Her işte bir hayır vardır

'Dini Konular' forumunda Semerkand tarafından 6 Aralık 2011 tarihinde açılan konu


  1. Her İşte Bir Hayır Vardır

    Neylerse güzel eyler.
    Sohbet -

    İmanın bir şartı da hayır ve şer bütün işlerin Yüce Allah’ın ilmi, iradesi, kudreti, takdiri ve yaratmasıyla olduğuna inanmaktır. Evet, bu alemde iman-küfür, iyi-kötü, büyük-küçük, yaş-kuru, ölüm-doğum, saadet-felaket, acı-tatlı her ne olmuş, oluyor ve olacaksa hep Yüce Allah’ın hükmü ve yaratmasıyla meydana gelir. Hüküm ve yaratmada O (c.c) tekdir. Onun herhangi bir eşi, yardımcısı, danışmanı, karışanı, zorlayanı, engel olanı yoktur. Dünya ve ahirette Onun iradesi dışında hiçbir şey olmaz.

    Kötülüğü yaratmakla onu yapmak ayrı şeydir. Yüce Allah’ın fiilleri için iyi-kötü, güzel-çirkin, faydalı-faydasız, gerekli-gereksiz diye bir ayırım yapılmaz. Onun yaptığı ve yarattığı her şey iyidir, güzeldir, faydalıdır, gereklidir. Allah şuna kötülük etti, buna zulmetti, şu işi gereksizdi denemez. Onun bütün işleri adalet veya rahmetten ibarettir; başka bir şey değildir. Her ikisinde de bilemediğimiz kadar hikmetler vardır.

    Mümin, kainatta insanların iradesinin dışında olup biten hiçbir iş için kötü ifadesini kullanmamalıdır. Mesela, ne kötü hava, berbat bir yağmur, baş belası rüzgar, nefret edilecek sıcaklar gibi, ilahi tecelli ve takdire itiraz manası taşıyan sözlerden şiddetle kaçınmalı ve buna alışmamalıdır. Bunun yerine soğuk hava, sağanak yağmur, şiddetli rüzgar, iyi bir sıcak şeklinde hem vakıayı haber veren, hem de onları sevk ve idare eden Yüce Zatın tercihine hürmet ifade eden bir kelime kullanmalıdır. Müminin edebi bunu gerektirir.

    İyi-kötü ayırımı insanların işlerinde olur. Bütün işlerin iki yönü vardır. İşler bir yönüyle Yüce Mevla’ya aittir. Diğer yönü kullara bakar.

    Yüce Allah’ın bütün hüküm ve işlerinde tek hedef vardır; o da Yüce Zatını tanıtmak ve bütün alemlerde tek ilah olduğunu göstermektir. Bu alemde olan her şey, onu var edene bir alamettir. Onun her işinde bir fayda ve hikmet saklıdır. Allah, acı-tatlı her yolla kulları kendisine davet etmektedir. Allah, melekler gibi şeytanları da kendine kaçma, rahmetine sığınma, affına koşma sebebi yapmıştır. Cenneti de cehennemi de terbiye için yaratmıştır. Birisi sevgi, diğeri korku yoluyla kulu Rabbine sevk eder; ebedi saadet sebebi olur.

    İnsanın başına şu dört durumdan birisi gelir: Nimet, mihnet, musibet, masiyet. Nimete ulaşınca şükretmelidir. Mihnet ve sıkıntıya düşünce sabretmelidir. Masiyeti yani günahı tövbe ve istiğfar ile temizlemelidir. Bunları yapan kul, her halde Allah’a yaklaşmış ve başına gelen her şeyden hayırlı bir sonuç almış olur. Aksi durumda, acı-tatlı her şey zarar sebebi olur.

    Aslında kula sıhhat gibi, hastalık da kalbini Allah’a bağlamak için verilmiştir. Zenginlik gibi fakirlik de cennete götürme sebebi yapılmıştır. Galibiyet gibi malubiyet de kula marifet ve edep kazandırsın diye takdir edilmiştir. Bütün bunların bir hesabı ve hedefi vardır. Olaylara gönlün bakışı önemlidir. Yani işleri tatlandıran veya acılaştıran gönüldür. Allah ile hoş olmuş güzel gönüller her şeyde bir güzellik arar; ağzına acı konsa onu bal niyetiyle yutar. Günah ile kararmış ve tadını kaçırmış gönüller ise cennete girse kusur arar. Ta tövbe edip Allah diyene kadar.

    Velilerden İbrahim b. Ethem k.s yaya olarak Allah’ın evi Kabe’yi ziyarete gidiyordu. Yolda atlı bir zatla karşılaştı. Adam: “Ey ihtiyar nereye gidiyorsun?” diye sordu. İbrahim b. Ethem k.s: “Allah’ın evini ziyarete gidiyorum.” dedi. Adam:

    -Bir bineğin yok, o kadar yolu böyle nasıl gideceksin? Diye sordu. İbrahim b. Ethem:

    -Benim bir çok bineğim vardır; onlara yoluma giderim, dedi. Adam: “Nedir onlar, hani neredeler? diye sorunca, Hazret şu cevabı verdi:

    -Başıma bir sıkıntı gelince sabır bineğine binerim. Bir nimete kavuşunca şükür bineğine binerim. Bir musibetle karşılaşınca rıza bineğine binerim. Nefsim beni kötü bir şeye çağırınca, ömrümün kalan süresinin geçen süresinden daha az olduğunu düşünüp ondan vazgeçerim. Bunları duyan adam:

    -Ey efendi, vallahi asıl binekli olan sensin, yaya kalan benim. Yürü, yolun açık olsun, dedi. (Bursevî, Ruhu’l-Beyan, II, 157)

    Bu alemde Allah rızasını arayan kimse, acı tatlı her şeyde onu bulur. Sırf nefsinin keyfi için yaşayan ne bulsa kaybetmiş olur. Çünkü ele geçirdiği hiçbir şey, elinde kalmaz, uzun süre yanında durmaz. Ya o anda, ya da az sonra söner, gider; gidişiyle zevki çileye döner.

    Neyin hayır neyin şer olduğunu tespit için aklı hakem yapamayız. Onun tespiti Yüce Yaratıcıya aittir. Yüce Yaratıcının güzel dediği şeyler güzeldir; kötü diye tarif ettiği şeyler kötüdür. Bu işte akla, vahye tabi olmak düşer. Yoksa, son hükmü akıllar vermeye kalkarsa; bir aklın ak dediğine diğeri kara der; insanlık birbirini yer.

    Bir de musibet ile masiyeti karıştırmamak gerekir. Musibet, bizim irademiz dışında başa gelen sıkıntı ve felaketlerdir. Masiyet ise, sakının diye yasaklanan fikir ve işlerdir. Bunlara kısaca haram denir. İşte dünyada kötü olan şeyler bunlardır.

    Başımıza gelen bir musibetten sorumlu değiliz; fakat işlediğimiz haramlardan sorumluyuz. Bir kazada bütün ailesini kaybeden kimse mesul değildir; ama ailesini yalana alıştıran, günaha bulaştıran kimse mesuldür.

    Kötü işler, güzel niyetle iyi olmaz. Fakat iyi işler kötü niyetle iyi olmaktan çıkar. Mesela, -zaruret hâli hariç-hangi niyetle içilirse içilsin içki içmek helal olmaz, güzel bulunmaz. Fakat kötü niyetle –mesela sırf müşteri toplamak için-kılınan namaz, kötü bir fiile dönüşür; kula sevap yerine azap getirir.

    Başa gelen sıkıntılara isyan edilirse şerre dönüşür; fakat sabredilirse sonuçta kulun yüzünü güldürecek bir nimet olur. Her sıkıntı aslında bir rahatlığın habercisidir. Her kaybediş yeni bir kazancın başlangıcı olabilir. Çünkü Yüce Allah, her zorluğun peşinde muhakkak bir kolaylığın olduğunu müjdeliyor. (İnşirah, 5-6) Nefsimizin kötü ve sevimsiz gördüğü nice işlerin, aslında hayırlı olduğunu bildiriyor. (Bakara, 216) Kul kendisine düşeni yaptıktan sonra ilahi tecelliye, şükür, sabır, rıza veya istiğfarla mukabele etmelidir.

    Yüce Allah, şer gibi gözüken nice işlerin içinde pek çok hayır saklamıştır. Acele ile feryat ve isyan etmeden, işin sonu beklenirse bu hayırlar görülür. Asıl şer, sonu kötü biten ve insanı ilahi azaba iten iştir. Sonu rahmete çıkan bir şeye kötü denmez.

    Hz. Adem’in (a.s) yasak ağaçtan yiyip dünyaya gönderilmesinin içinde Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin bu alemi şereflendirmesi saklıdır.

    Hz. İbrahim (a.s) ateşe girmeseydi, ondaki Halil (dostluk) sıfatı ortaya çıkmazdı.

    Hz. Yusuf (a.s) kuyuya atılmasaydı ve köle diye ucuza satılmasaydı, Mısır’a sultan olup tahta çıkamazdı. Zindana hapsedilmeseydi temizliği ve mertliği anlaşılmazdı

    Hz. Musa (a.s), balığı kaybettiği yerde Hızır’ı (a.s) bulmuştur. Çünkü Hızır’ı bulması balığı kaybetmesine bağlanmıştı. Yol arkadaşı bunu bilmediği için hayıflanıp Hz. Musa’ya: “Eyvah, ben onu size söylemeyi unuttum. Daha doğrusu şeytan unutturdu. Azığımızdaki balık, önceki konaklama yerinde sen uyurken canlandı, denize atladı ve suyun içinde kaybolup gitti.” Diye üzüntüsünü belirttiğinde, Hz. Musa (a.s): “Üzülme, işte aradığımız bu idi” demiştir. (Kehf, 63-65)

    İnsanların: “Kaybetti, bitti, gitti” deyip eğlendiği noktada, kalbi uyanık insanlar, hiç endişe etmeden, sıkıntının içindeki saklı hayrı görüp: “İşte aradığım buydu!” diye sevinirler.

    Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz, Hudeybiye’de müşrikler tarafından engellenip Mekke’ye giremeden geri dönmüştü. Müslümanları zora sokan bir antlaşma yapılmıştı. Bazı sahabiler ve özelikle Hz. Ömer (r.anhüm): “Dinimiz adına bu ne büyük zillet ve acı diye” üzüntüden kahrolmuştu. Hz. Ömer (r.a) o anda bu sıkıntının gerisinde saklı zaferleri göremediğinden, din gayretiyle feryat ediyor, antlaşma metninin yırtılıp atılmasını istiyordu. Hz. Peygamber (s.a.v) ise: “Ben Allah’ın takdirine ve hükmüne tabiyim” diye teslimiyet gösteriyordu. Çok geçmedi Yüce Allah, Fetih süresini indirerek: “Biz sana apaçık bir fetih verdik. Yakında emin bir şekilde Mescid-i Haram’a gireceksiniz” müjdesini verdi. Onlar, kaybettik dedikleri noktada kazanmışlardı. Çünkü niyetleri Allah içindi.

    Ahirette, sabırlı ve iffetli fakirlere verilen saltanatı gören pek çok zengin, “ah keşke ben de dünyada fakir olsaydım” diye fakirlere imrenecektir. Sabırlı ve edepli hastalara verilen cennet nimetleri karşısında, pek çok insan: “keşke ben de dünyada biraz dert çekmiş, eziyet görmüş, hastalık tatmış olsaydım” diye hayıflanacaktır.

    Yüce Allah’tan hakkımızda hayırlısını isteyelim. Büyük veli İbrahim Hakkı Erzurumî’nin k.s veciz sözlerinden seçtiğimiz iki kıta ile sözümüzü bitirelim:



    Hak şerleri hayreyler,

    Zannetme ki gayreyler.

    Arif anı seyreyler.

    Mevla görelim neyler;

    Neylerse güzel eyler.



    Deme bu niçin böyle?

    Yerincedir o öyle.

    Bak sonunu seyreyle.

    Mevla görelim neyler;

    Neylerse güzel eyler.

    DİLAVER SELVİ