Faiz yemek faizin tozu ne nedemektir

'Ayetler ve Hadisler' forumunda Semerkand tarafından 26 Aralık 2011 tarihinde açılan konu


  1. Faiz yemek faizin tozu ne demektir

    Faiz yemek faizin tozu ne demektir
    faiz almak, faiz vermek
    alışveriş faizi

    Rasülüllah (s.a.v.) buyurdu ki: "Öyle bir zaman gelecek ki insanlar faiz yiyecekler". Sordular: Ey Allah'ın Resûlü! Herkes mi faiz yiyecek? Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: "Yemeyenlerine de faizin tozu bulaşacak". (Nesâî, Buyû: 2; İbni Mâce, Ticârât, 58; Müsned-i Ahmed, No: 10410)

    Öyle görünüyor ki bu hadisi şerif de zamanımızı birebir yansıtan hadislerden biri…

    Yaşadığımız hayatı dört bir koldan faiz sistemi kontrol ediyor. İnsanlar birikimlerini faizli bankalarda değerlendiriyorlar. Ya da bankalardan faizli ev kredileri, taşıt kredileri, ihtiyaç kredileri alıyorlar. Daha sonra bir ömür bu faizli işlemlerle alınmış evlerde aileleriyle birlikte oturuyor, o arabalarda seyahat ediyorlar. Zaman zaman, bankalardan faizli ev-taşıt kredisi alan, dindar (!) insanların da var olduğunu işitiyoruz.

    Ancak tabi ki şuurlu Müslümanların paralarını faizli bankalarda değerlendirmediğini, buralardan ev-taşıt gibi krediler almadığını ve bu konuda hassas olduklarını da biliyoruz.

    Ancak bu sefer de önümüze kredi kartı meselesi çıkıyor. Ödeme zamanına hassasiyet gösterildiği takdirde bile kullanılmasının caiz olup olmadığı tartışmaları sürerken, birçok şuurlu Müslümanın kredi kartı ödemelerini talep edilen tarihte yap(a)madığı ve ilgili bankaya faiz ödediği gerçeği çıkıyor karşımıza. Tüketim çılgınlığı karşısında zafiyet yaşayan dindar (!) Müslümanlar, faizli sistemin kaleleri olan bankalara her ay binlerce lira bırakıyor. Hem faiz ödüyorlar, hem de faiz sisteminin bekâsına katkıda bulunuyorlar.

    Diyelim ki daha da şuurlu Müslümanlar, kredi kartlarını faizli bankalardan değil de, finans kurumlarından alıyor, faizli kurumların kartlarını değil de finans kurumlarının kartlarını kullanıyor. Ev ve taşıt kredilerini de “murabaha” yöntemiyle bu kurumlardan alıyorlar. Tam “çok şükür faizden sıyırdık” dediğimiz bir anda bu sefer de karşımıza “mahrum kalınan kar payı” diye bir şey çıkıyor. Finans kurumlarının danışmanları olarak hizmet veren zevatın, hem kredi kartlarının, hem de murabaha yoluyla satılan ev ve taşıtların ödemelerinde, gecikme meydana gelmesi durumunda faize alternatif olarak buldukları bir şey…

    Yani gönül rahatlığıyla “faize bulaşmadık” yine diyemiyoruz. Bu kurumlara sorduğunuzda, “diğer bankaların aldıkları temerrüt faiziyle sizin aldığınız mahrum kalınan kar payı arasında ne fark var?”, tatmin edici bir cevap alamıyorsunuz.

    Hadi diyelim ki finans kurumlarıyla yaptığımız muamelelerde, hocaefendilerden fetva aldık. Ya da, ne bankalardan ne de finans kurumlarından, kredi kartı, ya da ev-taşıt-ihtiyaç kredisi kullanmıyoruz. (Her ne kadar ticaretle uğraşanlarımız, esnaflık yapanlarımız çok büyük sıkıntılara maruz kalsa da ne faize ne de faizin tozuna bulaşmamak için banka ve finans kurumlarıyla bütün ilişiğini kesmiş diyelim) Kurtulabiliyor muyuz faizden, onun tozundan?

    Keşke öyle olsa… Bu sefer de karşımıza her ay paşa paşa ödediğimiz elektrik, su, doğalgaz ve telefon faturalarımız çıkıyor. Bu ay zamanında ödesek bir dahaki ay geciktiriyoruz. Bazen üşengeçlikten bazen de paramız olmadığından; ama ne olursa olsun faizli sistem bizi yine içine çekmiş, faizi bize bir şekilde bulaştırmış oluyor.

    İşte o zaman insan Hz. Peygamberin (s.a.v.) şu sözünü hatırlıyor: Rasülüllah (s.a.v.) buyurdu ki: “Öyle bir zaman gelecek ki insanlar faiz yiyecekler. Yemeyenlerine de faizin tozu bulaşacak”.

    O dem insan, ahir zamanda yaşamının, daha doğrusu ahir zamanda Müslümanca yaşamanın zorluğu karşısında acizliğini hissediyor.

    Peki, bunun çözümü nedir?

    Bu sorunun laik ve seküler bir ülkede yaşadığımız gerçeğini unutmadan kolayca cevaplamanın mümkün olmadığı aşikâr.

    Ancak yine de şunları söyleyebiliriz:

    Yakın bir zamana kadar benzer bir konuda da büyük sıkıntılar yaşıyorduk Müslümanlar olarak. Helal gıda konusunda… Gerçi problemin tam olarak çözülebilmiş olduğunu söyleyemeyiz. Ancak evveline bakıldığında kat edilen mesafenin umut verici olduğu da aşikâr.

    İlk olarak bir dernek bünyesinde başlatılan helal gıda sertifikalama çalışmaları, sonrasında TSE’nin başlattığı benzer bir çalışmayla birlikte birçok şirketin (“öyle ya da böyle”) dikkatini çekti. Bu çalışmaların neticesinde şirketler ürettikleri ürünler için helal gıda sertifikası almak üzere bu kurumlara başvurdular. Ürünlerinin helal gıda sertifikalı olduğunu hususen belirttikleri ilanlar astılar, reklamlar yaptılar. Şuurlu Müslümanlar da alıp tükettikleri ürünlerin helal sertifikalı olmasına dikkat ettiler ya da en azından böyle ürünleri diğerlerine tercih ettiler ve böylece helal gıda pazarının güçlenmesine katkıda bulundular.

    Bütün bu çalışmalar neticesinde dünün aksine, henüz kısıtlı da olsa, bugün bir helal gıda zincirinden bahsedebiliyoruz. İşin daha başında olsalar bile, bugün Türkiye Müslümanlarının, helal gıda noktasında bir adım attıklarını ve bunun semeresini toplamaya başladıklarını görebiliyoruz.

    Peki, aynı şeyi “helal kazanç” noktasında neden yapamayalım? Yukarıda bahsettiğimiz faizli işlemlerin “en azından bir kısmından” bu şekilde neden kurtulamayalım?

    Türkiye’deki çeşitli Ehlisünnet cemaat ve gruplardan teşekkül edecek bir “sivil fıkıh komisyonu”, hem helal gıdada başlatılan çalışmayı bir adım öne taşıyacak, hem helal kazanç noktasında yeni bir adım atacak, hem de Müslümanların diğer çağdaş fıkhî problemlerine çözümler bulacaktır. Heyette vazifeli fıkıhçılar, başta finans kurumları olmak üzere piyasada iş yapan şirketlerin her türlü iktisadi muamelelerini fıkhi açıdan hem inceleyecek hem de denetleyecek. Bu inceleme ve denetleme neticesinde ticari muamelesi fıkha uygun olan şirketlere ya da şirketlerin bazı muamelelerine sertifikalandırma yapılacak.

    Buradaki sertifikalandırma kanuni açıdan bazı problemler doğuracağından yapılamayacaksa bile, şurası unutulmamalıdır ki, heyetin aldığı kararlar Müslümanlar arasında bir “teamül” oluşturacaktır. Nitelikli bir fıkıh komisyonunun vereceği bir karar, Müslümanlar arasında, bankanın danışmanı olarak görev yapan bir ferdin kararından daha etkili olacaktır. Bu teamülün etkisini küçümsememek gerekir. Nihayetinde böyle bir teşkilatlanma, tıpkı gıda sektöründe olduğu gibi, önünde sonunda diğer şirketlerin de dikkatini çekecek ve onları, icra ettikleri muamelelerde, dindar ve şuurlu Müslümanların hassasiyetlerini dikkate almak zorunda bırakacaktır.

    Müslümanlar arasında bunca ayrılık gayrılık varken, inananlar, çeşitli görüş ve şahısların arkasında bu denli bölünmüşken, onların bir araya gelecekleri, görüşlerini toptan kabullenecekleri bir oluşumun kısa bir sürede hayata geçirilmesi zor olabilir.

    Bu yüzden, belki de en doğrusu, tez elden birilerinin böyle bir oluşumu başlatması ve diğer Müslüman cemaat ve grupların katılımını beklemesidir.

    Acaba bu “hayır”da hangi kurum ya da kimler, “(Hayırda) öne geçenler, (mükâfatta da) öne geçenlerdir” (Vakıa: 10) ayetindeki müjdeye vasıl olacak?

    Allah Teâlâ cümlemize helalinden kazanıp helaline harcamayı, faizden ve onun tozundan kurtulmayı nasip etsin. Âmin.

    Abdulkadir Yılmaz