Hidayet Nedir?

'Sorularla İslamiyet' forumunda GezgiN tarafından 8 Mart 2010 tarihinde açılan konu


  1. Hidayetin anlamı:

    Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, hidayet çağında sizlere hidayeti en kısa şekilde anlatabilmeyi diliyorum. Konumuz: Hidayet. Hani şu Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanında yaşanan ama sonradan unutulan ve ne olduğu belli olmayan bir kavram kargaşasına dönüştürülen hidayet.
    Bugün insanlara hidayetin ne olduğunu sorarsanız size diyeceklerdir ki: “Hidayet doğru yoldur. Böyle söyleyenlere yanılgılarını anlatabilmek için ikinci bir sual daha sormak lâzım: “Hidayete doğru yol diyorsunuz. Pekalâ. Peki, Sıratı Mustakîm nedir? Sıratı Mustakîm için de başka bir cevapları yok. Gene aynı şeyi söyleyecekler: “Sıratı Mustakîm de doğru yoldur. Gerçekten sırat; yol demektir. Mustakîm de istikamet üzere olan demektir. Öyleyse istikamet üzere olan bir yoldan bahsediyoruz. İşte bu yol, Sıratı Mustakîm adını alır. İnsanın ruhunu, vücudundan ayrıldıktan sonra Allaha ulaştıran yol.
    Allahû Tealâ buyuruyor ki:
    -15/HİCR-41: Kâle hâzâ sırâtun aleyye mustekîm(mustekîmun).
    Allahû Tealâ şöyle buyurdu: “İşte bu, Bana yönlendirilmiş (Bana ulaştıran) yoldur.
    Allahû Tealâ: “Bana istikametlenmiş yol. diyor. “Bana istikametlenmiş yol., “Allaha istikametlenmiş yol.
    Öyleyse sevgili kardeşlerim, demek ki Kurân-ı Kerimde bir kavram var. Sıratı Mustakîm kavramı ayrı bir kavram, hidayet kavramı ayrı bir kavram. Sıratı Mustakîm, gerçekten bir yol. Doğru yol mu? Evet, doğru bir yol. Ama doğru yol demek, konuyu sadece kargaşa haline getirmek mânâsına gelir. Çünkü doğru yol dediğimiz zaman, bir tarif vermiyoruz. Böylece hidayet müessesinin muhtevası kaybolduğu gibi Sıratı Mustakîmin de muhtevası kayboluyor. Sıratı Mustakîm; “sırâtun aleyye mustekîm kelimesiyle açık bir şekilde ifade edildiği gibi Allaha ulaştıran yolun adıdır. Allahû Tealâ Nisa Suresinin 175. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:
    -4/NİSÂ-175: Fe emmellezîne âmenû billâhi vatesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).
    Böylece Allaha âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allaha ulaştırmayı dileyenleri) ve Ona (Allaha) sarılanları ise, (Allah) kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, kendisine ulaştıran “Sıratı Mustakîme hidayet edecektir (ulaştıracaktır).
    “Kim Allaha ulaşmayı ve Allahın Zatında yok olmayı, Allaha sarılmayı dilerse, Allah onları rahmetinin ve fazlının içine koyar ve onları Kendisine ulaştıran Sıratı Mustakîme vasıl eder, iletir, ulaştırır.
    Sıratı Mustakîmin ne olduğu, burada açık bir şekilde bir defa daha ifade edilmektedir; Allaha ulaştıran bir yol. Sıratı Mustakîm; Allaha ulaştıran yolun adıdır. Ama hidayet; Allaha ulaşmaktır. Hidayet çağının en önemli kavramı artık hidayettir. Türkçemizde hidayet adıyla kullandığımız kelime, Arapçada “hudâ adıyla kullanılır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
    -3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tuminû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yutâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yutîhi men yeşâ(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
    Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın. (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allaha ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir. Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allahın elindedir. Onu dilediğine verir. Ve Allah, Vâsidir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).
    “İnne: Muhakkak ki;
    el hudâ: Hidayet,
    hudallâhi: Allaha hidayet olmaktır.
    Bakara Suresinin 120. âyet-i kerimesinde ise Allahû Tealâ diyor ki:
    -2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve leinittebate ehvâehum badellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
    Sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden (asla) razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allaha ulaşmak (var ya) işte o, hidayettir. Sana gelen bunca ilimden sonra eğer onların hevalarına uyarsan andolsun ki; Allahtan sana ne bir dost ve ne de bir yardımcı olur.
    “İnne: Muhakak ki şüphesiz ki,
    hudâllâhi: Allaha ulaşmak, Allaha vasıl olmak,
    huve: İşte o,
    hudâ: Hidayettir.
    Allahû Tealâ burada açık bir şekilde hidayetin Allaha ulaşmak olduğunu ifade etmektedir. Birtakım insanlar, hidayeti menfezinden (takip ettikleri yoldan) çıkarmışlar. “İnsan ruhunun ölmeden evvel Allaha ulaşması diye bir şey olamaz. demişler. “Çünkü insana hayat veren ruhtur. Ruh vücuttan ayrıldığı zaman insan ölür. demişler.
    Ruh, vücuttan ayrıldığı zaman insan ölmez sevgili kardeşlerim. İnsan öldüğü zaman, ruh vücuttan ayrılmak zorunda kalır. İkisi birbirinin tamamen zıttı iki olaydır. Herkesin bir yaşam süreci vardır. Bu yaşam, bir gün sona erecektir. Kişinin hayatı bir gün sona erecektir. Sona erdiğinde, ölüm olayı vücuda gelir. Ölümü vücuda getiren melekler, Azrail (A.S) ve onun etrafındaki yardımcılarıdır. Gelirler ve kontağı kapatırlar. O kişinin vücudundaki milyonlarca mitokondri, artık elektrik enerjisi üretemez hale gelir. Çünkü kontak kapatılmıştır. Enerji üretilemeyince, vücuttaki bütün fonksiyonlar elektrik enerjisi ile fonksiyonel halde oldukları için enerji tükendiğinde, artık fonksiyonlarını eda edemezler (görevlerini gerçekleştiremezler). İşte o zaman beyinden başlayan bir ölüm bütün vücuda yayılır. Kişi bir anda ölmez ve de neticede ölüm olayı vücuda gelir.
    Ölüm; vücudun manyetik alanını kaybetmesi halidir. Vücudun (+) manyetik alanı ruhu, (–) manyetik alanı nefsi kendisine çeken bir özelliktedir. Bu özellik sebebiyle ruh ve nefs, fizik vücuda daima merbud (irtibatlı, bağlantılı) durumda olurlar. Bu statüde ruha Allahû Tealâ bir yetki vermiştir. Dilediği an ruh vücuttan ayrılabilir ama bu ayrılması, Allaha dönüşü gerçekleştirebilecek olan bir ayrılık değildir. Ruh vücuttan ayrılır; dilediği yere gider ama tekrar dönüp o fizik vücudumuza girmek zorundadır.
    Ruhumuz vücudumuzdan ayrıldığında biz insanlar, onu hissedemeyiz. Ruh vücuttan ayrılır, dilediğini yapar, dilediği yere gider, tekrar döner. Hiçbir günahın işlenmesinde ruhun o günaha iştirak etmesi söz konusu değildir. Günahı, fizik vücudumuzla nefsimizin afetleri işlerler. Nefsin afetleri günaha yöneliktir. Öfke, kin, kıskançlık, haset, isyan, iptilâlar. Her birisi ayrı bir açıdan bizi Allahın yasaklarını işlemeye, Allahın emirlerini yerine getirmemeye yönlendirmeye çalışırlar. Böylece ya bir emrin çiğnenmesi ya da bir yasağın işlenmesi, bizi günah adı verilen bir müesseseye ulaştırır. Arkasında sadece nefsimiz vardır ve fizik vücudumuzun nefsimize uyarak bu hatayı işlemesi vardır.
    Öyleyse nefsimiz (afetlerle mücehhez olan bu vücudumuz), Allahın emirlerini asla yerine getirmeyi istemez, yasak ettiği fiillerin de hepsini işlemek ister. Çünkü afetler bu hüviyette yaratılmıştır. İşte sevgili kardeşlerim, ruhumuz canı istediği an vücudumuzu terk eder; dilediği yere gider ve tekrar geri döner (vücuda tekrar girer). Ne vücudumuza girdiğini, ne vücudumuzdan çıktığını hissetmemiz söz konusu değildir. Günah işlediğimiz zaman, ruhumuz vücudumuzdan mutlak olarak ayrılır; günaha iştirak etmez. İşte böyle bir ortamda, tekrar Allahû Tealâ ruha o yetkiyi vermiştir. Allahû Tealâ Secde Suresinin 9. âyet-i kerimesinde ruh için şöyle buyurmaktadır:
    -32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sema vel ebsâre vel efideh(efidete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
    Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için semî (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.
    “Biz insana ruhumuzdan üfürdük, sonra ona fuadler verdik (görme, işitme ve kalpteki idrak etme hassalarını, fuadlerini verdik).
    Allahû Tealâ burada “efidet diyor, fuadler. Görme, işitme ve idrak etme hassaları verilmiş insana. Ama ruh üfürülmüştür. İşte üfürülen bir ruhumuz, dizayn edilen (sevva edilen) nefsimiz, yaratılan (halk edilen) bir fizik vücudumuz vardır. Allahû Tealâ Âdem (A.S)ı yaratmış, halk etmiştir. Onun kaburga kemiğinden Hz. Havvayı (Havva anamızı) yaratmış ve bütün insanlar onlardan türemişlerdir.
    İşte hidayet, Allaha ait olan; bizde bir emanet olan ruhumuzun bizden ayrılarak Allaha geri dönmesi işleminin adıdır. Bilerek, isteyerek, insanoğlu Allaha ruhunu ulaştırmayı Allahtan talep ederek bunu gerçekleştirecektir. Allahın sözü vardır: Kim, Allaha ulaşmayı yani hidayete ermeyi dilerse, o kişi mutlaka Allahın Zatına Allah tarafından ulaştırılır. İşte bunun adı hidayete ermektir.
    Biz insanlar Allaha ulaşmayı dilediğimiz anda hidayet üzereyiz. 3. basamakta insanoğlu Allaha ulaşmayı diler. Veya dilemez; ömür boyunca 2. basamakta kalır, gideceği yer de cehennem olur. Ama dilerse, hidayet başlamıştır. Hidayetin başlangıç noktasındayız ama dalâletten kurtulduğumuz kesindir. Bir insanın dalâletten kurtulduğu nokta, Allaha ulaşmayı dilediği noktadır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
    -30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
    Ona (Allaha) yönelin (Allaha ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

    -30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
    (O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.
    “Allaha yönel, Allaha ulaşmayı dile ve Allaha karşı takva sahibi ol. Venamaz kıl ve müşriklerden olma. O müşrikler ki aralarında fırkalara ayrılmışlar ve hizipler oluşturmuşlardır. Her hizip (her grup) kendi elindeki ilimle ferahlanır.
    İşte 72 fırkaya ayrılan insanların herbir fırkasının içinde küçük bir grup vardır. Allaha ulaşmayı dileyenlerin oluşturduğu küçük gruplar. İşte hidayet üzere olanlar onlardır. Allaha ulaşmayı dileyen herkes artık dalâletten kurtulmuştur ve hidayet üzeredir. Hem de takva sahibi olmuştur. Ama Allahû Tealâ: “Dilemeyenler hidayette değildir. diyor. Yunus Suresinin 45. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:
     



  2. Cevap: Hidayet Nedir?

    10/YÛNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yete ârefûne beynehum, kad hasirellezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
    Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allaha mülâki olmayı (Allaha ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrandadır (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimse(ler) olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allaha ulaştıramadılar).
    “Her kim Allaha mülâki olmayı inkâr ederse, onlar hüsrandadırlar ve onlar hidayette değillerdir.
    Allaha ulaşmayı dilemeyen hiç kimse hidayette değildir. Dileseydi hidayet üzere olacaktı; hidayete ermiş olmayacaktı ama hidayet üzere olacaktı. Diledi kişi, diler dilemez hemen Allahû Tealâdan ona yardımlar yağmaya başlar ve bu kişi 14. basamakta mürşidine Allahû Tealâ tarafından ulaştırılır. 12 tane ihsanla o kişi mürşidine ulaşır:
    1. O kişinin görmeyen gözleri açılmıştır.
    2. İşitmeyen kulakları açılmıştır.
    3. İdrak etmeyen kalbi açılmıştır.
    4. Görme hassası açılmıştır.
    5. İşitme hassası açılmıştır.
    6. İdrak etme hassası açılmıştır.
    7. Kalbe ihbat konulmuştur.
    8. Allah, o kişinin kalbine ulaşmıştır.
    9. Kalbini Allaha çevirmiştir.
    10. Göğsünden kalbine nur yolu açmıştır.
    İşte hidayet ile ilgili bir âyet-i kerime, burada devreye giriyor.
    -6/EN'ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yecal sadrehu dayyikan haracen, ke ennemâ yassaadu fîs semâi, kezâlike yecalûllâhur ricse alâllezîne lâ yuminûn(yuminûne).
    Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allaha) teslime (İslâma) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mümin olmayanların üzerine pislik (azap, darlık, güçlük) verir.
    “Allah, kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse, onun göğsünü yarar, şerh eder ve İslâma yani Allaha ruhunu, vechini, nefsini ve iradesi teslim etmeye açar (göğsünü yarar ve teslime açar).
    11- O kişi zikir yaptığı zaman, Allahın katından gelen rahmetle fazl nurları, Allahın yardığı bu yarıktan geçerek kalbe ulaşırlar ama kalbin içine yalnız rahmet nuru sızabilir.
    12- Bu sızıntı %2yi bulduğu zaman kişi huşû sahibi olur. Hacet namazını kıldığında da mutlaka mürşidini (kişi kime ulaşacaksa) görür. Allahû Tealâ onu mürşidine ulaştırır.
    Allahû Tealâdan o güne kadar 12 tane ihsan alan bu kişi, mürşidine tâbî olduğu o noktadan itibaren 7 tane de nimet alacaktır. Bu nimetler, hidayetin 2. bölümünün mükâfatıdır. Hidayetin 1. bölümü, Allaha ulaşmayı dilemektir; 2. bölümü, mürşide ulaşmaktır.
    Kişinin başının üzerine devrin imamının ruhu gelir. O kişinin ruhuna vücuttan ayrılıp Allaha dönüşün, Allaha mülâki olma gününün (yevmet talâkın) geldiği emri verilir. Kim tarafından? Devrin imamının ruhu tarafından. Ruh vücuttan ayrılır. Devrin imamının ruhu, kişinin başının üzerine gelir yerleşir.
    -58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yuminûne billâhi vel yevmil âhıri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ev ebnâehum ev ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hızbullâh(hızbullâhi), e lâ inne hızballâhi humul muflihûn(muflihûne).
    Allaha ve ahiret gününe (ölmeden önce Allaha ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allaha ve Onun Resûlüne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da Ondan (Allahtan) razı oldular. İşte onlar, Allahın taraftarlarıdır. Gerçekten Allahın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?
    Kişinin bütün günahları tâbiiyetle sevaba çevrilir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
    -25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).
    Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mümin olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafurdur (günahları sevaba çevirendir), Rahîmdir (rahmet gönderendir).
    O kişinin fizik vücudu afetler karşında güçlenmeye başlar. Neden güçlenir? Çünkü o kişi nefs tezkiyesine başlar. Kalbine îmân yazılmıştır. O kişi zikir yapar. Zikir yapınca Allahın katından gelen rahmetle fazl ve rahmetle salâvât nurlarından fazıllar, nefsin kalbine ulaşır ve oradaki îmân kelimesinin çekim gücüne kapılarak kalbin duvarına yapışır. Bu, kalbin nurlar tarafından işgale başlamasının başlangıç noktasıdır. %2 rahmetten sonra artık o kalbe %98e kadar ulaşacak olan fazıllar yerleşmeye başlar.
    İşte bu olay olurken, kişinin mürşide ulaşıp tâbî olduğu anda ruh vücudu terk eder; Allaha doğru bir yolculuk yapar. Ruhun vücudu terk etmesi, vuslata ulaşma konusundaki bir yeni başlangıçtır. Ruh, Allahın Zatına ulaşacak ve Allahın Zatında yok olacaktır. Vücuttan ayrılan ruh, devrin imamının dergâhına ulaşır. Oradan kafile halinde yukarıya doğru bir yükselme başlar. Nefsinin kalbindeki her %7 nur birikimi ile o kişinin ruhu, Allaha doğru 1., 2., 3., 4., 5., 6. ve 7. gök katlarını birer birer aşacaktır. Her seferinde yeniden %7 nur birikiminin o kişinin kalbinde oluşması gerekir.
    İşte sevgili kardeşlerim, böyle bir hususun gerçekleşebilmesi gördük ki; kişinin Allaha ulaşmayı dilemesiyle vücuda gelir. Mürşidine ulaştığı zaman o kişinin ruhu vücuttan ayrılır. Ulaşmazsa, ruhun vücuttan ayrılması mümkün değildir. Allaha doğru yolculuğu da hidayeti ermesi de mümkün değildir. Allaha ulaşmayı dileme yoksa hidayet yoktur, hidayet başlamamıştır. Hiç kimse kendi kendine ruhunu Allaha ulaştıramaz. Mutlaka Allaha ulaşmayı dilemesi, mutlaka mürşidine ulaşması lâzımdır. Mürşidinin önünde geçen bir tâbiiyet merasiminden sonra, ruhunun vücuttan ayrılması ve Allaha doğru yola çıkması söz konusudur.
    Ruh yola çıktıktan sonra, nefsin kalbindeki fazılların her %7 artışına paralele olarak bir gök katı yükselmek suretiyle, diğer ruhlarla beraber 7. gök katına ulaşır. 7. gök katında 7 tane âlem aşar. En son zikir hücrelerine gelir. Zikir hücrelerinde kendisine düşen görevi yerine getirmek suretiyle Allahın Zatına ulaşabilecek olan bir noktaya gelir ve Sidretül Müntehaya ulaşır. Burası İndi İlâhinin en yüksek noktasıdır. Oradan Allahın Zatına yükselir ve Allahın Zatında yok olur. Allahın Zatına yükselmesi, Allahın Zatına ulaşması ve Allahın Zatında, vechinde yok olması söz konusu olur. Allahû Tealâ Rad Suresinin 20, 21 ve 22. âyetlerinde diyor ki:
     



  3. Cevap: Hidayet Nedir?

    13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
    Onlar, Allahın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allaha teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allaha teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.

    -13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
    Ve onlar Allahın (ölümden evvel), Allaha ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), Ona (Allaha) ulaştırırlar. Ve Rablerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

    -13/RA'D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).
    Onlar, sabırla Rablerinin vechini (Zatını, Zata ulaşmayı ve Allahın Zatını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.
    “Onlar Allahın ahdini yerine getirdiler ve misaklerini bozmadılar.
    Allahın ahdini yerine getirmek demek, o kişinin iradesini Allaha teslim etmesi demektir. O kişinin iradesini Allaha teslim etmesi, teslimlerin sonuncusudur. İradenin Allaha verdiği misaki gerçekleştirmesidir.
    21. basamakta; ruh Allaha ulaşır.
    22. basamakta teslim olur.
    25. basamakta fizik vücut Allaha teslim olur.
    26. basamakta nefs teslim olur.
    27. basamakta kişi muhlis olur.
    28. basamağın 4. kademesinde irade de Allaha teslim olur.
    Hidayetler birbiri arkasından bir hidayet toplumu sonucuna ulaşılır. Birbiri arkasından hidayetler gerçekleşir; ruhun, vechin, nefsin ve iradenin hidayeti. Hepsinin birer birer Allaha teslimi söz konusudur.
    İşte Rad Suresinin 20, 21 ve 22. âyetlerindeki duruma bakıyoruz. Kişi böyle yaparak iradesini Allaha teslim ederek, iradesini Allaha verdiği misakini bozmamış oluyor; yerine getirmiş oluyor. Ama iradenin misakinin evvelinde ruhun misaki vardır. Ruh, Allahû Tealâya o kişi hayattayken ulaşılacağına dair ezelde Allaha misak vermiştir. İşte bu misak itibariyle Allahû Tealâ: “Onlar misaklerini bozmazlar. ifadesinden sonra diyor ki: “Ve onlar Allahın Allaha ulaşmasını emrettiği şeyi Allaha ulaştırırlar. Rad Suresinin 21. âyet-i kerimesi bunu söylüyor. Sonra da, “Onlar kötü hesaptan korkarlar ve Allahın emrini yerine getirirler. Onlar sabırla Allahın Zatını dileyenlerdir. Onlar kötü hesaptan korkarlar. Rablerine karşı huşû duyarlar. diyor. Yani Allaha ulaşmayı dileme huşûsu, ruhunu Allaha ulaştırma huşûsu, daha sonra fizik vücudu, nefsi ve iradeyi Allaha teslim etme huşûsu; hepsi birbirinin arkasından gelecektir. Herbiri ayrı bir hidayeti oluşturmak üzere.
    İşte sevgili kardeşlerim, ne zaman bir insan bu istikamette bir gayretin sahibi ise, gayretin sahibi olduğu andan itibaren o kişi hidayet üzeredir. Ruhun Allaha ulaşması 3. hidayeti ama 1. teslimi içerir. Ruh, 21. basamakta Allahın Zatına ulaşır. Allahû Tealâ Şura Suresinin 13. âyet-i kerimesinde şunu söylüyordu:
    -42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ tedûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
    (Allah) dînde, onunla Hz. Nuha vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın. diye Hz. İbrâhîme, Hz. Musaya ve Hz. İsaya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allaha ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve Ona yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).
    “Allah, dilediğini Kendisine seçer ve onlardan kim Allaha yönelirse, Allah onu Kendisine ulaştırır. Yani Allah onu hidayete erdirir.
    İşte Allaha ulaşmayı dileyen insanların bir gün Allahın Zatına ulaşmaları söz konusu olur. İşte böyle bir olgunun gerçekleşmesi, o kişi için Allahın bir lütfudur.
    Sevgili kardeşlerim, bir insanın ruhunu Allaha ulaşmasına kadar geçecek zaman aralığında, Allahû Tealâ o kişiye yardım etmeyi garanti etmiştir. Kim Allaha ulaşmayı dilerse (hidayete ermeyi dilerse), Allah onun ruhunu Kendisine ulaştırmaya ve onu hidayete erdirmeye garanti verir. Eğer Allah ona 6-7 aylık bir ömür vermişse, mutlak olarak Kendisine ulaştırır. Vermemişse, kişinin hayatını ne kadar devam ederse oraya kadar yürür. Ama bu kişi gene Allaha ulaşmayı dilediği an, zaten cenneti hak etmiştir. Allaha ulaşmayı dileyen kişinin gideceği yer 1. kat cennettir ama mürşide ulaşan, 2. kat cennetin, ruhunu Allaha hayatta iken ulaştıran kişi, 3. kat cennetin sahibi kılınır.
    İşte Allahû Tealânın hidayet adı verilen bir mekanizması vardır. Hidayeti kişinin talebi üzere gerçekleşir. Kişi sadece Allaha ulaşmayı dilediği taktirde hidayet üzere olur. Çağımız hidayet çağıdır, sevgili kardeşlerim. Doğru yol adı ile hüviyeti değiştirilen ve asırlar öncesinde unutulan (500 yıldır unutulan) bir hidayet kavramı, Allahû Tealânın bize öğretmesiyle, artık herkesin mutlaka öğrenmesi gereken bir noktaya getirilmiştir. Allaha sonsuz hamd ve şükrederiz ki; Allahû Tealâ bize hidayeti öğretti. Sevgili kardeşlerim, unutmayın; bizden başka hiç kimse hidayetin ne olduğunu, Kurânda hangi âyetlerde yer aldığını söyleyememiştir. Kavram asırlarca evvel unutulmuştur.
    Sevgili kardeşlerim, bu muhtevada Allahû Tealânın dizaynı, hidayeti mutlak olarak emretmek şeklindedir. Allahû Tealâ herkesin hidayete ermesini mutlak olarak üzerlerine farz kılmıştır. Herkesin hidayete ermesi, Allahın temel emridir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
    -39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en yetiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
    Ve Rabbinize (Allaha) yönelin (ruhunuzu Allaha ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce Ona (Allaha) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allaha teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.
    “Üzerinize azap gelmeden önce Allaha yönelin ve Allaha teslim olun. Yani ruhunuzu da vechinize de nefsinize de iradenizi de Allaha teslim edin.
    Allahû Tealâ Fecr Suresinin 28. âyet-i kerimesinde de şöyle buyurmaktadır:
     



  4. Cevap: Hidayet Nedir?

    89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
    Rabbine dön (Allahtan) razı olarak ve Allahın rızasını kazanmış olarak!
    “Rabbine rücû et, Rabbine geri dön, geri dönerek Rabbine ulaş yani hidayete er.
    -51/ZÂRİYÂT-50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).
    Öyleyse Allaha firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için Ondan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.
    “Allaha kaç, Allaha sığın.
    -73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
    Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek Ona ulaş.
    “Allahın ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek Rabbine geri dön, Rabbine ulaş.
    Fecr-28deki “İrciî ilâ rabbiki emri, “Rabbine geri dön.dür. Bu emir, Allahû Tealâ tarafından ruha verilen bir emirdir. Ruhun Allaha geri dönmesi emrediliyor. Ne nefsin ne fizik vücudun Allaha ulaşması asla söz konusu değildir. Allaha ulaşacak olan sadece ruhumuzdur, sevgili kardeşlerim. Allah ruhundan üfürmüş, bize bir emanet bırakmış ve emanetini geri istiyor.
    İşte hidayet; Allaha ulaşmayı dilemekten başlayan ve Allaha ruhun, vechin, nefsin ve iradenin teslimi ile devam eden bir silsile içinde, 28 basamakta tamamlanan bir bütündür. 4 tane hidayeti de Allahû Tealâ üzerimize farz kılmıştır.
    Ruhumuzu Allaha teslim ederiz; 22. basamaktayız.
    Fizik vücudumuzu Allaha teslim ederiz; 2. teslim, 2. hidayet; 25. basamaktayız.
    Nefsimizi daimî zikre ulaşarak Allaha teslim ederiz; 26. basamaktayız.
    İrademizi Allaha teslim ederiz; 28. basamağın 4. kademesindeyiz.
    Böylece bütün teslimler ve hidayet de tamamlanır. Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe hidayetin bütününe ulaştılar, irşad makamına tayin edildiler. Tövbe Suresinin 100. âyet-i kerimesi bunu ifade etmektedir:
    -9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
    O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.
    “O sabikûn-el evvelîn var ya, onların bir kısmı ensardandı, bir kısmı muhacirîndendi, bir de ensara ve muhacirîne ihsanla tâbî olanlardandı.
    İster ensar olsun (Medinedeki yardımcılar), ister muhacirîn (Medineden göç edenler) ikisine de mutlak olarak tâbî olunmuş ve hepsi irşad makamının sahibi olmuşlardır. Hidayetin bütününü gerçekleştirmişlerdir.
    Allaha sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir Allah sohbetinde sizlerle hidayet kavramını konuşmayı Allahû Tealâ nasip kıldı. Allahû Tealânın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz.