Gerileme dönemi

'Osmanlı Tarihi' forumunda Ezlem tarafından 17 Ağustos 2008 tarihinde açılan konu


  1. Gerileme dönemi

    Osmanlı İmparatorluğunda Osmanlı Devleti, 13. yüzyıl sonlarından 20. yüzyılın ilk çeyreğine değin varlığını sürdüren Türk devleti. Anadolu'da kurulmuş, sınırları tarihi boyunca çok değişmekle birlikte en geniş döneminde bugünkü Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya, Romanya ye Akdeniz'in doğusundaki adaları, Macaristan ve Rusya'nın bazı kesimlerini, Kafkasya, Irak, Suriye, Filistin ve Mısır'ı, Cezayir'e kadar tüm Kuzey Afrika'yı ve Arabistan'ın bir bölümünü kapsamıştır.
    ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.1566-1566 yılı olayları, ölümler, doğumlar ve diğer önemli gelişmeler
    ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.1807 yılları arasındaki döneme verilen isim.


    ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.I. Süleyman'ın saltanatı, Osmanlı kudretinin bağrında zaaf öğelerinin de belirdiği bir doruktu. I. Süleyman'dan sonra imparatorluk ile önde gelen Avrupa devletleri arasındaki kuvvet dengesi adım adım değişti. Yeni dünya ekonomisinin merkezi Osmanlı Devleti'nin onuncu sultanı ve İslam halîfelerinin yetmiş beşincisi. Babası Yavuz Sultan Selim Han, annesi Aişe Hafsa Sultan olup, Kanûnî lakabıyla meşhur oldu. Avrupalılar Büyük Türk ve Muhteşem Süleyman lakaplarını verdiler.
    ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Atlas Okyanusu kıyılarında yükselirken Doğu Akdeniz zamanla çevre (periferi) durumuna geldi. Kapitalizme geçemeyen Osmanlı toplumu 17- 18. yüzyıllar boyunca bu kaymanın etkilerini her alanda duydu. Batı karşısında güçsüzleştikçe Osmanlı egemen sınıfı reformcu ve tutucu olmak üzere iki kanada bölündü. 19. yüzyılın ilk yarısında reformcu kanadın üstünlüğü imparatorluğun yarısömürgeleşme sürecinin başlamasına denk geldi.
    Gerileme dönemi iç sorunlar
    Gerilemeyi açıklarken sözü edilen etmenlerden biri, bu dönemde birbirini izleyen sultanların yetersizliği ve iradesizliğidir. Gerçekten de I. Süleyman'ın son yıllarında uzun askeri seferlerden ve hep kendi üzerinde yoğunlaşan yönetim işlerinden yorularak hareme çekilmeye başlamasıyla sadrazamlık makamının boşluğu dolduracak biçimde adım adım yükseltildiği ve mutlak itaat isteme yetkisi, otoritesi ve servetiyle neredeyse ikinci bir sultanlığa dönüştürüldüğü görülür. Bununla birlikte sadrazamın resmî işlevler açısından sultanın yerini alabilmesi, imparatorluğun çeşitli sınıf ve gruplarının bağlılıklarının ortak odağı olarak da sultanın yerini alması anlamına gelmedi. Böylece siyasal sadakat ilişkileri Ue merkezî yetki arasında bir bölünme doğdu. Gerilemenin kişisel özellikleri aşan ve onlan da belirleyen etmeni ise Osmanlı monokratik devleti ile egemen sınıfının genel kriziydi. 16. yüzyıl ortalarında egemen sınıfın iç dengeleri bozuldu. Türk soylularını başkentten uzaklaşarak Güneydoğu Avrupa ve Anadolu'daki eski kuvvet merkezlerine çekilmeye zorlayan devşirgeçirdiler ve neredeyse kendi özel mülklerine (malikâne) dönüştürdüler. Sultanın devşirmeleri Türk soylulanyla dengelemek olanağını yitirmesi ise devşirmelerin sultan üzerinde ve yönetimde denetim sağlamasına ve bütün kademelerde bir yozlaşmanın, rüşvet ve iltimasın, adam kayırmanın alabildiğine yaygınlaşmasına yol açtı. Ayrıca, devşirmeler kendi içlerinde sayısız hizbe bölündüler; her biri kendi çıkarı peşinde koşan bu gruplar ayrı şehzadeler çevresinde kümelendiler ve şehzadelerin annelerini, kanlarını, kız kardeşlerini kapsayan saray hizipleriyle de ilişki kurdular. I. Süleyman' m ölümünden sonra, sultanların tahta çıkışı da, belli başlı görevlere atamalar da bu devşirme-harem hiziplerinin manevralarıyla belirlenir oldu. İktidardakiler şehzadeleri avuçlarına almak için onları eğitim ve deneyimden yoksun bırakmayı yeğlediklerinden, genç şehzadelerin sancağa çıkması ve bir taşra valiliğinde ülkeyi, yönetimi tanıması usulünün yerini, şehzadelerin haremdeki özel dairelerine kapatılıp dünyadan kopuk biçimde yetiştirilmeleri aldı. Böylece sultanlar kuramsal olarak kulları sayılan bir egemen sınıf kesiminin esiri durumuna düştüler. II. Selim (hd 1566-74) ve III. Murad (hd 1574-95) örneklerinde görüldüğü gibi, onlar da farklı hizipleri birbirine düşürmeye ve asıl mücadele konusu olan sadrazamlığı zayıflatmaya çalıştılar. 1565-79 arasında üç ayrı sultana sadrazamlık edip süreklilik sağlayan Sokollu Mehmed Paşa'nın ölümünden sonra, iktidarda ağırlık önce haremdeki "kadın sultan"lara (1570-78), oradan da 1578'den 1625 dolaylarına değin yeniçeri ağalanna geçti. Bütün bu el değiştirmeler boyunca da imparatorluk çapında yönetimin felce uğraması, farklı grupların düşman kesimlere dönüşerek birbirinden ayrışması sürdü. Siyasi düzlemde gözlenebilen bu olguların ardında, derin ve kalıeılaşan bir ekonomik bunalım yatıyordu. Sıkıntılar, 16. yüzyılın sonlarında İngilizlerle Hollandalıların Ortadoğu'dan geçen eski ticaret yollarını tamamen kesmeleriyle başlamıştı. Bu gelişmenin Arap eyaletlerinin refah düzeyinde yol açtığı önemli gerilemeler merkezî devletin çeşitli gelirlerine yansıdı. Osmanlı ekonomisi, bu dönemde Latin Amerika'dan İspanyol kalyonlanyla Avrupa'ya taşınan büyük miktarlarda altın ve gümüşün yol açtığı 16. yüzyıl "fiyat devrimi"nin etkisiyle de sarsıldı. Kapitülasyonlar sayesinde imparatorluk topraklarında serbestçe faaliyet gösteren Avrupa tüccarının yüksek alım gücü hammadde fiyatlarını artırdı. Loncalar bu yüksek fiyatlar ve Avrupa mamul mallarıyla rekabet gereği arasında sıkıştı. Geleneksel Osmanlı zanaat üretimi daha bu dönemde zayıflamaya başladı. Öte yandan hazine, Doğu ile Batı arasındaki ticaret dengesizliğinin doğurduğu enflasyon karşısında bir kez daha sikke tağşişine başvurdu. Bütün maaşlıların gerçek gelirleri sürekli düşerken yolsuzluk da karşı konmaz boyutlara ulaştı. Bu arada savaş koşullan da değişiyor, Avrupa ordularında disiplinli, maaşlı, ateşli silahlarla da donatılmış piyade birliklerinin ağırlığı artıyordu. Tımarlı sipahi türü örgütlenme geçersiz kalırken zaten sipahilerin tımar gelirleri de enflasyon nedeniyle yetersiz hale geliyordu. Bunun üzerine hazine birçoğu sipahilerince terk edilen ve hızla devşirmelerin eline geçmekte olan tımarların alabildiği kadarını geri alıp, peşin bedel karşılığında iltizama verdi; böylelikle nakit rezervini çoğaltmaya ve kapıkulu ocaklarının mevcudunu ivedilikle artırmaya yöneldi. Mültezimler ise, gelir kaynaklarının uzun vadeli verimliliğini koruyacaklarına, enflasyon koşullarında bir an önce kâra geçmek için halka zulmetmeye koyuldular. Malikâne denen ömür boyu iltizam usulünün yaygınlaşması mültezimlerin denetimsiz davranışlarını kolaylaştırdı ve köylü kitlelerinin yeniden-üretim olanaklarını dara soktu. Avrupa'nın geniş kesimlerinde bu sırada görülen genel nüfus artışının 16. ve 17. yüzyıllarda Osmanlı toplumunda da yaşanması sınırlı tanmsal kaynaklar üzerindeki baskıyı daha da yoğunlaştırdı. Devşirmelerin ve mültezimlerin soygunculuğuna hedef olan, nüfus artışı nedeniyle çiftsjz kalan köylülerin topraktan kaçması tanm sektörünü büsbütün altüst etti. Bu topraksız ve işsiz kitlelerin bir bölümünün kentlere sığınması oradaki yiyecek sıkıntısını keskinleştirdi. Taşrada kalan büyük kesimleri ise leventler denen asi gruplarda toplanıp 16. yüzyıl sonlarındaki büyük Celali Ayaklanmalarının mayasını oluşturdu.
     



  2. Merkezî yönetim sürekli zayıflarken, gittikçe daha çok köylünün katıldığı Celali çeteleri imparatorluğun çeşitli yerlerini ele geçirdiler; bütün vergi gelirlerini alıkoymaya, hatta kentlerin ve sınırlardaki Osmanlı ordulannın ikmal yollannı kesmeye başladılar. Bu koşullarda ordularda da dağılma eğilimi baş gösterdi. Yeniçeri ortaları ile öbür kapıkulu ocaklarındaki maaşlı mevkilerin bir bölümü, rüşvet ve iltimas yoluyla kentli yatırımcıların, tefeci sermaye sahiplerinin eline geçti. Ordunun savaş gücü zayıflamaya yüz tuttu; ateş hattına daha çok sultanın yasallarının, özellikle de Kırım hanlarının sağladığı birliklerle kentlerdeki işsiz ayaktakımından alelacele örgütlenebi-len sekbanlar sürülür oldu. Osmanlı ordusunun taşradaki ayaklanmaların en önemlilerini son anda ezebilmesine karşın gerileme yüzyılları boyunca bunların ardı arkası kesilmedi ve çoğu zaman yalnızca büyük kentlerde etkili yönetim sağlanabildi. Gerek halkı, gerekse egemen sınıfın kendini bu çok yönlü çözülmenin en kötü sonuçla-nndan millet, lonca ve tarikat örgütlenmeleri korudu.
    Dış ilişkiler
    Bunalımın derinliğine karşın imparatorluğun birikmiş gücü ve zenginliği 17. yüzyıl boyunca içteki zayıflığın sıradan gözlemciler tarafından fark edilmesini önledi. Avrupalılann çoğu için Osmanlı ordusu hâlâ iki yüzyıl önceki kadar korkutucuydu; artık zaman zaman yenilgiye uğratılabiliyor, ama yedek güçleri bir ölçüde toparlanmasına ve önemli toprak kayıplarını önlemesine olanak veriyordu. Don Juan komutasındaki Kutsal Birlik filosunun 1571'deki İnebahtı Deniz Savaşı'nda büyük bölümünü yaktığı Osmanlı donanmasının yeniden inşası ve 1574'te Habsburgların ispanya kolundan Tunus'u, 1578'de Portekizlilerden Fez'i, 1669 gibi geç bir tarihte de Venediklilerden Girit'i alması bu dayanıklılığın örneğiydi. Hıristiyan âlemi çürümenin boyutlarım tam fark etmediğinden, I. Süleyman'ın son yılla-nnda imzalanan banş antlaşmalarının hassas dengesini sarsmaya kimse girişmiyordu.

    Dolayısıyla Osmanlılar daha çok doğuya yönelik bazı yeni seferler düzenleyebildiler. Yükselen Moskova Büyük Prensliği Orta Asya'daki son Moğol devletlerini yıkarak Hazar Denizine dayanıp Karadeniz'in kuzeyi ile Kafkasya'daki Osmanlı konumunu tehdit etmeye başlayınca III. Murad harekete geçti. Önce bütün Kafkasya'yı fethetti; sonra da İran'da Şah I. Tahmasb'ın ölümünü ( 1576) izleyen karışıklığı fırsat bilerek Osmanlıların uzun süredir göz diktikleri Azerbaycan'a el koydu. Böylece imparatorluk en geniş sınırlarına ulaşırken yeni eyaletlerin zenginliği yarım yüzyıl boyunca hazineye biraz soluk aldırdı.
    İlk reform denemeleri
    17. yüzyıl boyunca II. Osman (Genç) (hd 1618-22), IV. Murad (hd 1623-40) ve her ikisi de IV. Mehmed'e (Ava) (hd 1648-87) sadrazamlık eden Köprülü Mehmed Paşa ve Köprülü Fazıl Ahmed paşalar zaman zaman reform girişimlerinde bulundular. Bu reformlar egemen sınıfın imparatorluğun yaşamsal tehlike içinde bulunduğu endişesinden kaynaklanıyordu. Bunlar geçici ve sınırlı kapsamlı denemelerdi; Osmanlı gerilemesini köklü biçimde tersyüz etmeleri olanaksızdı. Dahası amaçlan yeni bir sistem ve yöntem bulmak değil, "altın çağ"daki bozulmamış haliyle eski sisteme dönmekti. En yoz görevliler idam ediliyor, tımar ve iltizam usullerinin bir süre düzgün işlemesine özen gösteriliyor, taşradaki ayaklanmalar büyük katliamlarla bastırılıyor, köylüler zorla toprağa yerleştiriliyor ve birkaç yıl süreyle tohumluk vb verilip vergi bağışıklıklarından yararlandınlıyor, ekilen alanların genişletilmesine çalışılıyor, tağşişe uğramış sikkelerin yerine yenileri geçiriliyor, zanaat ve ticaret teşvik görüyordu. Böylece acil sıkıntılar biraz hafifletilebiliyordu. Ama çürümenin en kötü belirtileri giderilir giderilmez egemen sınıf içindeki hizipler canlanıyor, iktidarı reformculaîdan alıyor ve eski alışkanlıklarına dönüyorlardı. Osmanlı ideolojisi, birkaç yüzyılın başarılan boyunca kendi değişmez üstünlüğünü katı bir kuram haline getirmişti. Bu zihniyet, dış görünümlerin ötesine giderek derindeki nedenlere inilmesini önlüyor, her restorasyon denemesi gelişen kapitalizm karşısında daha fazla zaman kaybına yol açıyordu. Reformcular, karşılarındaki Avrupa'nın çok temel bazı değişimler nedeniyle geçmişin büyük sultanlarının defalarca yendiği Avrupa'dan çok daha güçlü olduğunu anlamıyorlardı.
     



  3. Zayıflığın ortaya çıkması ve büyük yenilgilerin başlangıcıOsmanlı reformcularının ancak 19. yüzyıl başlarında edinecekleri böyle bir kavrayışın eksikliği gerçekçi stratejik saptamaların yapılamamasına ve sonunda askeri çöküntünün de hızlanmasına yol açtı. Daha 1593'te Osmanlılarla Habsburglar arasında başlayan savaşta Avusturyalılar fazla güçlük çekmeden Orta Macaristan ve Romanya'nın büyük bölümünü almış, Osmanlıların 1596'da Haçova'da (Me-zö Kersztes) kazandığı oldukça rastlantısal bir zafer üzerine 1606 Zitvatorok Antlaşması'yla Macaristan ve Romanya'yı geri vermeye zorlanmışlardı. Ama bu. çok yüzeysel bir ferahlamaydı. Doğuda, İran'daki kargaşayı sona erdiren Şah I. Abbas (hd 1588- 1629) Osmanlıları bir kez daha Azerbaycan ve Kafkasya'dan çıkardı ( 1603); daha sonra Irak'ı da alarak (1624) bütün Osmanlı İmparatorluğu'nu fethedecekmiş gibi göründüğü sırada IV. Murad'ın Irak ve İran sınırına aşağı yukarı bugünkü biçimini veren Kasr-ı Şirin Antlaşması ( 1639) imzalandı. Venedik'le uzun savaş ise (1645-69) Girit'i zaptetmek üzere harekete geçmiş plan Osmanlıları, bir ara Venedik filosunun İstanbul'a saldırması tehlikesiyle bile karşı karşıya getirdi. Baba-oğul Köprülülerin çok sert önlemleriyle biraz toparlanan Osmanlılar Venediklileri güçlükle püskürttüler ve sonunda Girit'i almayı başardılar. Bu zafer Osmanlı egemen sınıfı için büyük bir yenilgi kaynağına dönüştü. 1681 'e gelindiğinde ordu o kadar güçlü gözüküyordu ki, 1676-83 arasında sadrazam olan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Viyana'yı ikinci kez kuşatmak (Temmuz-Eylül 1683) cesaretini buldu. Bu macera Osmanlı canlanışının kırılgan temellerini çökertmekte gecikmedi. Polonya kralı III. Jan Sobieski'nin (hd 1674-96) desteğiyle yüreklenen savunmacılar yalnızca direnmekle kalmadılar; izleyen yüzyılda Osmanlıların imparatorluğunu adım adım parçalayacak olan büyük bir Avrupa koalisyonunun da odağı haline geldiler. Sobieski'nin Viyana önlerinde Osmanlı ordusunu arkadan çevirip bozmasından ve 1699 Karlofça Antlaşması'yla imparatorluğun ilk kez büyük miktarda toprak yitirmesinden sonra Habsburglar Macaristan, Sırbistan ve Balkanlar'ın fethine giriştiler. Venedik Adriyatik ile Mora'daki eski üslerini geri alıp Doğu Akdeniz'deki ticari gücüne yeniden kavuşma umuduna kapıldı. Rusya, İstanbul üzerinden açık denizlere çıkış aramaya başladı. Osmanlıları Avrupa' da yalnızca Avusturya-Venedik-Rusya koalisyonuna düşman konumdaki Fransa ve İsveç desteklemeye çalıştı. Tarafsız kalan İngiltere ve Hollanda ise kapitülasyonlarla sağladıkları ayrıcalıkları korumak için, herhangi bir ülkenin tek başına Osmanlı Devleti'ne egemen olmasını ve böylece Avrupa'da fazla güçlenmesini) önlemeye çalışmakla yetindiler.

    Rusya ve Avusturya doğrudan askeri saldırının yanında sultanın Müslüman olmayan tebası arasında hoşnutsuzluk ve ayaklanma tohumları atma yoluna da başvurdular. Osmanlılar ise bazen ödün vermeyi, bazen başkaldırıları şiddetle bastırmayı denediler ve her fırsatta Habsburglar ile Ruslar arasındaki Balkan egemenliği rekabetinden yararlanmaya çalıştılar. Osmanlı Devleti II. Viyana Kuşatması'ndan ( 1683) Yaş Antlaş-ması'na ( 1792) kadar geçen 100 yılı aşkın sürenin 41 yılında Avrupa devletleriyle savaş halindeydi. Kutsal Birlik ordularına karşısındaki yenilgiler (1683-99) Karlofça Antlaşması'yla ( 1699) noktalandı. 1710-ll'de yeniden Rusya'yla savaşarak yitirdiği toprakların birazını Prut Antlaşmasıyla ( 1711) geri aldı. Venedik ve Avusturya'ya karşı 1714-18 savaşı Pasarofça Antlaşması'yla ( 1718), Rusya ve Avusturya'ya karşı 1736-39, 1768-74 ve 1787-92 savaşları ise Belgrad (1739), Küçük Kaynarca (1774) ve Yaş (1792) antlaşmalarıyla sonuçlandı. Bu savaşlarda Osmanlılar Macaristan, Temeş-var, Transilvanya ve Bukovina'yı yitirerek Avrupa cephesinde, 16. yüzyılın hemen başlarındaki Tuna sınırına çekildiler. Rusya'ya ise, Romanya beyliklerinden Kafkasya'ya kadar, Besarabya, Podolya ve Kırım dahil Karadeniz'in kuzeyindeki bütün topraklarını kaptırdılar (bu bölgelerden gelen askerler 17. yüzyılda Osmanlı ordusunun en taze kesimini oluşturmuştu). Bütün bunlardan başka Rus ve Avusturya imparatorluklarının, sultanın Hıristiyan tebası adına yasal müdahalelerde bulunma hakkım da tanımak zorunda kaldılar.

    18. yüzyılda ve 19. yüzyıl başlarında iç çözülmeler. Gerileme sürecinde 18. yüzyılda ortaya çıkan yeni bir etmen, zayıflayan merkezî yönetimin eyaletlerdeki denetimi yerel eşraf ve ayana kaptırması oldu. Bir bölümü 16. yüzyılda taşraya sürülen eski soylu ailelerin, bir bölümü de iltizam ve malikâne alarak yerel kökler salan kişilerin ardıllarından oluşan ayanın geniş alanları az çok kalıcı biçimde kendi yönetimine geçirmesi, içerdiği ademimerkeziyet derecesi bakımından Avrupa feodalizminin dış görünüşüne geleneksel tımar sisteminden daha fazla yaklaşıyordu.

    Eşraf ve ayanın yerel iktidar odakları oluşturabilmesinin ardında, yalnızca sultanın özerkliği ezecek askeri güçten yoksunluğu değil, halkın da onları zamanın yoz, yeteneksiz ve zalim Osmanlı görevlilerine yeğlemesi yatıyordu. Rumeli ve Anadolu'da ayanın önde gelenleri, Balkan Hıristiyanları ile Müslüman Türkler arasında yükselen milliyetçilik ve bölgecilik akımlarından yararlanarak konumlarını pekiştirdiler. Paralı askerler ve kölelerden oluşturdukları özel ordularla, bazen sultanın özerkliklerini tanıması karşılığında Osmanlı ordularına önemli katkılarda bulundular. Bu tür yerel yöneticiler hemen bütün iktidar yetkilerini kullanabiliyor, kendi adlarına topladıkları verginin ancak göstermelik bir bölümünü hazineye iletiyorlardı. Merkezî yönetim ise taşrada ayaklananları birbirine düşürerek konumunu korumaya çalışıyor, hangi yerel sülaleyi destekleyeceğini kendi pazarlık kozu olarak saklı tutuyor, bu desteğin karşılığını hazineye önemli nakit ödemeleri ve orduya asker biçiminde almak istiyordu. Dolayısıyla hazinenin gelir kayıpları dönem dönem bir ölçüde giderilebildi. Ama eyaletlerdeki ayaklanmaların ve özerkleşme eğilimlerinin asıl etkisi, imparatorluğun yiyecek ikmal ağını altüst ederek büyük kentlerde ciddi kıtlıkları sıklaştırmak oldu. Bu yüzden kent nüfusu huzursuz, kötü yönetilen, işsizliğe, açlığa ve salgın hastalıklara tepkisini her fırsatta sokağa dökülerek açığa vuran bir kitle haline geldi.

    Zaman zaman sorumlu devlet görevlilerinin linç edilmesine de varan bu kitlesel şiddet patlamalarına ve genel gidişin kötülüğüne karşılık Osmanlı egemen sınıfının önemli kesimleri daha fazla tutuculuğa ve ilgisizliğe gömüldü. Çoğu kargaşa ortamından ve merkezî denetim zayıflığından çıkar sağladığından, imparatorluğun olumlu yönde değişmesi için bir neden görmüyorlardı. Ayrıca egemen sınıf kendi ufkunun ötesindeki gelişmelerden tümüyle yalıtılmış durumdaydı, Osmanlı gerilemesinin tedavisinin gene geleneksel Osmanlı uygulamaları çerçevesinde bulunabileceğine inanıyordu. "Kâfirler"in olanca keşif ve icatları karşısında bir psikolojik savunma arayışının da etkisiyle, Osmanlıların temelsiz bir üstünlük inancına sığınmaları Protestan Reformu'ndan bu yana bilim ve teknolojide, sanayi ve ticarette, siyasal ve askeri örgütlenme ve tekniklerde yapılan bütün atılımlardan habersiz kalmalarına yol açtı. Avrupa'yla doğrudan karşı karşıya geldikleri tek yer savaş meydanlarıydı; burada da Osmanlıların çoğu art arda gelen yenilgileri Batı ordularının niteliğinden çok kendilerinin babadan kalma yöntemleri iyi uygulayamamalarına bağlıyordu. Egemen sınıfın bazı üyeleri 18. yüzyılda Avrupa'ya açılan sınırlı ilişki kanallarıyla bu yalıtılmışhğın dışına çıktı. Birkaç Osmanlı elçisi görüşmelerde bulunmak ve anlaşmalar imzalamak için Batı'ya gidip geldi. İmparatorluğa giren Hıristiyan tüccar, gezgin ve konsolos sayısı arttı. Bir avuç Osmanlı bilim adamı ve düşünür Avrupalı meslektaşlarıyla, azınlıklar ise akrabalarıyla yazışmaya başladı. Ama bu tür ilişkilere giren Osmanlıların sayısı çok azdı ve aralarında en iyi eğitim görmüş olanlar bile edindikleri bilgi parçacıklarım kendi düşünce sistemleri içine yer-leştiremiyorlardı. Bütünsel çerçeveyi ve süreçlerin gelişme çizgisini anlamaya başlayanlar ise yalnızdılar; edinimlerini yayma çabalan henüz tümüyle etkisiz kalıyordu.

    Yüzeysel de olsa bu tür ilişkiler zamanla Osmanlı egemen sınıfının bazı kesimlerinin yaşam tarzında değişiklikler yarattı. Lale Devri'nde ( 1718-30) Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın etkisiyle bazı Osmanlılar Avrupalı gibi giyinmeye, sarayda Batı saray yaşamı taklit edilmeye başladı. III. Ahmed'in (hd 1703-30) Boğaziçi'nde ve Haliç kıyılarında yaptırdığı kasırlarda Ver-sailles bahçeleri özentisi açık hava eğlenceleri düzenlendi; sultan, vezirleri ve çevresi kafeslerin ardından çıktılar; Nedim'in şiirine, yeni bir dünya ve doğa duyarlığı yansıdı. Batılılık simgesi olarak lale yetiştirmek, zengin-yoksul herkesi saran çılgın bir moda haline geldi. İmparatorluk sınırlan içinde Türkçe dil kitapları ilk kez 1729'da, İbrahim Müteferrika tarafından basıldı. Yönetimin zaman zaman matbaayı kapatmasına karşın yüzyılın geri kalan bölümünde çıkarılabilen tarih ve coğrafya kitapları, bunlan bulup okuyabilen seçkinleri aydınlatmaya devam etti.



     



  4. Avrupa ordulanyla ilişki ve Osmanlı hizmetine giren bazı Batılıların etkisi, 18. yüzyılda Avrupa tipi üniforma, silah ve taktikleri benimseme yönünde de bazı girişimlere yol açtı. Var olan askeri birliklerin ve yeniden eğitilmelerinin olanaksızlığı görülerek Batılı eğitmenlerin gözetiminde yepyeni birlikler kuruldu. Ama bu tür yeni birlikler, gelişmeyi kendi ayrıcalık ve güvenliklerine yönelik bir tehdit olarak algılayan yeniçeriler ile ordunun büyük kitlesi üzerinde olumsuz etki yarattı. Dolayısıyla yeni birimler, ancak özel koruyucuları iktidarda kaldığı sürece varlıklarını koruyabilen paralı asker gruplarından öteye geçemediler. Bu dönemde Osmanlı askeri reformlarının en başarılısı ve kalıcısı, Sultan I. Abdülhamid'in (hd 1774-89) desteğiyle kaptanıderya Gazi Hasan Paşa'nın, Çeşme'de Ruslar tarafından tamamen yakıldığı (1770) için reforma fazla direnecek hali kalmayan donanmayı modernleştirmesi oldu.
    18. yüzyıl reformları III. Selim'in hükümdarlık döneminde ( 1789- 1807) doruğuna ulaştı. Daha şehzadeliği sırasında Osmanlı ordusunu modernleştirmeyi tasarlayan III. Selim, Avusturya ve Rusya'ya karşı 1787-92 savaşı sürerken tahta çıktığından, düşüncelerini gerçekleştirmek için savaşın bitmesini beklemek zorunda kaldı. Yeniçeri ortalarının reform girişimlerine çok büyük tepki göstermesi üzerine de taktik değiştirerek, modern Avrupa silahlarıyla donatılmış, Nizam-ı Cedid adlı yeni bir ordu kurmaya yöneldi. Mevcudu hiçbir zaman 10 bini aşmayan bu kuvvet istanbul'da ve bazı Anadolu eyalet merkezlerinde, o sırada sultanın gözüne girmek için birbirleriyle rekabet eden çeşitli Avrupa devletlerinin gönderdiği subaylar tarafından eğitiliyordu. Giderleri, yar olan Osmanlı kurumlarını sarsmamak için İrad-ı Cedid denen ayrı ve yeni bir hazineden karşılanıyordu. Ayrıca Avrupalı teknisyenlerin gözetimi altında modern silah ve cephane fabrikaları kuruldu; Osmanlı subaylarını eğitecek teknik okullar açıldı. Osmanlı yönetim biçimini ve aygıtını modernleştirmek için de, daha sınırlı bazı çabalar gösteriliyordu. Bunların en önemlisi, merkezdeki siyasi ve idari kararların alınmasında, uzun zamandan beri terkedilmiş olan meşveret usulünün canlandırılması ve hatta kurumsallaştırılmasıdır.

    Bütün bunlara karşın yenilik hareketleri köksüzdü. Bu zayıflık askeri alanda çok iyi biçimde görüldü. Eski ordu birlikleri yerli yerinde kalıp Nizam-ı Cedid'e düşmanca baktıklarından, III. Selim yeni askeri gücünün boyutlarını ve kullanım alanını sınırlamak zorunda kaldı. Ayrıca ilgilenmesi gereken başka sorunlar da vardı. Rumeli, Anadolu ve Arap eyaletlerinde ayanın yükselişiyle uğraşması gerekti. Napolyon'un Mısır Seferi ( 1798- 1801) Osmanlıları İngiltere ve Rusya'yla ittifaka çekti. Rusya, Avusturya ve Devrim Fransası'nın desteğiyle Osmanlı uyruğundaki halklar arasında milliyetçiliğin gelişmesi, 1803 Sırp Ayaklanmasının ardından Rusya'yla yeni bir savaşa ( 1806-12) yol açtı. Böylece koşullar hâlâ ordunun temelini oluşturan yeniçerilere dokunmaya pek olanak vermedi. III. Selim kendi zaafı yüzünden de her direnme karşısında geri adım atarak reformcu devlet adamlarıyla yeni ordusunu terk ettiğinden 1807'de çıkan tutucu ayaklanma karşısında yalnız kaldı. IV. Mustafa'nın kısa süreli saltanatında (1807-08) yeni ordu dağıtılır ve reformcular katledilirken III. Selim sarayda mahpus tutuldu ve Rusçuk ayanından, reform yanlısı Alemdar Mustafa Paşa'nın kendisini kurtarmak için İstanbul'a yürümesi sırasında öldürüldü. Bunun üzerine Alemdar Mustafa Paşa gene reformcu bilinen II. Mahmud'u tahta çıkardı. Yeni sultan bir süre reform girişimlerinden uzak durdu. Bununla birlikte artık Avrupa'yı daha yakından tanıyan ve ekonomik-siyasi ilişkiler birikimi bulunan Osmanlı Devleti eski yalıtılmışlığı içinde kalamaz hale gelmişti.