hilafet merkezinin de saltanat makamının varlığı süresince- işgal kuvvetlerinin etkisiyle hilafet adına Ankara’ya karşı hareketlere giriştiği; bu hareketlerin Anadolu halkı tarafından itibar görmediği bir diğer noktadır.
     



  3. Cevap: Hilafetin Kaldırılmasının İç Ve Dış Siyasi Sonuçlarının Değerlendirilmesi

    [COLOR="Red"]II. HİLAFETİN KALDIRILIŞI[/COLOR]
    Hilafetin Kaldırılışının Arka Plânı
    Mustafa Kemal önderliğinde Anadolu’da örgütlenen milli kurtuluş hareketinin kahramanlarının Müslümanlar olduğu tartışmasızdır. Ancak Anadolu mili kurtuluş hareketinin mücadele ittiği işgal kuvvetlerinin İstanbul yönetiminin tutumuyla desteklendiği de görülmektedir.
    Şehhulislam Dürrizzade Esseyyid Abdullah tarafından verilen bir fetva dikkat çekicidir. Bu fetvada Anadolu’nun kurtuluşu için örgütlenen harekete karşı hilafet makamı adına savaş yapılmasının gerektiği ve bu savaşın dinen vacip olduğu, Anadolu’daki “isyancılara” karşı savaşmaktan çekinenlerin büyük günah işleyeceği, böyle bir savaşta ölenlerin ise şehit olacağı hükmü yer almaktadır. Osmanlı hilafeti bu tutumuyla Anadolu’yu karşısına almış ve topuma anlatılabilecek bir köklü tepkinin yerleşimine zemin hazırlamıştır. Milli mücadelenin zaferle sonuçlanmasının ardından 1922’de ilki Mustafa Kemal Paşaya, ikincisi Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına İstanbul hükümetinin Sadrazamı Tevfik Paşa tarafından çekilen telgraflarla Ankara ve İstanbul hükümetlerinin Lozan Barış Konferansına birlikte çağrıldıkları bildirilmektedir. Bu telgrafın içeriğinden anlaşıldığı üzere Türk Milli kurtuluş hareketinin tek temsilcisi olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi kabul edilmemektedir. Mustafa Kemal Paşa bu telgrafa verdiği cevabında halkın tek temsilcisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğunu açık bir ifadeyle ortaya koymuştur. Artık Ankara ve İstanbul arasındaki ipler iyice gerilmiş; nihayet Rıza Nur ve Hüseyin Avni tarafından hazırlanan saltanatın kaldırılmasına ilişkin kanun teklifi 1 Kasım 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülmüş ve saltanat kaldırılmıştır. Böylece Ankara İstanbul hükümetini tanımadığını ortaya koymuştur.
    Saltanatın kaldırılışının ardından Vahdettin bir İngiliz savaş gemisiyle İstanbul’dan ayrılmıştır. Konu 18 Kasım 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülürken Vahdettin’in bu tutumu konuşmacılar tarafından kınanmış; söz alanlardan Rauf Bey Vahdettin hakkında “İslam hilafetini İngiliz himayesine terk edecek kadar büyük ve görülmemiş bir tarihi hıyanet işlediğini” dile getirmiştir. Söz konusu meclis toplantısında söz alan Konya Mebusu Şeriye Vekili Vehbi Efendi hilafet makamı münhal(boş) bulunduğundan yeni bir halife seçilmesi gereğini gündeme getirmiş; Vehbi Efendi’nin bu yönde hazırladığı fetva okunarak oya sunulmuş ve kabul edilmiştir. Fetvanın kabulü üzerine 162 üyenin katıldığı oturumda yeni halife seçimi yapılmış, muhtelif adaylar için oy verilmiş; 4 üyenin çekimser kaldığı bu oylamada adaylardan Abdülmecid Efendi 148 oy alarak halife seçilmiştir.
    Halifenin seçilmesi ve seçim sonucunun Mustafa Kemal Paşa tarafından yeni halifeye iletilmesinden sonra Mustafa Kemal paşa Akşam Gazetesine verdiği bir demeçte “Tarihimizin en mutlu dönemi hükümdarlarımızın halife olmadıkları zamanlardır.... Ne Acemler, ne Afganlılar ne Afrika Müslümanları İstanbul halifesini asla tanımadılar... Biz halifeyi eski ve saygıdeğer bir geleneğe saygı duyarak yerinde bıraktık. Halifeye saygımız vardır.” demiştir. Mustafa Kemal Paşa bu beyanatıyla aslında hilafetin bir fonksiyonunun mevcut olmadığını, hilafetin Türklere fazla bir şey kazandırmadığını anlatmakta ve ileride takip edilecek olan siyasetin ip uçlarını vermektedir.
    Buraya kadar sözü edilen gelişmeler hilafet yanlısı Mebusların gücü olduğu birinci meclis döneminde gerçekleşmiştir. Sonunda birinci meclis dağılmış ve seçimler yapılarak daha yenilikçi yapıdaki ikinci Büyük Millet Meclisi 2 Ağustos 1923 günü açılmıştır. Yeni meclis 29 Ekim 1923’te Cumhuriyeti ilan etmiştir. Bu gelişmeyi takiben Mustafa Kemal Paşa ile Abdülmecid arasında ^çok samimi olmayan” tebrikleşme telgrafları çekildi. Bu telgraflar İstanbul’la Anara arasındaki soğukluğun su yüzüne çıkarak tartışılmasına yol açmıştır. Bu arada Rauf Bey gibi birinci mecliste Mustafa Kemal’in yakınında önemli roller oynayan bir kısım kişiler de dahil bir gurup eski mebuslar “halifeyi” ön plana çıkarmaya dönük bir tutum sergilemeye başlamışlardır. Bu gelişmenin ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi ile halife arasındaki gerginlik ve şüphe ilişkilerin kopma noktasına kadar varmıştır. Hilafeti Ankara üzerinde bir otorite konumuna yükseltmek isteyenlerin sesleri çoğalmaya başlamıştı.
    Tüm bu gerginlik ortamında İsmailiye Mezhebinin Londra’da bulunan lideri Ağa Han ve Hindistanlı Emir Ali Başbakan İsmet Paşa’ya hitaben hilafet hakkında ortak bir mektup yazmışlardır. Mektup daha Ankara’ya gelmeden bazı gazetelerde yayınlanmış ve bu yayınlar nedeniyle bir dizi tutuklama vuku bulmuştur.
    Bu mektupta halifenin şeref ve kudretine, nüfuz ve etkisine yönelik zaafın ehli sünnet Müslümanlarının arasındaki İslamiyet gücünün gevşemesine yol açtığı, dolaysıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanı olan Gazi Mustafa Kemal Paşanın halifenin kuvvet, şeref ve haysiyetini koruması gerektiği savunuluyordu. Bu mektupta halife adı zikredilmemekle birlikte ifadelerden halife Abdülmecid’in kast edilmediği açıktır. Ağa Hanın İngiliz ajanı olduğu iddialarına bakılırsa Abdülmecid’in Ankara’ya karşı konumunun İngiliz siyasetine uygun düşeceği düşünülebilecektir. Zira mektupla istenen mesela Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hilafet makamını üstlenerek şanını yüceltmesi değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi dışında zaten gönülsüzce tutulan ayrı bir makamın-otoritenin korunması ve yüceltilmesidir. Türkiye Cumhuriyetinin iç işlerine karışmak olarak nitelenen bu mektup çok sert bir karşılık bulmuştur.
    Artık saltanatın kaldırılmasından sonra hilafetin kaldırılması da iyice gündeme gelmiştir. Vatan gazetesi “60 milletvekili hilafetin kaldırılmasına ve hanedanın memleketten çıkarılmasına taraftar” haberini vermiştir. Sonuçta hilafetin kaldırılmasına ilişkin kanun teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sevk edilmiş ve meclisin 3 mart 1924 tarihli toplantısında görüşülmüştür.
    Meclisin 1 Mart 1924 tarihli açılış toplantısında konuşma yapan Gazi Mustafa Kemal Paşa “millet, Cumhuriyetin şimdi ve gelecekte bütün saldırılardan kesin ve ebedi olarak masun(dokunulmaz) bulundurulmasını istemektedir. Türk Milleti üzerinde kabus bulundurulamaz.” demiş ve bu ifadeyle hilafetin kaldırılacağının işaretlerini zaten vermişti.
    Bundan sonraki bölümde yapılacak olan analizlerde görüleceği gibi hilafetin kaldırılışına ilişkin meclis tartışmalarında Gazi Mustafa Kemal Paşanın adı geçmemiştir. Ancak buraya kadar verilen nakillerden de anlaşılacağı üzere, hilafetin kaldırılmasının fikri temellerinin atılmasında en büyük çabanın onun tarafından gösterildiği, arka planda üyelerle görüşmelerde ve fikir teatilerinde başrolü oynadığı görülmektedir.

    Tartışmaların Şekli Analizi
    Hilafetin kaldırılışına ilişkin kanun Türkiye Büyük Millet Meclisinin tarihli Birleşiminde görüşülmüş ve kabul edilmiştir. Konu Meclise Urfa Mebusu Şeyh Saffet Efendi ile 53 arkadaşının hazırladığı bir kanun “teklifiyle” gelmiştir. Kanunun görüşülmesine saat 3.25 te başlanmış ve müzakere saat 6.45 de bitmiştir; bir diğer ifadeyle yaklaşık 3.5 saat sürmüştür. Konunun müzakeresi boyunca 34 milletvekili müzakere boyunca söz almıştır. Ancak bunların 19’u sadece hatibe kısa cümlelerle müdahale etmek suretiyle ve 3 ü de birkaç cümlelik söz söylemek suretiyle konuşmuştur. Geri kalan 12 mebus ise muhtelif uzunluklarda konuşmuşlardır. Konuşma zabıtları incelendiğinde müzakere çözümlerinin(Latin harflerine çevrilen metin) 40 sahifeden oluştuğu görülmektedir. Tüm metin içerisinde Adliye Vekili(İzmir Mebusu) Seyit Beyin konuşması 23 sahifeden oluşmaktadır ki bu da toplam konuşmaların % 60’ı demektir.
    Müzakerelerde Seyit Beyle birlikte söz alan diğer Mebusların konuşma içeriklerine bakıldığında, konuşmaların büyük bir ağırlıkla hilafetin kaldırılmasının dini boyutuyla ilgili olduğu görülmektedir. Hilafetin kaldırılışının muhtemel olumsuz siyasal sonuçları yönünde Halid Bey ve Zeki Bey ile siyasal sonuçları lehte yorumlayan İsmet Paşa(İnönü) dışında siyasal sonuçlara zayıf düzeyde değinilmiştir.
    Konu temelde salt hilafetin kaldırılışı değildir. Hilafetin kaldırılışı konusu sadece teklifin 1. maddesinde “Hilafet Hul’edilmiştir. Hilafet Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda mündemiç olduğundan hilafet makamı mülgadir.” cümlesiyle geçmektedir. Geriye kalan “yürütme ve yürürlük maddeleri” hariç 10 madde saltanatın kaldırılması sonrasında hanedan üyelerinin yurt dışına çıkarılması ve bununla ilgi işlemler hakkındadır.
    Görüşmelerde hilafetin kaldırılışının aleyhinde sadece iki milletvekili konuşmuştur. Bunlar Gümüşhane Milletvekili Zeki Bey ile Kastamonu Milletvekili Halid Beydir. Zeki Bey hilafetin kaldırılışının dini ve siyasi sonuçlarına değinirken Halid Bey dinen mahsur olmadığına kani olmakla birlikte siyasi mahsurlarına değinmektedir. Bu iki üye dışında, zabıtlar tarandığında hiç bir muhalefet -Halid Beyinki kadar yumuşak bile olsa- göze çarpmamaktadır.
    Oturum başkanı Fethi Beyin ifade ettiği üzere mecliste “Zeki Bey Halk Fırkasına mensup olmayan yegane azadır.” Bu durum müzakerede yeterli bir muhalefet ortamının mevcut olmadığını göstermektedir. Ancak zabıtlardan hareketle üyelerin kaçının hilafetin kaldırılması lehinde oy kullandığı belli olamamaktadır. Bununla birlikte dikkatimizi çeken bir ipucu şudur. İşaretle yapılan oylamalarda -günümüzde de geçerli olan teamüle göre- oylama sonucunda terettüd edilirse oylama üyelerin ayağa kalkılarak oylarını belli etmeleri suretiyle tekrar edilir. Tereddüt esi şüphesiz farklı oyların birbirlerine yakın olması halinde ortaya çıkar. Bu çerçevede birinci maddede bir sorun yaşanmamıştır. Ancak ikinci maddede halife hanedanının yurt dışına çıkarılmasına itirazı olmamakla birlikte Trabzon Mebusu Muhtar Bey hanedanın kadınlarının zarar veremeyecekleri gerekçesiyle affedilmelerini önermiştir. Bu öneri oylanırken işaretle oylamadan sonuç alınamamıştır. Bunun üzerine Başkan ayağa kalkılmak suretiyle konuyu yeniden oya sunmak zorunda kalmıştır. Bu durum belli bir muhalefetin varlığının göstergesi olarak kabul edilebilir.
    Müzakerelerde muhalefet imkanını kapatan katı bir kürsü baskısı dikkat çekmektedir. Örneğin halk partili olmayan ve bir defa söz alan tek üye Zeki Bey konuşurken sözleri zabıtlardaki 2.5 sayfa boyunca muhtelif üyeler tarafından 18 kez kesilmiş ve müdahaleye uğramıştır. Bu durum nedeniyle oturum başkanı müdahale edenleri iki kez uyarmış, üçüncü defasında Zeki Beyin Halk Partili olmayan tek üye olduğunu, bu yüzden “... mütalaatının sükunetle dinlenmesi ve hiçbir zaman asabiyet içerisinde olunmaması” gerektiğini vurgulamaktadır. Zeki Bey konuşurken “o umdelerle senin alakan yoktur, seni damat yapalım, Vahdettinin sarayına devam ediyordu, saçma sapan söylüyor” gibi ithamlara muhatap olan Zeki Bey kendinden sonra konuşan bir çok üyenin de eleştirilerine muhatap olmuştur. Zeki Beyin içerisinde bulunduğu baskı ortamını onun sarf ettiği “ Benimde hakkım vardır: ben de sizin gibi bir vekilim. Bu kürsii millette istediğimi bilaperva söylerim. Kimseden korkum yoktur.” cümleleri çok iyi tanımlamaktadır.
    Buraya kadar yapılan tespitler ışığında hilafeti kaldıran Türkiye Büyük Millet Meclisinin Söz konusu birleşimi hakkında şu tespitlere ulaşılabilecektir:
    1. Hilafetin kaldırılması teklifi “şeyh” unvanıyla bilinen bir üye tarafından verilmiştir.
    2. Hilafetin kaldırılışı bizzat “hoca” menşeli veya dini bilgi hakimiyeti olan üyeler tarafından savunulmuştur.
    3.Tartışmalar en çok hilafetin kaldırılışının dini bir mahsuru olmadığı üzerinde odaklanmıştır
    4.Söz alanlardan tek üye hariç diğer tüm üyeler hilafetin kaldırılmasının dinen mahsurlu olmadığı görüşünde ittifak etmişlerdir.
    5.Mecliste muhalefeti şiddetle ezici bir psikoloji hakimdir. Muhalefet zaten fiilen yoktur.
    6. Müzakerelerde çok üye söz almış ancak az sayıda üye konuşmaların çoğunu yapmıştır. Örneğin Adliye Vekili tüm konuşmaların -büyüklük itibariyle- % 60 ını yapmıştır.
    7.Müzakerelerde hilafet çoğunlukla “saltanat” özdeşliğinde kullanılmıştır. Diğer deyişle hilafete yöneltilen suçlamalar saltanata yöneltilen suçlamalar dolaysıyladır.

    Tartışmaların İçerik Analizi
    Hilâfetin tartışmalarında sarsıcı bir muhalefetin yokluğu daha önce vurgulanmıştı. Bununla birlikte zayıf ve tereddütlü sözlerle hilafetin kaldırılmaması yönünde görüşlerle de karşılaşılmaktadır. Bu görüşler zayıf olarak dini mahsurlara, ağırlıklı olarak siyasi mahsurlara değinmektedir. Yine bunun karşısında hilafetin kaldırılması gereği tersine ağırlıklı olarak dini açıdan ve sınırlı olarak siyasi açıdan savunulmaktadır. Hilafetin kaldırılışının gereğini savunanlar dini açıdan mahsursuzluğun ötesinde konuyu “dini bir gereklilik” olarak ta ortaya koymaktadırlar. Benzeri durum siyasi açıdan yapılan savunmalarda da geçerlidir.
     



  4. Cevap: Hilafetin Kaldırılmasının İç Ve Dış Siyasi Sonuçlarının Değerlendirilmesi

    Hilafetin Kaldırılması Aleyhinde Görüşler
    Hilafetin kaldırılmasının sakıncaları yönünü belirten karşı görüşler sadece iki üye, Zeki Bey ve Halid Bey tarafından gündeme getirilmiştir. Söz konusu görüşler maddeler halinde aşağıda sıralanmıştır:
    1.Hilafet kökleşmiş milli bir anane(gelenek)dir. Bu görüşü dile getiren Zeki Bey “... böyle ananatı milliyemizi ani surette sarsmak ve yıkmak usulleri de dâhil mi idi?” sorusuyla hilafetin kaldırılmasıyla önemli bir milli geleneğin sarsılmış olacağını, halledilmesi gereken daha bir çok siyasi ve iktisadi mesele varken mevcut konunun gündemde olmasının yanlışlığını vurgulamıştır. Aynı bağlamda Halid Bey hilafetin “1300 senelik bir müessese olduğunu hatırlatmaktadır.
    2.Hilafetin kaldırılışı daha önce millete palın açıklamalarla çelişki oluşturur. Yine Zeki Bey “Halifenin TBMM tarafından seçilmiş olduğunu ve halifeliğin korunması hususunun karar altına alındığını” belirtir. Bu hatırlatmasıyla Zeki Bey meclisin verdiği bir karardan dönerek milleti yanıltmış olmasının hatalı olduğunu vurgular. Halid bey de “Halifeyi kurtaracağız” diyerek halkı harekete ve milli mücadeleye davet ettiklerini, bu yeni tutumun bir çelişki olarak halkı rahatsız edeceğini belirtir.
    3.Hilafet “ittihat-ı İlâma-islam dünyasının birleşmesine” imkan tanıyacak önemli bir vesiledir. “bendeniz ...ittihat-ı İslam taraftarıyım... Hilafetin ilgasını kabul ederek bugünkü vaziyet dahilinde bu müthiş kuvveti düşmanların veyahut diğer hükümetlerin kucağına atmayalım.” söyleriyle Zeki Bey hilafetin İslam birliğine yardımcı olan bir müessese olduğunu; kaldırılması halinde bu gücün başkaları tarafından aleyhimize kullanılabileceğini ifade eder. Aynı konuda Halid Bey İran’na, Afganistan’a Fas’a İslam dünyasının gösterdiği teveccüh Türklere çok daha fazla olmasının nedeninin hilafetin Türklerde olmasından kaynaklandığını, son milli mücadelede bazı Müslümanların Türklere yardım edememelerinin onların da esaret altında oluşlarından kaynaklandığını belirtir.
    4.Hilafetin kaldırılışı halkın istek ve iradesine muhalif bir harekettir. Yine Zeki Bey “Cumhuriyet ve hakimiyet-i milliye” kavramlarıyla teceddüt edildiğini vurgulayarak yapılan halkın iradesine uygun olmadığını, halkın iradesine göre hareket edilmesi gerektiğini, halkın iradesinin farklı olduğunu ve dolaysıyla “ya arayı umumiyeye müracaat(referandum) veyahut yeniden tecdid-i intihabat(seçimlerin yenilenmesi) yapılması” gerektiğini söylemektedir. Aynı paralelde Zeki Bey devamla “Hakimiyetin kayıtsız şartsız milletin olduğunu, mevcut tutumla milletin efkarı düşünülerek icraatta bulunulmadığını belirtir. Aynı konuda Halit Bey “Halkın hissiyatına hürmet için, halkın halife makamına olan bağlılığı bilindiğinden daha önce halifeliğin korunacağının halka ilan edilmiş olduğunu belirterek “Eğer o makam bir makam-ı mualla değilse neden halka ilan etmeyi lüzumlu gördük” demektedir.
    5.Hilafetin kaldırılışının dinen mahsuru vardır. Hilafetin kaldırılışına muhalefet eden Halid Bey “...bugün halk makam-ı hilafet olmasa cuma namazı kılınmaz itikadındadır.” demektedir. Halid Bey bu ifadesiyle hilafet kaldırıldığında bunun halk tarafından dine yöneltilmiş bir müdahale olarak algılanacağını ve bunun sakıncalı olduğunu vurgulamaktadır. Bununla beraber Halid Bey Şeyh Safvet Efendinin görüşlerine katılarak hilafetin kaldırılışının “cihet-i şer’iyesinde hiçbir mahsur yoktur” demektedir.

    Hilafetin kaldırılışının dini mahsuru konusunda Halid Beyin verdiği bu somut örnek dışında, muhalefet cephesinden başka bir somut örnek gelmemiş olmakla birlikte konuşmaların genel seyrine ve ifadelerin yapısına bakılırsa Zeki Bey siyasi mahsurların arkasında aslında dini bir soruna işaret etmekte; siyasi gerekçeleri örnek olarak vermekle birlikte dinin korunması endişesini taşımaktadır. Bu hükme şuradan varıyoruz: Zeki Bey hilafetin kaldırılışının şer’an mahsursuz olduğu cümlesini hiç kullanmamıştır. Hilafetin bir milli gelenek olduğunu vurgulamaktadır ki milli gelenek din ile özdeşik bir yapıya sahiptir.
    Hilafetin kaldırılışı karşısındaki görüşler güçlü bir şekilde dine dayanmıştır. Öte yandan dine dayanmaya kalksa bile karşısına çıkacak cevaplara itiraz edilmesi güç durumdadır. Bu anlamda dini açıdan itiraz “bir geleneğin yıkılmaması gerektiği” gibi duygusal bir temele dayanırken; siyasi açıdan itiraz “İslam birliğini destekleyen bir imkanın kaybolacağı” gibi ideolojik bir temele dayanmıştır.
    Görüşmelerde önce Rize Mebusu Ekrem Bey kanun lehinde saltanata yönelttiği ağır eleştirilerle ve biraz da “saltanat-hilafet” kavramlarını iç içe geçirerek konuşmuş; muhalif üyeler bundan sonra söz almıştır. İkinci sırada Zeki Bey ve beşinci sırada Halid Beyin muhalif konuşmasından sonra müzakerelerin sonuna kadar hiç bir muhalif konuşma olmamıştır.
     



  5. Cevap: Hilafetin Kaldırılmasının İç Ve Dış Siyasi Sonuçlarının Değerlendirilmesi

    Hilafetin kaldırılması Lehinde Görüşler
    İki üyenin konuşması dışındaki tüm üyeler hilafetin kaldırılması yönünde görüş serdetmiştir. Bu yöndeki görüşler ezici çoğunlukla hilafetin kaldırılmasının “dinen mahsursuz olduğu” ve hatta “dinen gerekli olduğu” görüşleri etrafında şekillenmektedir. Siyasi gerekçeler konusunda az konuşulmuş olsa da hem siyasi mahsursuzluk ve hem de siyasi gereklilik açısından konu ele alınmıştır. İleri sürülen görüşler incelendiğinde muhalefetin görüşlerinin de aşıldığı, muhalefetin dile getirmediği “mahsur” iddialarının bile çözümlendiği ve cevaplandırıldığı görülmektedir.


    Şimdi ileri sürülen fikirleri “dini gerekçeler” ve “siyasi gerekçeler” olmak üzere iki başlık altında ele alalım:
    Dini Gerekçeler
    1. Hilafet Allah’ın adalet sıfatına mazhar olmaktır. Bu görüşü dile getiren Şeyh Safvet Efendi’ye göre “ hilafetin gerçek manasının yer yüzünde hak ve adalet üzere hükmetmektir. İslamın üstün hükümlerini adaletle uygulayan yer yüzünde Allah’ın halifesidir. Mutlak surette şeriatı tatbik etmeyen, adaletle hükmedemeyen hükümete halife denilmesi dini İslama büyük bir iftiradır.” Dolaysıyla halifelik unvanı belli bir hükümetin inhisarında değildir. Kim adaletle hükmederse zaten halifeliğin gereğini yerine getirmiş olur.
    2.Hilafet peygamberimizden sonra 30 yıldır. Dolaysıyla aslında bu tarihten sonra gerçek anlamda hilafet olamaz. Şeyh Safvet Efendi Peygamberimizin “Hilafet yani adil ve hak ile kaim bir hükümet benden 30 seneye kadardır.” şeklinde bir hadisi olduğunu vurgulamaktadır. Şu halde “Hz Ali Efendimizin hilafeti müddetleriyle 30 sene tamam olmuş ve zulüm ve adaveti ile Emeviye hükumeti zuhur etmiştir.” Bu görüşe göre görülüyor ki hadiste sözü edilen 30 yıldan sonra artık dini gereklilik çerçevesinde bir hilafet mevcut olmayacaktır. Aynı görüş Zonguldak Mebusu Tunalı Hilmi Bey tarafından da dile getirilmekte ve Tunalı Hilmi Buharide yer alan hilafet konusundaki hadisten dolayı Abdülhamit döneminde Buharinin tercümelerinin toplatıldığını; kendisinin bu adisi kopyalayarak istinsah ettiğini ifade etmektedir.
    3.Hilafet makamı sadece belli kimselere münhasırdır. Şeyh Safvet Efendiye göre “Hz Davut gibi idare-i umuru ammeye memur olanlar Allah’ın emrettiği adli ihsan ile her veçhile amil olduklarından Allah hilafeti bu kişilerle sınırlandırmıştır. Peygamberler her türlü günahtan masum olmaları ve her hareketlerinde adil olmaları nedeniyle yer yüzünde Allah’ın halifeleri idiler. Dolaysıyla başka şahısların halife addedilmeleri bu zamanda mümkün değildir. Şeyh Safvet Efendinin bu görüşü ilk görüşüyle çelişmektedir. Belki görüşlerini güçlendirmek için, halifeliğin “adaletin sağlanması” anlamıyla sadece bir hükümetin inhisarında olmadığını vurgusundan sonra aslında Peygamberlerden sonra gerçek anlamda halife olamayacağını da belirtmektedir.
    4.Peygamberlerden sonra hak ve adalet üzere olan bir hükümet ancak Cumhuriyet idaresiyle mümkündür. Bugünkü TBMM hükümeti cumhuriyettir. Zaten dört halife döneminde sahabilerin tamamının umumi fikirleri hakimdi. Şu halde hilafetin mahiyeti aklen ve mantıken Büyük millet Meclisinin manevi şahsiyetinde tamamiyle tecelli etmiş bulunmaktadır. Dolaysıyla ayrı bir halife makamının varlığına bir ihtiyaç bulunmadığı gibi bu dinen de mümkün ve geçerli değildir.
    5.Hilafet İslamın itikad(inanç esaslarıyla) ilişkili değildir. sadece milletin hukuku ve umumun menfaatleriyle ilişkili bir müessesedir. Bu görüş istikametinde konuşan Adliye vekili Seyit Bey bu kavram hakkında sonradan bir kısım hurafeler ortaya çıktığını, asrı saadetten sonra şeyi fırkası ve onu takip eden İsmailiye, Batıniye vs. mezhepler çıktığını iler sürer. Bunlar kendi halifelerine imam namı vermekte ve halife olan imamın ilim ve maarifi tamamen Allah’tan aldığına itikad ederler. Seyit Beye göre halifeliğin itikada taalluk eder bir mesele oluşu ehli sünnet dışında kalan mezhepler için geçerlidir.
    6.Kur’anda hilafetin şekli hakkında hiç bir ayet yoktur. Bu çerçevede Kuran iki önemli prensip vaaz eder. bunlardan biri meşveret kaidesiyle idare, diğeri “ulul emre itaattir”. Dolaysıyla bu iki düsturla var olan bir idare şekli altında halifeliğin dini bir emir olarak yeri yoktur.
    7.Hilafet meselesi sonradan ortaya çıkmıştır. Seyit Bey Peygamberin hilafet meseleleri hakkında sükut ettiğini “imamlar Kureyşten olur” gibi hadislerin de halifenin seçilmesi ve şartların açıklamaya yetmediğini savunmaktadır. Bu çerçevede Hz Ebubekir’in “Halife-i Resulullah” adıyla anıldığını, diğer halifelerin önceki halifelere izafe edilerek adlandırıldığını; daha sonra hilafetin kayıtsız şekilde “ “halife” veya “emir-ül müminin” adıyla anılmıya başlandığını anlatmaktadır.
    8.Halifelik İslam uleması tarafından yeterli kabul görmediğinden kaldırılmalıdır. Seyit Bey’e göre halifenin Kureyşten olması gereği tüm İslam uleması tarafından bilinmektedir. Dolaysıyla Hind, mısır, yemen, Neced, Kürdistan ulemaları Osmanlının hilafetini kabul etmemektedirler. “Hala bizim Osmanlı ulemamız bile kendi padişahlarına halife dememişlerdir.”
    9.Dinen halife seçmek Müslümanlar üzerine vacip değildir. Dolaysıyla halifeliğin kaldırılmasında dinen mahsur yoktur. Halife seçiminin gerektirdiği belli şartlar vardır. “Şeraitini cami bir zat bulunmadığı surette halife nasb ve intihap etmek kaziyesi vacip olmaz. Ayrıca şeraiti hilafeti cami bir imam nasbı müteazzir olduğu surette yine hükümet tesisi vacip olur. Fakat artık ona hilafet reisi, hükümete de hilafet manasına imam denmez; bundan dolayı millet-i İslamiye günahkar olmaz. Görüldüğü üzere hilafetin şartları gerçekleşemeyince Müslümanlar hükümet oluşturabilirler ama bunun adı hilafet olmaz. Bu çerçevede şartları yoksa halife tayini Müslümanlar içindir vecibe olmaması bir yana mümkün de görülmemektedir.
    10.Hilafetin kaldırılması cuma ve bayram namazlarına mani değildir. “Cuma ve bayram namazları siyasi bir ibadet olduğundan büyük şehirlerde ve kasabalarda kılınır. Köylerde kılınmaz. Hanefi mezhebinde köylerde kılınan namaz sahih değildir. Konuyu dile getiren Seyit Bey bu durumda kalabalık halka siyasi, içtimai, ahlaki vs. konularda hutbe irad edecek hatip tayininin gündeme geldiğini ve hatibin hükümet reisi tarafından tayin edildiğini; daha sonra yeni devletler ortaya çıktığını ve o yörelerin hangi idare altında olduğunun bilinmesi amacıyla hakim sultanın isminin hutbelerde zikredildiğini belirtir. Bu çerçevede cuma namazının kılınabilmesiyle halife ilişkisi şart ve ihtiyaçlardan doğmuştur. Bugün buna ihtiyaç yokken bir şart olarak hilafetin varlığı ileri sürülemez.

    Siyasi Gerekçeler
    1.Türkiye’nin yeniden şekillendirdiği dış siyaset anlayışı hilafet makamının varlığıyla uyumsuzdur. Türkiye Türk Milletine dayalı, çağdaş esaslara bağlı yeni bir siyaset takip etmektedir. Bu çerçevede Saruhan Mebusu Vasıf Bey “kendi varlığımız dahilinde, kendi medeni, asri esaslara iptina ederek mevcudiyetimizi kurtarmak istediğimizi” vurgulamakta; bu vurguyla artık dışarıda kalan diğer Müslümanlarla birlik içinde bir millet olarak değil kendi sınırlarımız dahilinde bir millet(ulus) olarak daha güçlü olacağımızı iddia etmektedir. Vasıf Beye göre geçmişte hakim olan siyaset (Bununla kast edilen “ümmetçilik” anlayışıyla yerleşen din kardeşliği ve birliği ilkesi olmalıdır) çürük bir siyasettir. Bu siyaseti attık ve “... yalnız Türk varlığının, Türk medeniyetinin varlığı, kuvveti için çalıştığımızı cihana ilan ediyoruz.”
    2.Mevcut halife dini kullanarak milli kurtuluş hareketi aleyhine isyanlar oluşturmakta ve dış güçleri desteklemektedir. Dolaysıyla halifeliğin kaldırılması gerekir. Vasıf Beye göre halife düşmanla işbirliği yapmış “Yunan ordusunun hilafet ordusu olduğuna dair beyannameler neşretmiştir.” Dolaysıyla meclisin varlığının en büyük düşmanı padişahlık değil, “belki ondan daha müklek(yok edilmesi gereken) o adamların elindeki hilafet kuvveti idi.” Vasıf Bey bu görüşünü Konya ve Yozgat isyanları örnekleriyle desteklemektedir. Şu halde iç isyanların önlenmesi ve hilafetin TBMM aleyhine kullanılmasının önüne geçilmesi için bu makamın kaldırılması gerekmektedir.
    3.Hilafet Türk milletinin bağımsızlığına hiç bir katkı sağlamamıştır. Konuşu tartışan Heyet-i Vekile Reisi İsmet Paşa(İnönü) “Mücahedatta muvaffakiyetimiz makamı hilafetin Türk milletinin istiklali ve mukadderatı üzerinde herhangi bir rol oynamaması fikrini fiilen ve maddeten tahakkuk ettiren bir neticedir.” demiştir. Bu görüşe göre halifeliğin Türklerde oluşu Türklere milli mücadelede hiçbir katkı ve ek güç kazandırmamıştır. Dolaysıyla böyle güç varlığı mülahazasıyla hilafetin ilgasına karşı olmak doğru değildir.
    4.İç siyaset açısından hilafetin kaldırılışı milletin itirazını celbetmeyecektir. Bu görüş yine İsmet paşanın tüm millete ve askerlere kurtuluş savaşında “... bütün dünya düşmanınızdır. Halife düşmanınızdır... Halife sizi esir etmek isteyenlerle beraber olmuştur.” denildiği sözleriyle ortaya konmakta ve Paşa “bunu bilen ve bu hatıratı taşıyan yüz binlerce mücahitler var” cümlesiyle devam etmektedir.
    5.Diğer Müslüman devletler hilafet nedeniyle başka devletlerle bağlılık hissi ve tutumu içine giremezler. Hilafet diğer memleketlerden tabiiyet talep edecek ve bu da kabul görmeyecektir. İsmet Paşa “Bu makam... tüm milletlerden ayrı ayrı tabiiyet talep edecektir. Tasavvur edebilir misiniz ki dünyada bir milleti müstakille bulunsun, bütün idare ve ihtiyacatını, siyasetin kendi uzviyeti dahilinde tamamlasın da ondan sonra bunların hepsini toptan diğer bir noktaya, siyasi bir noktaya raptetsin? İmkansız olan bir sonucu talep etmek bu görüşe göre gereksizdir.
    6.Hilafet İslam dünyasının bitmeyen savaşlara girmesine yol açmıştır. Bu görüş İsmet paşanın şu cümlelerinden anlaşılmaktadır: “Müslümanlıkta bir tek hükümeti İslamiye vardır. ve bütün Müslüman milletler oraya tabi olacaklardır. Efendiler işte bu yüzden bütün Müslüman milletleri mütemadiyen birbirlerini yemişlerdir.” İlerleyen cümlelerinde İsmet Paşa müstakil bir devlet kuran İslam toplumlarına diğerlerinin tahammül edemediklerini iddia etmektedir. Bu görüşe göre hilafetin kaldırılması aslında İslâm toplumlarının müstakil ve güçlü birer devlet olmalarına imkan tanıyacağı için faydalı bile addedilmektedir.
    7.Hilafetin kaldırılması İslam toplumlarının Türklere olan teveccühlerini değiştirmeyecektir. Bu görüşe göre Türkler hilafeti almadan önce de Müslümanların teveccühüne mazhardılar. Bunun nedeni Türklerin İslama yaptıkları hizmetlerdir. Hilafet kaldırılsa da değişen bir şey olmayacak ve İslam toplumlarının Türklere olan bağlılığı ve dostluğu devam edecektir.
    8.Türkiye’nin dış siyasetinin taşıyacağı yük açısından hilafetin varlığı zararlıdır. Bu görüş İsmet Paşa’nın “Efendiler, siz Türkiye’nin hukuku hükümranisini bunun zımnında olan bütün hukuku siyasiyeyi Türk milletine hasrettiğiniz zaman bunun haricinde bir vaziyeti siyasiye, herhangi bir siyasi telakki sahibi sair makam... düşünmek imkanı var mı?” şeklindeki sualinden anlaşılmaktadır. İsmet Paşa hariciye vekilliği dışında “Türkiye’nin siyaseti hariciyesi üzerinde müessir ve nafiz herhangi bir makam Türkiye’de tasavvur etmiyoruz.” cümlesiyle bu görüşünü desteklemektedir. Bu yönüyle yeni devletin ülkeyi diğer ülkeler nezdinde (dini mülahazalarla) sorumlu tutacak yüklerden çekindiği anlaşılmaktadır.
     



  6. Cevap: Hilafetin Kaldırılmasının İç Ve Dış Siyasi Sonuçlarının Değerlendirilmesi

    Değerlendirme
    Türkiye Büyük millet Meclisinde hilafetin kaldırılışına karşı olanlarla taraftar olanlar konuyu dini gerekçelerin yanı sıra iç ve dış siyaset gerekçeleriyle de tartışmışlardır. Tartışmalar incelendiğinde hilafet aleyhinde görüşlerin ortaya konulmasından sonra açık bir itirazla karşılaşılmadığı; diğer bir deyişle özellikle hilafet karşıtı görüşlerin yanlış olabileceği konusunda bir karşı düşüncenin mevcut olmadığı görülmektedir. Konuyu siyasi açıdan belki de en radikal şekilde ele alan İsmet paşa olmuştur. Ancak İsmet Paşanın ardından kifayet-i müzakere kararı alındığından karşı bir görüş ortaya konulamamış; hata diğer tüm maddeler tartışılmadan süratle oylanmış ve kabul edilmiştir.
    Hilafetin kaldırılışına karşı çıkanlar özetle şu mütalaaya sahip olmuşlardır: Hilafet Müslümanların kökleşmiş bir geleneğidir. Daha çok dini mülahazalarla hilafet devlet sınırları içerisindeki toplumun devlete bağlılığını güçlendireceği gibi dış ülkelerdeki Müslümanların, dostluk, ilgi, bağlılık ve hatta yardımlarına vesile olabilecektir. Dolaysıyla kaldırılması milli menfaatlerimiz aleyhinedir.
    Öte yandan hilâfetin kaldırılması gereği yönünde fikir serdedenler özetle şu mülahazalara sahiptir.: Hilafetin varlığı dini bir gereklilik olmamakla birlikte taşıdığı özel şartların karşılanması mümkün olmadığından imkansızdır. Öte yandan hariçteki Müslümanlar hilafet nedeniyle Türkleri desteklemiş değildirler. Hilafet dışarıdan güç almamışı sağlamayacağı gibi, üzerimizde bir yük olarak ta bulunacaktır. Ayrıca dış güçlerle birlikte hareket eden hilafet makamının(saltanatla özdeş) cezalandırılması gerekir. Üstelik hilafetin kaldırılması Müslümanların birbirleriyle çekişmelerini önleyecek ve her bir toplum daha kolay kendi bağımsızlığını elde edecektir. Türkiye çağdaş medeniyetin gereklerine göre Türk milletine dayalı bir devlet olduğundan geleneksel siyasetin devamı anlamına gelecek olan “hilafet” bu yeni siyasetle barışmamaktadır.
    Özetlenen bu mülahazalar bir yana, dikkat çeken bir başka husus vardır. Hilafetin korunmasını isteyenler, hilafetin yine daha önce meclisin yaptığı gibi padişaha verilmesine taraftar değillerdir. Muhaliflerden gerek Zeki Bey ve gerekse Halid Bey hilafetin mevcut hükümet tarafından üstlenilebileceğini söylemektedirler. Bu anlamda her ikisi de yeni idari yapının yanındadırlar. Hatta daha da ötesi Cumhuriyeti destekleyen Zeki Bey Cumhuriyet adına yapılan icraatlara itiraz ederken şunu söylüyor: “Efendiler, her gün bir arz ve talep karşısında bulunuyoruz. Bunun mebdeini anladık, gayesi nedir? ... Cumhuriyet devam ettiği halde saltanata gidiyoruz.” Öte yandan Halid Bey hilafet hakkında “Büyük Millet Meclisinin şahsiyeti maneviyesinde deriz. doğrudan doğruya mülgadır demek hatalıdır.” demektedir.
    Ancak bunun karşısında yine kanun teklifini destekleyici bir konuşma yapan Tunalı Hilmi Bey kanun hükmünü yorumlarken “Hilafet ilga edilmiyor.(TBMM’ni kast ederek) imamette burada hilafette burada.” demektedir. Bunun karşısında örneğin Vasıf Bey hilafetin eski çürük siyasetin bir devamı olduğunu, çağdaş esaslarla uyuşmadığını savunmakta analiz edildiğinde İsmet Paşa’nın konuşmasından da aynı içeriğin desteklendiği anlaşılmaktadır.
    Özetlersek, fikirlerin hemen hepsi birbirinden farklıdır. Ancak sonuçta şu veya bu gerekçelerle hilafetin kaldırılması veya devamı desteklenmektedir. Bununla birlikte temelde üç farklı görüşle karşılaşıyoruz: Birinci görüşe göre hilafet kaldırılmamalı ve Türklerin bu makamı üstlenmiş olduklarını açıkça ilan etmeleri gereklidir. İkinci görüşe göre hilafetin kaldırılmasında bir mahsur olmadığı gibi “ilga” gereklidir. Kaldırılmış olsa da zaten bu makam Türkiye büyük millet meclisi ve onun hükümetinde esasen “mündemiçtir” Üçüncü görüşe göre hilafet makamı tamamen kaldırılmalı; iç ve dış siyasette hiç bir zaman olarak alınmamalıdır. Zira hilafet devlet idaresinde dini otoritenin müdahalesine imkan tanımaktadır.
    Kanunun çıkarılışında son iki görüş arasında sıkı bir işbirliği görülmektedir. Esasen madde hükmüne bakılırsa her iki görüşün bir noktada buluşturulduğu görülmektedir. Burada ince ve başarılı siyasetin üçüncü görüş tarafından uygulandığı açıktır. Zira hemen ardından günümüze kadar gözlemlenen gelişmeler ister dini, ister siyasi içeriğiyle olsun tüm boyutlarıyla hilafetin gündemden düştüğünü göstermektedir.
    Tartışmalarda hilafetin kaldırılmadığı ancak TBMM’nin manevî şahsiyetinde bulunduğu görüşü ilgayı destekleyen Tunalı Hilminin konuşmalarından anlaşılmaktadır. Oysa dikkat edilirse aslında metinden bu anlam da çıkarılamaz. Zira metne göre esasen hilafet “hükümet mana ve mefhumunda mündemiçtir” ama bu içerme TBMM hükümetinin inhisarında değildir. Yani metne göre herhangi bir “hükümet ve Cumhuriyet” idaresi esasen zaten halifedir. Son bir açıklıkla hilafet kaldırılmış ve ne herhangi bir müstakil makama ne de tek olarak TBMM’ne verilmiştir. Böyle örtük bir ifadeyle de farklı görüşlerin aynı yönde oy kullanmaları sağlanmıştır.