Evet dedirtmenin bilimsel yolları

'Sosyal Konular' forumunda YAREN tarafından 22 Temmuz 2009 tarihinde açılan konu


  1. Makalenin yazarı Profesör Robert B.Cialdini.
    Arizona State University'de psikoloji bölümü öğretim görevlisi.İkna sanatıyla ilgili ''Influence'' isimli kitabı çok sayıda baskı yaptı ve 9 dile çevrildi.


    Konumuz ikna veya başka bir deyişle kandırma. Başkalarının sizi kandırmasına niçin izin veriyorsunuz? Karşı olduğunuz pek çok konuya niçin ''evet'' demek zorunda kalıyorsunuz? Hiç beğenmediğiniz gereksiz bir ürünü satın almanıza neden olan dürtü nereden kaynaklanıyor? Yararına inanmadığınız bir yardım kampanyasına istemeye istemeye de olsa niçin katkıda bulunuyorsunuz?

    Bunları merak ediyorsanız bu yazı tam size göre, çünkü başkalarının isteklerine niçin hayır diyemediğinizi anlayıp, kendi kendinizi suçlamaktan vazgeçeceksiniz. Son bilimsel araştırmalardan elde edilen bilgilerin ışığında, hangi ikna tekniğinin daha etkili olduğunu, hangi psikolojik silahın daha vurucu olduğunu göreceksiniz.

    Bu arada kaşla göz arasında yine kandırıldığınızın farkında mısınız!

    Kandırma ve ikna konusu üzerindeki ilk bilimsel çalışmalar bundan yarım yüzyıl önce, II. Dünya Savaşı'nda, liderlerin ideolojik propaganda ve ikna turları sırasında başladı. O zamandan bu yana bir insanın bir diğerinin davranış ve düşüncelerini nasıl etkiliyebileceği konusunda pek çok yöntem geliştirildi. Bütün bu çalışmalardan elde edilen verileri bilimin süzgecinden geçiren bilim adamları, 6 davranış şeklinin bu konuda etkin olduğunu ortaya koydu. Bunlar sırasıyla karşılık verme, tutarlılık, toplumsal onay, beğeni, otorite ve zor bulunmadır. Çalışma hayatımızı, toplumsal ve kişisel ilişkilerimizi yönlendiren bu 6 eğilim, ustalıkla kullanıldığı takdirde baskı kurma, otorite sağlama, istediklerini yaptırma konusunda kişiye büyük avantaj sağlar .

    Karşılık verme

    Vietnam savaşına katılan Amerikan askerlerine yardım amacıyla kurulan bir örgüt, destek sağlamak amacıyla postaya verdiği mektupların yalnızca yüzde 18'inden yanıt alabildi. Ancak mektupların içine bedava adres etiketi konduğu zaman yanıtlama oranı yüzde 35'e çıktı. Bu örnekte de görüldüğü üzere talep edilmemiş bir hediye, insan davranışlarından temel kurallarından biri olan karşılık verme dürtüsünü harekete geçiriyor.

    İnsan topluluklarında karşılık vermek bir nezaket kuralı olarak değerlendirilir. Bu davranışın köklerinin evrimsel ayıklama sürecine uzandığı tahmin ediliyor. Yukarıdaki örnekte olduğu gibi karşılık verme arzusu yardım miktarının artışında önemli rol oynar. Hediye almak -beklenmedik bir anda ve herhangi bir istekte bulunulmadan- potansiyel yardımseverlerde ellerini ceplerine atma eğilimini doğurur. İnsanların bu eğiliminden en fazla yararlananlar yardım örgütleridir. Küçük bir hediye karşılığında yüklü miktarda yardım toplayabilirler.

    Yiyecek dükkânları bedava yiyecek dağıtır, spor salonları bir-iki seanstan para almaz. Müşteriler böylece ürün veya hizmet ile tanıştırılırken aynı anda karşılık verme yükümlülüğü altında bırakılır. Bu yükümlülüğü taşıyanlar yalnızca müşteriler değildir. Tıbbi araştırmalara yılda milyonlarca dolar harcayan ilaç şirketleri doktorlara bol bol eşantiyon dağıtırarak reçetelerdeki yerlerini sağlamlaştırırlar.

    Tutarlılık-sözünde durma

    1998 yılında Chicago'nun ünlü restoranlarından birinin sahibi olan Gordon Sinclair , bütün restoranları etkileyen bir sorunla karşı karşıya kalmıştı. Önceden masa ayırtan pek çok müşteri, haber verme nezaketinde bulunmadan gelmeme alışkanlığını edinmişlerdi. Sinclair, rezervasyondaki görevlinin iki sözcüğü değiştirmesini isteyerek bu sorunu çözdü. Bu şekilde rezervasyonlarına sadık kalmayanların oranı yüzde 30'lardan, yüzde 10'lara düştü.

    Bu iki sözcük insanlardaki bir başka motivasyonu harekete geçiriyordu. Rezervasyondaki görevli ''Plânınızda bir değişiklik olursa lütfen arayın'' cümlesi yerine ''Plânınızda bir değişiklik olursa lütfen bizi arar mısınız? cümlesini kullanmaya başladı. Bu noktada görevli nazik bir şekilde susarak karşıdan bir yanıt beklediğini ima ediyordu. İşte bu bekleme süresi işin en can alıcı noktasıydı, çünkü müşteri bu süre içinde bir taahhütte bulunmak zorunluluğunu hissediyordu. Taahhütte bulunma ise insanları bağlayan, yükümlülük altına sokan bir davranış olduğu için rezervasyonlarına sadık kalıyorlardı.

    Başka bir örnekte ise İsrail'deki Bar-Ilan Üniversitesi'nden Joseph Schwarzwald ve çalışma arkadaşları bir bölgede yaşayan özürlüler için başlattıkları yardım kampanyasında topladıkları parayı bu şekilde ikiye katladılar. Para toplamaya çıkmadan iki hafta önce, özürlülerin yardıma gereksinimleri olduğu yolunda bir imza kampanyası başlatmışlardı. İmza atanlar iki hafta sonra para toplamaya gelenlere ''hayır'' deme cesaretini gösteremediler, çünkü daha önce bir taahhütte bulundukları için verdikleri sözden dönüş yapamadılar.

    Toplumsal onay

    1960 yılında City Üniversity of New York'tan sosyal psikolog Stanley Milgram, Leonard Bickman ve Lawrence Berkowitz 'in gerçekleştirdiği bir araştırma, sosyal etkileşim konusunda yapılmış deneylerin en ünlüsüdür. New York kentinin kaldırımlarında yürüyen bir adam birden durup yukarı bakmaya başlar. Bilim adamlarının amacı yoldan gelip geçenlerin vereceği tepkiyi ölçmektir. Adamın yanından geçenlerin yüzde 4'ü durarak adamın baktığı yere bakarlar. Daha sonra deney küçük bir değişiklik ile tekrar edilir. Bu kez daha fazla sayıda yaya adama katılır.

    Bu değişiklik sosyal onay kavramı ile ilgilidir. İnsanlar bir topluluk içinde nasıl davranacaklarını kestirmek için diğerlerinin nasıl davrandığına bakarlar. Bir fikri ne kadar çok insan destekliyorsa, topluma yeni katılan bir bireyin de o fikri benimseme olasılığı aynı oranda artar, çünkü o fikrin doğru ve geçerli olduğuna inanma eğilimindedir.

    Milgram, Bickman ve Berkowitz'in sokaktaki adam deneyiminde yaptıkları değişiklik yukarı doğru bakan insan sayısını 5'e çıkartmaktır. Bu durumda yukarı bakanlara katılanların sayısı yüzde 18'lere çıkar. İlk grubun 15'i bulması durumunda yukarı bakanların oranı yüzde 40'lara fırlar.

    Pazarlamacılar tüketiciyi cezbetmek için en fazla bu eğilimden yararlanırlar. Pazarladıkları malın en fazla satıldığını, en fazla pazar payına sahip olduğunu duyurma yarışına girerler. Televizyon reklamlarında, tanıtımı yapılan malı almak üzere dükkanlara koşan kalabalıklar resmedilir.

    Ne var ki toplumsal onay eğilimi bazı durumlarda geri tepebilir. Örneğin uyuşturucu veya alkol gibi maddelerin sağlığa ne kadar zararlı olduğunu anlatmak için yürütülen kampanyaların bu ürünlerin tüketimini körüklediği de bir gerçek. Çünkü bu kampanyalarda bir nokta gözden kaçıyor:''Şu insanlara bir bakın, ne kadar ZARARLI İŞLERLE uğraşıyorlar'' şeklindeki bir duyuru ''Şu İNSANLARA bir BAKIN, ne kadar zararlı işlerle uğraşıyorlar'' mesajını verebilir. Araştırmalar bu gibi programların bumerang etkisi yaptığını gösteriyor.
     



  2. Cevap: Evet dedirtmenin bilimsel yolları

    hmmmmmm etkileyici.. sağol ;)