Hasan Daği

'Güncel Bilgiler' forumunda polima tarafından 12 Haziran 2008 tarihinde açılan konu


  1. Ali KILINÇSOY / KARŞIYAKA / İZMİR 05/06/2008 18:08
    HASAN DAĞI
    Hasan Dağının çevresi, günümüzden on bin yıl önce, bugünkünden çok daha güzeldi. O zamanlar Konya’dan Ereğli’ye kadar uzanan büyük bir göl vardı. Bugünkü Tuz Gölü de, en az üç misli büyüklükte bir tatlı su gölüydü. Gerek iklim koşulları, gerekse doğal çevre günümüzde olduğundan çok daha elverişliydi. Bölge, tamamen ormanla kaplıydı ve bol yağış alıyordu. Yabani koyun, keçi ve sığırlar çok büyük sürüler halinde dolaşıyordu. Böylesine verimli olan Anadolu topraklarında ilk uygarlıklar doğdu. Buna ilerde daha geniş olarak değineceğim. (15)
    Kemalî Babanın çok güzel bir koşmayla anlattığı ve gören pek çok kişinin de büyülenip bir şiir yazdığı Hasan Dağının insanlık tarihinde resmi yapılan ilk doğa parçası olduğu sanılmaktadır. Günümüzden dört bin yıl önce sönmüş bulunan (16) 3252 metre yüksekliği olan Hasan Dağı’nın, Taş Devrinin sonları olarak bildiğimiz Neolitik çağda, (M.Ö. 8500–5700) Hollandalı arkeolog James Mellaart (doğ. 1925) tarafından gün ışığına çıkarılan ve günümüzden on bin yıl önce kurulduğu sanılan Çatal Höyük’te yaşayan insanlar tarafından, sanatçı titizliğiyle çizilmiş bir duvar resmi, Ankara Arkeoloji Müzesindedir. (17)
    Neolitik Çağ, insanlık tarihinde önemli bir yer tutar. Çünkü Anadolu insanı bu çağda gerçek bir devrim yaratmıştır. Tarımı başlatmış, hayvanları ehlileştirmiştir. İlk köyler bu devirde, alüvyonlu topraklar üzerinde kurulmuş, günümüzden 7 bin yıl önce de yaylalara göç etmişlerdir. Köyümüzdeki ören yerlerinin de, Çiftlik-Tepecik, Köşk-Höyük, Gelveri, Güvercinkayası yerleşimleri ile eş zamanlı olduğu akla yatkındır. Avören ve Köy Tepesinde yapılacak bir yüzey araştırmasının bu gerçeği ortaya çıkaracağına inanıyorum. Karakisle’den Köy Tepesine çıkarken soldaki bir kayada bulunan hayvan resmi, Kayaburnu’nda bulunan ve insan eliyle yapılmış olduğu apaçık olan basamaklar ve el ele tutuşup dans eden insan figürleri de o devirlerden kalma olsa gerektir.
    Helmut Uhlig “Die Mutter Europas – Avrupa’nın Anası” adlı Almanca kitabında “Çatal Hüyük’te kadın çok saygındı ve yeri baş köşeydi. Kuşkusuz bu durumun, kültürel gelişmesine büyük katkısı vardı. Günümüz Batı kültürünün kökenlerini de Anadolu topraklarında aramalıyız.” (18) diyor.
    Prof. Dr. Karl J. Narr da, Çatal Hüyük’le ilgili olarak Dünya Tarihi Ansiklopedisinde şunları yazıyor: Ailenin mirası, anne tarafından akrabalık ön planda tutularak paylaştırılırdı. Baba tarafı ikinci planda kalıyordu. Bir kızla evlenen erkek kızın evine taşınırdı. Ailenin edindiği ev ve tarla gibi mal varlıklarının kullanma hakkı kadınındı. (19)
    Dora Jane Hamblin, Türkei-Land der Lebenden Legenden-Türkiye - Yaşayan Efsaneler Ülkesi adlı eserinde şunları yazıyor: Hasan Dağının 135 km batısında büyük bir uygarlık kurulmuştu. Yine aynı dağdan gelen ve obsidiyen denilen volkanik camdan yaptıkları ayna, takı, bıçak, orak, keser, ok ve benzeri şeyleri Ürdün ve Kıbrıs gibi uzak yerlere satarak çok iyi kazanç sağlıyorlardı.(20)
    Aşıklı, Ihlara vadisine bir kilometre uzaklıktaki Melendiz Çayı’nın kıyısında bir yerin adıdır. Çatal Höyük yerleşimi ile çağdaş bir yerleşim yeri ve ilk uygarlıklar açısından onun kadar önemli olduğu biliniyor. Dünyadaki ilk beyin ameliyatının, Mısırlılardan da önce burada yapıldığı da anlaşılmıştır.
    Çatal Höyük üzerinde bu kadar durmamın nedeni, köyümüzdeki kalıntıların da o yıllardan mı, yoksa daha sonra mı olduğunu düşünmemdendir. İkinci bir neden de, ilk medeniyetlerin yakın çevremizde yaratılmış olmasından duyduğum kıvançtır. Ancak yöremizdeki yerleşimin daha sonra; örneğin, Hitit uygarlığına/dönemine denk düşüyor olması da olasıdır. Hasan Dağı lav püskürürken resmi yapıldığına göre, aynı anda yerleşim yeri olmayabilir. Yine de Çatal Höyük zenginliğinin oluşmasında Hasan Dağı’nın rolü vardı.
    Zaten Hasan Dağı’nı görüp de resmini yapmamak, şiir yazmamak elde mi? Koca şair Karacaoğlan (1606-1679) da: (21)
    Şiirin devamından anlaşıldığına göre, Kemalî Baba aradığını bulmuş ve muradına ermiş gibidir.
    Toros Dağlarının güneyinden, Adana yöresinden de Hasan Dağı için şöyle bir türkü yakılmıştır:
    ...
    Nida Tüfekçi tarafından derlenip notaya alınan “Hasan Dağı Halayı” yöre oyunlarındandır.
    1955 yılında TKP davasından yargılanıp hüküm giyenler, Adana Cezaevi’ne yolcu ediliyor. Hükümlülerden Ahmet Baba şöyle anlatıyor: “Hepimizi bir otobüse doldurup birbirimize zincirle bağladılar. Geceleyin Niğde Ovası’ndan geçiyoruz... Anadolu bozkırı yaz gecelerinde dehşet güzel oluyor. Büyülü, saydam bir geceydi. Ay ışığı altında Hasan Dağı yalap yalap ediyor... İşte tam bu anda Ruhi Su birden coşuyor. Sanırsınız Hasan Dağı binlerce, milyonlarca yıldır karnında sakladığı ateşini çıkarıyor.



    Dünyada bir eşi daha olmayan Kapadokya mucizelerinin yaratılmasında büyük katkısı olan Hasan Dağı’nın, adını nereden ve kimden aldığını araştırırken ilginç konularla karşılaştım. Sultan I. Kılıç Arslan (ölm. 1107), Arkhelai adını Aksaray’a çevirdiğine göre (24) tarihteki adı Athar ya da Argaios olan dağa da Hasan Dağı adının da o zamanlarda verilmiş olduğu akla yakındır diye düşünerek onun zamanına, bundan neredeyse bin yıl öncesine gittim. Öte yandan, Ekim 1994’teki “Aksaray ve Cemaleddin-î Aksarayî “ (25) adına düzenlenen bir sempozyumda anlatılan şöyle bir söylence de vardı:
    “Prof. Dr. Sayın Kemal Gürsoy’dan... dinlediğim ve birbirini tamamlayan bir menkıbeden anlaşıldığına göre; Külhanî Ali Dede, Hasan Dağı’nda yatan Hasan Dede ile aynı yıllarda yaşamış veya halk hafızası onları çağdaş yapmış olmalıdır. Menkıbe şöyledir: Hasan Dede ile Külhanî Ali Dede arasında zaman zaman “Tanrı yolunda ben senden ilerdeyim”, veya “Bu yolda ben senden daha büyüğüm” diye çekişmeler olurmuş. Birbirlerini görmeden de yapamazlarmış. Bir kış günü Ali Dede “Dağ başında soğuktan buz kesmiştir.” diyerek hamamın külhanından aldığı korları bir mendile çıkılayıp Hasan Dedeye götürür. Böylece manevi büyüklüğünü de ispatlamış olur. Kış geçer, yaz gelir, sıcaklar bastırır. Bu sefer Hasan Dede “Bu sıcakta, hamam külhanında sıcaktan bunalmıştır” deyip dağdaki karlıklarda kalmış buzları bir mendile doldurup Aksaray’a iner. Hamama gelir. Kar ve buz dolu mendilini bir çiviye asar. Gösterdiği kerametten dolayı biraz da gururlanmıştır. Ali Dede ile hoşbeş ederlerken gözü, hamama gelen hanımların ayak bileklerine ilişir. İçinden onları güzel bulduğunu geçirdiği sırada, buzlar eriyip şıp şıp damlamaya başlar. Bunu gören Ali Dede “dağ başında büyüklük taslamaktan kolay ne var. Eğer yiğitsen gel de şehirde, hamamda büyüklüğünü ispatla” der.
    Steven Runciman bir Haçlı tarihçisidir.(26) Birinci haçlı seferini anlatırken, Hasan Dağına adını veren Hasan Bey ve Emir Gazi ile ilgili olarak şunları yazmaktadır:
    “Sultan Kılıç Arslan İznik’i kurtarma girişiminin başarısız kalması üzerine... kendisine tâbi bulunan Hasan Bey ve Danişmendoğulları (Başlarında Emir Gazi vardır.) ordusu ile birlikte geri döndü... Haçlılar Ereğli’de Emir Hasan ve Danişmend Emiri’nin kumandasında bir Türk ordusuna rastladılar... Türkler doğrudan doğruya bir meydan savaşını arzu etmemekteydiler; süratle kuzeye doğru çekilerek Ereğli şehrini Hıristiyanlara bıraktılar. Bu sırada gökyüzünde görünen bir kuyruklu yıldız, haçlı zaferini aydınlatıyor addolundu.”
    Ordunun çekildiği yerler Hasan Dağı ve yöresiydi.
    Avrupalılar deveyi de ilk kez bu tarihte görürler.
    Doğan Avcıoğlu, “Türklerin Tarihi” (27) adlı eserinde bu konuyla ilgili olarak şunları yazmaktadır:
    “Kutalmışoğlu Süleyman Şah (ölm. 1086) (Bizans generali Filaret’in eyaletlerini fetih amacıyla) ayrıldığında, İznik’te akrabası Ebü’l Kasım vekildir. Onun kardeşi Ebü’l-Gâzi Hasan Bey, Kapadokya’da, adını verdiği Hasandağ çevresinde fetihler yapmaktadır...
    Haçlılara karşı Hasandağ’ında başarılı direnişiyle ün kazanan Hasan Bey, Türkmen’i Ege kıyılarından bozkıra süren Bizanslılara karşı saldırılara girişir.... Büyük Selçuklu Sultanı Tapar ile iyi ilişkiler kuran Hasan Bey, İran’da hapiste tutulan Selçuklu Sultanı Şahinşah’ın Konya’ya dönmesini sağlar. (1110) .... Konya’ya dönen Şahinşah’ın ilk işi akrabası ve naibi Hasan Beyi öldürmek, kardeşi Mes’ut’u hapsetmek olur...
    Danişmendoğlu Emir Gâzi’nin desteğiyle, Sultan’ın öldürdüğü Hasan Bey’in oğlu Boğa, Türkmenleriyle ayaklanır. Şahinşah, tutsak alınır ve gözlerine mil çekilir. Mes’ut, kardeşini kör durumda bile tehlikeli bulur ve onu boğdurtur.”
    Büyük gezgin Evliya Çelebi (1611-1682) de 1649 yılında büyük olasılıkla Ulukışla’ya uğramıştır. Çünkü
    ünlü Seyahatname’sinde şöyle demektedir.
    “Bor’dan sonra ilk menzili Ortaköy’de aldık. Geniş ve ürünü bol bir kaza olup bağ, bahçe, câmi ve mescidi olan gelişmiş bir köydür. Bu köya bağlı otuzaltı adet nâhiye köyleri vardır. Buradan kuzey tarafa doğru gidip güzel köylerden geçtik. Bir menzilde Harvadalı köyüne geldik. Burası da meyvesi bol, verimli, güzel, hanı, hamamı ve câmii olan bir Müslüman köyüdür. Aksaray nahiyeleri köylerindendir. Buradan da yine kuzeye giderek Aksaray şehrine vardık.” (28)
    Ortaköy’den Helvadere’ye «bir menzilde» varabilmek, Ulukışla üzerinden gitmekle olasıdır. Bu nedenle de Ulukışla’ya uğramamış olması düşünülemez.
    Ulukışla köyünün kendine özgü bir kültür yaratması, bir geçit yolu üzerinde kurulmuş olmasındandır.
    Ulukışla yöresi Anadolu Selçuklu Devletini kuran Kutalmış oğlu Süleyman Bey zamanında (1077) Türklerin eline geçmiştir. 1142 yılında Selçukluların eline geçmiş ve 1470 yıllarında Osmanlıların egemenliğine geçinceye kadar İlhanlılar, Danişmentliler ve Karamanoğulları yönetiminde kalmıştır.
    Bu çalışmayı neden yaptım?
    Büyük ozan Nazım Hikmet:
    “Ne ah edin dostlar
    Ne de ağlayın
    Dünü bugüne
    Bugünü yarına bağlayın.”
    demektedir.
    Ben de dünümüzü bugüne bağlamak istedim. Başarabildimse, kendimi mutlu sayıyorum.
     


    Nevra bunu beğendi.