En Güzel Hikayeler

Konusu 'Kısa Yazılar' forumundadır ve Blue tarafından 4 Aralık 2009 başlatılmıştır.

  1. Blue

    Blue Üye

    Sadakat

    Babaannem, şu uzun, uzunca ömründe bir defasına bari denizi görmemiş ve bu görmedi,göremedi meselesi sabah bilmez kış gecelerinde eğlenceli muhabbetiydi evimizin...Deniz şöyle,deniz böyle,ah o deniz, ne deniz, acayip bir şey yahu...İnsan ne yapıp ne etmeli,ömründe bir defa bari gidip denizi görmeli...Oysa nerde deniz,nerde bizim köy! Hani kuş uçmaz,kervan geçmez diyorlar ya , Deliorman'ın tâ göbeği... Sonra bizim buralarda, kalûbelâdan beri kadın aş evini, ocağını bilir, gezi nesinedir derler.. Derler de, babaannemin gene çıkınında lâfı bol, şöyle bir tutturdu mu,işte bin dokuz yüz kırk dörtlerde Urus buaralar gelip köylerde tekezeseler kurulunca,milletin malı mülkü bir yere yığılıp mirî malı olunca, mirî malı gene denizdir yemeyen domuzdur, çalanı çırpanı, vurguncusu tilkide pire gibi çoğalınca, yüksek yüksek binalar kurulup zina kaldırımlara inince, yuların ipi zebanilerin eline geçince,deniz denen o şeyin içine erkek merkek, kadın madın çırıl çıplak,eşkâre girme modası çıkınca, şu dünya işleri ters ters dönüp, geri geri tepince, kıyamet alâmetleri bir bir görünüp şöyle böyle kapılara dayandı diye, dinlene dinlene anlatıp durdukça ve işin acı yanı, dinleyicileri günden güne azaldıkça,onu da, denizi görme tutkusu öyle bir yakaladı,pir yakaladı...Hastalanıp yatakta kaldğı günlerde bile, ikide bir,"ay çocuklar,şu deniz denilen şeyi ölmeden vallahi bir görsem, bu fani dünyadan her nasibimi almış kadar olacağım,açık gitmeyecek gözlerim..." diye mızmızlanmaya başladı...
    Bu yıl deniz boyunda bir geziye çıktık,beraberimizde onu da aldık. "aman çocuklar,bu yaşta ,neyime benim deniz...sizin hiç başka yapacak işiniz yokmuş gibi, uydunuz şeytana.. ." diye şakalaşıp durdu yolculuk esnasında,ama denizi görünce:
    - Uuuuu bu da ne?- diyerek şaştı kaldı...
    Sözde lâfı bol köyün masalcı Gülsüm ninesiydi,hayranlığını, anlatamadıklarını hemen de baştan savma,gelişi güzel bir uzunca "uuuu" ile geçiştiriverdi ve devam etti:
    - Deniz eee! Deniz dedikleri buymuş desene...Her zaman hep böyle mi bu deniz?... Ne çok su Allahım...Rahmetinin ucu bucağı yok Tanrım...Dalgalara bakıver.Kıpır kıpır... Bir yerlerden çıkıp aceleleri varmış gibi can havli ile geliyorlar... Ne acayip şey Yarabbim...
    Sonra ezber bildiği, fakat içeriklerini anlamadığı o güzelim arapça dualarını hafif bir sesle,huşu içinde okuyarak, yavaş yavaş aşağılara indi...Yaşı seksenlerde seyretse de, hep daha yardımsız yürüyebiliyordu. Kıyıya vardı, kumsala oturdu.Tek tek ayakkaplarını, çoraplarını ağır ağır çıkardı. Önce ellerini,sonra ayaklarını suya batırdı. Usulluca yüzüne bir avuç su serpti.Bir müddet böyle kalakaldı.Kendikendine söylenerek ayağa kalktı. Şalvarının paçalarını dizlerine kadar çekti,çıplak ayaklarıyla birkaç adım ilerledi... Her halde bugünkü gezi için özel olarak seçtiği,ama gelişi güzel bağlanmış, kenarları oyalı, kahverengi çemberinin altında, biraz dağınık, beyaz sümek rengi saçlarını meltem hafifçe okşarken,çocuklar kadar saf ve mutlu bir gülümseyişle dönüp ardına baktı.Orada,her zaman iftiharla,yakındakiler işitsin diye, etrafı çınlattığı "tosunlarım...çakırlarım... benim bir tanelerim" diye yüksek sesle haykırdığı ,o koskocaman delikanlı, ikiz torunları olan bizlerdik... Arkamızda Varna,önümüzde yakomazlı bir ufukla haşır neşir dalgaların gizemli denizine demir atmış birkaç vapur,tepemizde martıların kavgacı çığlıkları vardı...
    Çıplak ayakları hep daha denizde,birkaç adım geri çıktı, bizi yanına çağırdı.
    -Beni iyi dinleyin, diyerek konuşmaya başladı... Şu deniz dediğinizi gördüm sayılır artık...Baştan başa,boydan boya su.Su, su ve sudan başka bir şey değil... Kim ne anlatırsa anlatsın,sadece suyun acayip bir sesi var, var ama o kadar da acayip değil,tıpkı bizim Kurt Yolları'ndaki Koca Orman'da ulu meşe ağaçlarının yaprak ışıltısı gibi vışşş, vışşş, vışşş... Nesi var, biraz daha serin bunun buraları , daha nefes açıcı,sebildir,dermanı boldur böyle şeylerin... Şimdi anlıyorum gençlerin yaz günleri neden denize kaçtığını... Ne bilmiyorlar, neler bilmiyorlar!...
    Hep böyle, abartılıdır babaannemin anlatmaları.Rastgele mi köyün akıl kumkuması,ünü etrafa yayılmış taşmış,masalcı Gülsüm annesiydi...
    - Çocuklar, dedi,koca köyden alıp beni tâ buralara getirdiniz,zahmet ettiniz ...Muradınız neyse, nasıl desem,her şey pek alâ da,şu...
    Biraz durakladı, birşeyleri hatırlamak istercesine sağ elini alnına götürdü ve onun değilmiş gibi derinlerden gelen üzüntülü bir sesle :
    - Ehhh, ba çocuklar, dedeniz sağ oluverseydi ya şimdi hep beraber baksaydık denize,dedi...Zavallı birşey göremeden göçüp gitti bu dünyadan...Elli yaşlarında var yoktu...
    Belki yine bugüne mahsus özel olarak kınalamış, isyan eder gibi ellerini havaya kaldırdı, denizin üstüne, çok ötelere sallayarak:
    - Dedeniz çok kibardı,dedi...Camiye, cumaya giderken hep temiz gömlek ister,yakasına gül takardı.Burma sarığını al nar çiçeği fesine ağır ağır usulûnce sarar, tesbihi şöyle tutardı rahmetli...
    Durakladı , bize görünmemek için yüzünü öbür tarafa çevirdi ve gözpınarlarına çökmüş o ufacık,fersiz, solgun deniz mavisi gözlerinden birkaç damla gözyaşının neden öyle ansızın dökülüp, buruşmuş yanaklarından usul usul süzüldüğünü, Karadeniz'in dur durak, ölüm nedir bilmeyen hınzırım dalgalarına karışıp, nasıl akıp gittiğini, bir sır değil ama ikiz kardeşimle başbaşa oturup konuşamadık bir türlü...


    Galip Sertel


    Sevgi

    Küçük kız, annesiyle yürürken birden durdu.Yağmur damlacıklarıya ıslanan gözlüğünü çıkartarak baktığı şey, babasıyla birlikte bisiklette giden bir başka kız çocuğuydu. Bisikletin arka tarafındaki minder üzerine oturan kız, düşmemek için babasına sıkı sıkı sarılmış ve soğuktan pembeleşen yanaklarını onun sırtına dayamıştı.Adamın ara sıra dönerek söylediği sözler, küçük kızı kıkır kıkır güldürüyordu.
    Kaldırımdaki kız bisikletin arkasından bakarken, annesi durumu fark edip:
    -Evdekiler yetmiyormuş gibi gözün hala bisikletlerde, diye çıkıştı.Ama eğer beğendiysen, baban ondan da alır.
    Küçük kız, yumuşak bir sesle:
    -Bisiklet değil kıza bakmıştım, dedi. Babası o vaziyette bile kendisiyle sohbet ediyor da…
    Annesi, küçük kızı duymamış gibiydi. Onun kürklerle çevrili şapkasını düzeltirken:
    -Arkadaşların, bu havada bile okula yürüyerek geliyor,dedi. Halbuki baban, işe giderken de olsa, birkaç dakikasını ayırıp seni mersedesiyle getiriyor.
    Kızın gözü yine bisikletteydi.Kadın alaycı bir ifadeyle:
    -İstersen baban da seni bisikletle getirsin, diye devam etti. Ne de güzel yakışır, öyle değil mi?
    Küçük kız, inci taneleri gibi süzülen gözyaşlarını annesinden saklamaya çalışırken:
    -Çok isterdim,diye cevap verdi. Belki de öylelikle, babama sarılırdım…
     
  2. Blue

    Blue Üye

    Cevap: En Güzel Hikayeler

    Çiçekler

    Yargıç, karşısındaki kadına baktı önce… 80 yaşlarında bir nine…
    sonra biraz geride, ellerini bağlamış adama… aynı yaşlarda bir dede…
    Kadına döndü yargıç :”Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?” Yaşlı
    kadın beyaz başörtüsünü sıvazlayıp konuşmaya başladı kısık sesiyle:
    “–Bu herif yetti gayrı, elli yıldır bezdirdi hayattan. Bizim bir sedef
    çiçeğimiz vardı, çok sevdiğim. O, bilmez. 50 yıl önce, onun bana
    verdiği çiçeklerin arasından bir daldan kök almış tohumlamıştım…”
    Sustu yaşlı kadın. Sesine bir hüzün çöktü, maziyi hatırlamaya başladı:
    “Yavrumuz olmadı, sedefimi çocuk bildim, öyle büyüttüm. Sonra bir
    gün..kurumaya başladı sedef. O zaman adak adadım. Her gün sabaha karşı,
    güneş doğmadan bir tas suyla sulayacağım diye. “İyi gelir !” dediler, sedef
    çiçeğine. 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp da ” Sulayayım !”
    demedi. Ta o geceye kadar. O gece takatim kesilmiş, uyuyakalmışım. Su
    veremedim çiçeğime. Böyle bir adamla 50 yıl geçirdim işte. Hayatımı, umudumu,
    her şeyimi verdim… Ondan hiçbir şey göremedim. Bir kerecik olsun
    benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim.”
    Yaşlı kadın yutkundu. Kararını çoktan vermiş gibiydi:
    ” Onsuz daha iyiyim Hakim Bey !Yemin ederim…”
    Yaşlı adama döndü yargıç, soran gözlerle:
    “Bir diyeceğin var mı baba?”
    Derin bir iç çekişiyle söze başladı ihtiyar adam:
    “Askerliğimi Reisicumhur köşkünde, bahçıvan olarak yaptım. O koca
    bahçeyi lâyıkıyla büyütmek için emek verdim. Fadimem”i de orada tanıdım,
    sedef çiçeklerini de.O bahçe sedef çiçekleriyle doludur. Kokusu yürek
    yakar. Zaman zaman Fadime için topladım sedefleri. Evlendik, çok olmadı
    boynu ağrıdı. Hekime götürdüm Fadimem”i. Hekim:
    ” Kireçlenme var boynunda, çok uzun süre uyanmadan yatarsa sertleşir,
    kötüleşir. Her gece uykusunu bölüp kalksın, gezinsin.”
    Yaşlı adam sözlerine devam etti:
    “Pek dinlemedi bizim hatun, lafım geçmedi. O günlerde tesadüf sedef
    çiçekleri kurudu. Ben de ona, ”Sularsan geçer ! ” dedim. Adak dilettim,
    her gece onu uyandırdım ve seyrettim Fadimem”i O sevdiğim kadını,
    yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim, o görmeden. Her gece o çiçek
    ben oldum sanki. Ona sırf bu çiçekler yüzünden tapabilirim.”
    Durdu yaşlı adam, soluklandı biraz. Mahkeme salonu da susmuştu. Bir
    yaşlı gönülden, bir bahçıvandan duyulması beklenmedik aşk sözlerine kulak
    kesilmişti yargı, savcı , mübaşir… Yaşlı adam soluklanıp devam etti:
    “Her gece çiçekleri sulayıp yattıktan sonra, kalktı. Sedef çiçeğinin
    saksındaki suyu boşalttım. Sedef çiçeği, gece sulanmayı sevmez Hakim Bey.
    O gece; eh yaşlılık işte… Ben de uyanamadım, uyandıramadım. Çiçek
    susuz dayanırdı da kadınımın ağrıları azardı. Kendimi suçladım. O
    suçlayınca da sesimi çıkartamadım…”


    Cenazeme Gelirmisin ? »


    Biliyorum, hiç beklemiyordun bu daveti. Birden geliverdi değil mi? Ansızın vurdu şakağına; saçaktan düşen buzdan kılıçlar gibi. Şaşırdın. Huzurunun göbeğine irice bir taş savruldu; halka halka titremede gönlünün düştüğü göl şimdi. Neşesi kaçtı vaktin; sevinçlerini pervane ettiğin mumlar titredi, bitti. Akrep ve yelkovanın ayakları dolandı; beklediğin “az sonra”lar havada asılı kaldı. Hüznün ölü kelebekleri kıpırdadı, sızılandı. Aşinâlığın tadı bozuldu; acının ketum, kekre sütunları devrildi göğsüne. Başını yasladığın uzun saatler, uzanıp uyuduğun bitmez günler vaadlerini yerine getiremeyeceklerini söylediler; yüzleri yerde, mahçup. Oyala(n)dığın ağaç gölgeleri çekildi üzerinden. Avunduğun/avuttuğun haz perdeleri parelendi. Gözlerini ıslatamadan giden yağmurlar elindeki şemsiyeyi uçurdu. Konforunu bozmamak için parmak uçlarına basa basa odana giren, kalbini kanatmadan usulca gidiveren uzak acılar yakana dolandı şimdi.

    “Daha dün konuşmuştuk ama...” diyorsun. “Ama nasıl olur!”lar çekip çekiştiriyor iki yakanı.

    “Hiç beklenmedik bir ölüm!” “Vakitsiz” “Erken!” “Sürpriz!”

    İşine ara vereceksin bugün... Kocaman bir pürüz olup çıkıverdim karşına. Hızını kestim hayatının. Üzerine saldım kaygılarını. Köşe bucak kaçtığın korkulara sobelettim seni. Ölümle arana koyduğun duvarı yıktım.

    “Ölüm bize de yaklaşırmış/yakışırmış” dedin. “Ölmesi kanıksanmış, ölünesi bir yaştayız artık.”

    “Rahmetli...” sıfatını ismimin üzerine yumuşak bir şal gibi atıvereceksin.

    İki yakasında da eksiğim İstanbul’un.

    Vapurların hiçbiri beklemiyor beni iskelede. Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi otoyolların.

    Hayret! Ben öldüm bu defa... Şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen.

    Gitsen de bir gitmesen de bir, bir cenaze olacak cami avlularından birinde...

    Seni bilmem ama ben bu cenazeye mutlaka gitmeliyim. Ayıp olur, çok ayıp... Davetlilerin yüzüne bakamam sonra. Dediği gibi şairin, bir musallâlık saltanatım bu benim. Başroldeyim. Toprağa konulacak adam rolü benim. Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım. Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa. Üzerine toprak atılan adamı... Unutulmuşluklar altında yüzü erimeye bırakılan adamı... Hüzünlerin münasebetsiz müsebbibi olacak adamı... Ayakkabısı kendisini beklerken bağları çözülecek adamı.... Elbiseleri evden çıkarılacak adamı... Ben oynayacağım.

    Yatağı soğuk kalacak adamı... Akşam eve dönmeyecek adamı... Kapıyı çalması beklenmeyecek adamı... Sofrada yeri olmayacak adamı... Adı telefon rehberinden silinecek adamı... Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı.... Ben oynayacağım. Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıraların eşiğinden yüz geri edilecek adamı... Resmine bakıp bakıp da ağlanacak (yoksa ağlanılmayacak mı?) adamı... “Adı neydi... Hani..!” diye yokluğu kanıksanacak adamı... Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı... Ben oynuyorum bugün...

    Sahnedeyim.

    Beklerim.

    En öndeki olmalısın ayakta duranların. En dik duranı.


    İşte davetiyen:

    Canını çok seven, her günün sabahında burada sonsuzca yaşayacağına yeniden kanan,

    her lezzetin tükenişinde ölümün yanına uğradığını unutan,

    her hazzın zirvesinde yakasındaki ölümlü etiketini isteyerek düşüren,

    her yaz sıcağında içi dünyaya iyiden iyiye ısınan,

    doğduğu yılın rakamının büyüklüğünün kendisini kabirden uzak tuttuğunu sanarak avunan,

    kalbinin her atışında ölümlerden döndüğünün farkında olmayan,

    damarlarının bir köşesinde ansızın geliverecek pıhtılardan yapılmış veda haberleri saklayan,

    ayrılıkların çatlaklarından giren hüzünleri ölümün nefesi gibi yudumlayan,

    sevenlerinin gözlerinin ışığına sığınarak ısınan,

    unutulmayı, yok sayılmayı en ürkütücü uçurum bilen,

    güzelliğini aynaların kırıklarında arayan,

    toprağa girmeye üşenen,

    uzun süredir aramızda yaşayan dostumuz, arkadaşımız, sırdaşımız, kardeşimiz, babamız, evladımız, şimdilik unutmayacağımızı umduğumuz, bir süre unutmaktan utanacağımız, sonra unutacağımız, en sonunda unuttuğumuzu da unutacağımız senai demirci

    doğduğu gün yakalandığı fanilik hastalığından, uzun süredir yatalak olmasına yol açan “her nefis ölümü tadacaktır!” yarasından, ömür boyu sancısını çektiği amansız yaşama rahatsızlığından kurtulup aramızdan ayrıl[maya ayarlan]mıştır.

    Cenazesi -umulur ki- en uzak zamanda, sızılarının köşe başlarında kılınan cenaze namazını takiben kaldırılacak, gözünden (belki gönlünden) uzak bir yerde unutuluş toprağına gömülecektir.
     
  3. June

    June Üye

    Cevap: En Güzel Hikayeler

    İkiside çok güzeldi teşekkür ederiz
     
  4. Blue

    Blue Üye

    Cevap: En Güzel Hikayeler

    Gerçek Dostluk

    "Mevlana ve bir öğrencisi, dostluğun ve arkadaşlığın konu edildiği bir söyleşiden çıkmışlar, yolda birlikte yürüyorlardı. Biraz ileride yolun kenarında, iki köpeğin koyun koyuna sokulmuşlar, birlikte uyumakta olduklarını gördüler. Öğrencisi, biraz önceki söyleşinin de etkisi altında kalarak, bu görüntü karşısında çok duygulandı ve bu duygusunu Mevlana ile paylaşmak istedi:
    "Efendim şu manzaraya bakın" dedi. "Ne denli yüce bir ders alınacak dostluk örneği, değil mi?"
    Mevlana, öğrencisinin bu heyecanı karşısında hafifçe gülümsedi ve kişisel çıkarların nice dostlukları yakıp kül ettiğini anımsattıktan sonra ona, unutamayacağı bir ders verdi:
    "Evlat, sen onların arasına bir kemik atıver de, bak o zaman gör dostluklarını" dedi.
    "Bir dostluk, kişisel çıkar karşısında unutulmayacak denli sağlamsa, ancak o durumda bir değer ifade eder ve ancak o zaman onun adına 'gerçek dostluk' denilir.

    Son Pişmanlık

    Bir gün kirlangıç Gider ve bir adamin penceresine konar. Gagasiyla tiklatir pencereyi ve adam pencereyi açar sorar
    - Ne var ?
    diye Biliyorum der kirlangiç, Sana garip gelecek ama, müsaade edersen eger Seninle kalabilirmiyim ? Niyeki der adam uzun süredir izliyorum seni, Evine kimse girip çikmiyor. Anlasilan ne esin, ne dostun, ne arkadasin var. Beni içeri al ister bir kafese koy istersen avucuna allip sev Ne olur bundan sonra seninle kalayim' der. kirlangiç. Adam şaşırır, Düsünür, taşınır. Ve reddeder kırlangıcı Olmaz der. Kapatır pencereyi. Ertesi gün tekrar gelir kirlangıç ve konar pencereye adam açar Yine ne var der gibi bir ifade yüzünde Kirlangiç "Beni içeri al diye tekrarlar yine -Neden sen ? der adam Çünkü seni seven ben . der kirlangiç... Üçüncü gün son kez gelir kirlangiç ve adama bak der. Bu sana son gelisim ve son kez seslenisim Havalar sogudu Artik göçüyoruz Sicak ülkelere gidiyoruz Alti ay buralarda yokuz. Ne olur beni içeri al ister kafese koy kapat istesen avucuna al sev yeterki sana yakin olayim. Olmaz der adam ben bir insanim sen bir kus Elalem ne der bu ise... Hadisenin nihayetinde adam örter yine pencereyi ve krilangiç da uçar gider Diger kirlangiçlarla birlikte sicak ülkelere.. Adam yine yanliz kalmistir. Yine yalniz kaldim der kendi kendine Kirlangicin içeri girmesine ve evinde kalmasina izin vermemistir ama Aslinda bir hayli içerlemistir Tamam belki bir kus Belki bir hayvan ama ik defa ona biri Seni seviyorum demistir. O güne kadar birinden Bu iki kelimeyi duyacagi günü beklemistir Duydugunda ise yüz çevirmistir. Adam pisman olur Ve kirlangici beklemeye karar verir Artik bir kus da olsa Onu seven biri vardir Alti ay sonra geri gelecektir. ve sevdigi insanin evine girecektir. Aradan bir ay geçer iki ay geçer üç dört ay geçer Altinci ay Adam artik evinin penceresi sonuan kadar açik beklemektedir. Nihayet altinci ayin sonunda Ufukta kirlangiçlar görülür hepsi öbek öbek geri dönmektedir. Sanki adam için uzaktan yaklasan bu manzara bri dügün bayram gibidir. Kirlangiçlar gelir Kirlangiçlar geçer pencerenin önünden Ama biizim kirlangici adam bir türlü göremez Nihayet son kirlangiçta geçmektedir pencerenin önünden Bir dakika bakarmisin der adam son kirlangica Buyurn beyefendi der der kirlangiç adam sorar bir kirlangiç vardi Buraya gelir pencereme konardi beni sevdigini söylerdi Gördünüz mü benm kirlangicimi ? Kirlangiç Beyefendi ne zaman oldu bu olay? Adam ee daha çok yeni alti ay kadar oluyor Siz buradan göçüp gitmeden önce yani Ohoo,siz kirlangiçlarla ilgili gerçegi bilmiyorsunuz herhalde? der kirlangiç Hayir der adam nedir o gerçek ? Kirlangiç: Sudur: kirlangiçlarin ömrü alti aydir.. HİÇ BİR ŞEY İÇİN GEÇ KALMAMANIZ DİLEĞİYLE....
     
  5. Cevap: En Güzel Hikayeler

    Hikayelerini okuyunca niyeyse korku hikayeleri okuyasım geldi hiç alaksı yok nerdeyse :) Çok güzeller bu ara
     
  6. Blue

    Blue Üye

    Cevap: En Güzel Hikayeler

    Gökkuşağı Benim Olur Mu?

    Dünyalar güzeli bir kız hic bilmediği bir ormanda kaybolur.Aslında bu ormana herkes bi defa düşer çünkü burası hayattır.aslında dünya güzeli kızda birine hayat verir oraya geldiğinde.bunu bir demet cicekle paylasmak isteyen genc ciceği ona uzatır.O ise bana bu ciceklerden cok fazla geldi ama bu güzel ormandaki doğal gercek cicekler yerine hepsi sahte cicekler vermeyi tercih ettiler seninlilerin ek iyi yönü gercek olmalarıdiyebilir.Genc kırgın ama umutlu ordan uzaklaşır.Artık ormanda hic bisey ona güzel gelmez olmustur.Gördüğü en güzel sey yanında değildir cünkü.ormanda askı hic kimse bilmez yada anlatamaz.Ama o bunun aşk olduguna emindir.onu görmeden duramaz onu düşünmeden uyuyamaz hic br rüyası onsuz olmaz.onu hergün görsede uzaktan görür hemde nefretle bakan o güzel gözlerini görür.Genc hergün üzülsede unutamaz birazda güzel kız mani olur unutmasına.bir gün güzel kızın cook uzaklardan seni seviyorum dediğini duyar .Ama bu genci mutlu etmez ses cok uzaklardadır cünkü.Genc parmaklarına dokunacak kadar yakın olurbazen ona yine cok uzaktır hersey.
    O güzelliğini tanımlayamayan genç bir gün yine onu izlerken üzerinde rengarenk gökkuşağını görür belki de bu hayaldir ama görür.artık ona gökkuşağım der.aslında ormanda hersey o kadar basit değildi burada hic kmseye güvenmek doğru değildi.Ama cıkmak gerekti.güvenilir biriisyle tabi sizce gökkuşagı hikayedeki gence inanırmı?.. Gökkusagı haklı olarak en güvendiği ve yanındamutlu olacagı birisiyle cıkmak isteyecekti buradan Mutlu edeceğinden emin olan genc cesaretini toplar ve Ellerini uzatarak benimle gelirmisin gökkuşağı der.gökkuşağı elini verir mi...

    Günlük


    21.02.2007
    BİR GÜNLÜKTEN ALINMIŞTIR>

    10.Sınıf
    İngilizce dersinde yanımda bir kız oturuyordu onun için benim en iyi Arkadaşım diyordum...ama Ben onun ipek gibi saçlarına bakıp benim olmasını istiyordum...ama o bana benim ona baktığım gibi bakmıyordu bunu biliyordum,dersten sonra kalktı ve geçen gün sınıfta olmadığı için günün notlarını istedi ve ona notları verirken bana teşekkür etti ve yanağımdan öptü onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyordum ama çok utanıyordum..

    11.Sınıf
    Telefonum çaldı,arayan oydu ve ağlıyordu bana aşkın nasıl kalbin kırdığını anlattı,beni evine çağırdı,yalnız kalmak istemediğini söyledi, bende tabi ki gittim,koltuğa,onun yanına oturdum,güzel gözlerine bakmaya başladım ve onun benim olmasını diledim,2 saat sonra Drew Barrymore'un bir filmi başladı ve onu izledik filmi izledikten sonra uyumaya karar verdi, bana her şey için teşekkür etti ve beni yanağımdan öptü. Onu arkadaş olarak istemediğimi Bilmesini istiyordum,onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini> bilmiyorum ama çok utanıyordum...

    SON SINIF
    Mezuniyet balosundan bir gün önce yanıma geldi ve çıktığı çocuk hasta ve partiye gelemeyecek dedi, benimde çıktığım biri yoktu ve 7.sınıfta birbirimize söz vermiştik eğer çıktığı biri olmazsa partilere birlikte gidecektik, "en iyi arkadaş" olarak.Ve partiye birlikte gittik,o akşam çok güzeldi, her şey yolunda gitti, partiden sonra onu evinin kapısının önüne kadar bıraktım, kapının önünde ona baktım o da bana güzel gözleriyle bana gülümseyerek baktı.Onun benim olmasını istiyordum...ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum, bana "hayatımın en güzel zamanını geçirdiğini" söyledi ve yanağımdan öptü... Onu sadece arkadaş> olarak istemediğimi Bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama> Söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum Ama çok utanıyordum... Günler, haftalar, aylar geçti ve mezuniyet günü geldi çattı.. Sürekli onu izledim onun mükemmel vücudunu seyrettim.Diplomasını almak için> sahneye çıkarken sanki havada süzülen bir melek gibiydi.Onun benim> olmasını istiyordum...Ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu> bunu biliyordum.Herkes evine gitmeden önce yanıma geldi ve ağlayarak> bana sarıldı sonra başını omzuma koydu ve "sen benim en iyi> arkadaşımsın,teşekkürler" deyip yanağımdan öptü.Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok Seviyordum ama söyleyemiyordum.
    Nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum...

    ARADAN YILLAR GEÇTİ
    Bir nikah salonundaydım ve o kızın nikahını izliyorum..evet artık evleniyordu, onun "evet, kabul ediyorum"demesini,yeni hayatına girmesini izledim, başka bir adamla evli olarak. Onun beni olmasını istiyordum..ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum.Yeni hayatına girmeden önce yanıma geldi ve "nikahıma geldin teşekkürler" deyip yanağımdan öptü. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama Söyleyemiyordum nedenini bilmiyordum ama çok utanıyordum...

    YILLAR ÇABUK GEÇTİ
    Şu an benim bir zamanlar en iyi arkadaşım olan kızın tabutuna> > bakıyorum,eşyaları toplanırken lise yıllarında yazdığı günlüğü> > ortaya çıktı...
    Hemen günlüğünü aldım ve günlükte okuduğum satırlar şöyleydi... "Onun gözlerine bakarak onun benim olmasını diledim...ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum.Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama SÖYLEYEMİYORDUM. Nedenini bilmiyordum ama çok utanıyordum. KEŞKE BANA SEVDİĞİNİ SÖYLESEYDİ." Hayatta hiçbir şey için geç kalmayın sevdiğinizi söyleyin.Her ne pahasına olursa olsun.Bu onu kaybetmekte olsa." ŞİMDİ KOŞ GİT SEVDİĞİNE, ONU SEVDİĞİNİ HAYKIRIRCASINA BELLİ ET..
     
  7. Cevap: En Güzel Hikayeler

    Son hikayeyi vidio şeklinde okumuştum....
     
  8. Blue

    Blue Üye

    Cevap: En Güzel Hikayeler


    Aşkta Yarın Yoktu Sevgili

    Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz sevgili. O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır. Gelir ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur. Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar. Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular yoktur. Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili. İnsan bir başka ışığa teslim olur...Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir. Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur. Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında. Hindistan'da Ganj Nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de... Newyork'ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de...Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili, kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan...Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye. Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim. Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...Aşk çok eski bir şeydir sevgili. Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer. Sevdiğimiz insanların çocuklukları da... Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer. Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya... İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa kapılır. Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini anlatamaz, evlere kapanır...Bazen denizler, kıyılar çeker insanı. İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok eski bir yerde yaşanmasından korkulup vazgeçilmez aşkların sızısıdır bu. Bu sızı, bu yenilgi mevsimlerle yıllarla devredilir başka insanlara... Bir insanın yaptığı bir hatanın tüm insanlara yayılması gibi...İşte şimdi biz de sevgili, ya olmadık zamanlarda umutsuzluğa kapılıp, soluğu evlerde alacağız, ya da denizler, kıyılar çekecek bizi. Nasıl biz başkalarının korkaklığını taşıyorsak, başkaları da bizim korkaklığımızı taşıyacak, yenilgimizi, umutsuzluğumuzu...Birazdan sabah olacak...Para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular başlayacak... Bunlar varsa ve bizim için geçerliyse aşk yoktur ve hiç olmamıştır sevgili. Birbirimizi kandırmayalım...Hadi güne hazırlan. Yaşadıklarımızı unutmaya çalış. Aşk bize güvenip verdiği büyüsünü, sırlarını, cesaretini, bilgeliğini ve o ilkel, o yaban ağrısını geri alacak. Bunlar olurken içimiz bir an çok üşüyecek, sonra geçecek...

    Hadi, oyalanma birazdan yarın olacak...
    Aşkta yarın yoktur sevgili...

    Cezmi Ersöz

    Bir Beş Dakikan Var Mı?

    Büyükçe bir parkın banklarından birinde orta yaşlı bir adam uzakta oynamakta olan oğlunu seyrediyordu. Bu sırada yanındaki banka bir kadın ilişiverdi usulca. Kaydıraktan kayan kırmızı tişörtlü çocuğu işaret etti: Şu kayan benim oğlum! Allah bağışlasın, pek güzel bir çocuk! dedi adam. Salıngaçtaki mavi gömlekli de benim oğlum! Sonra saatine bakıp, oğluna seslendi, Ne dersin Ahmetçiğim eve dönelim mi? Ahmet yalvarırcasına konuştu; N olur baba, beş dakika daha! Adam başını sallayarak onayladı. Ahmet salınmaya devam etti. Aradan dakikalar geçti, adam oğluna tekrar seslendi: Gidelim mi Ahmet? Ahmet tekrar yalvardı babasına, N olur baba, beş dakika daha! Bu sırada, tahterevallide bir arkadaş bulmuştu kendine. Adam tebessüm etti, yerine oturdu: Tamam, tamam!

    Bu sırada kadının sesini duydu. Ne güzel, pek sabırlı bir babaya benziyorsunuz! Adamın yüzünde buruk bir tebessüm belirdi, Büyük oğlum Ali ye geçen yıl tam burada sarhoş bir sürücü çarptı. Onun acısı hâlâ yüreğimde. Ali ile yeterince vakit geçiremedim. Şimdi hayatta olsaydı, bir beş dakika onunla birlikte olmak için neler vermezdim ki! O gün, aynı hatayı Ahmet te yapmayacağıma yemin ettim. O her defasında sallanmak için bir beş dakika daha kazandığını düşünüyor. Ama aslında, ben onu seyretmek için beş dakika daha kazanıyorum.

    Nice beş dakikayı bir sonraki saatin başına yetişmek için ayağının altına taş diye alırsın. Aradan çıkarılası, önemsiz, kayda değmez bir süredir beş dakika. Saat 10 a beş varsa, yahut 10 u beş geçiyorsa, görmezsin beş dakikayı, yuvarlarsın onu hiçliğe. Belki önce sen yuvarlanırsın iğretiliğe; saat 10 dersin kısaca. Yok gibidir beş dakika. O yok olmasa bile, sen yoksundur onun içinde. Kendini bir türlü yakıştıramazsın beş dakikanın aynasına. Gölgelik bile değildir o. Telaşların, koşturmaların hammaddesi, suskun ve uysal köşe taşları gibidir. Yontulup atılır bir köşeye. Çıkıntıdır en fazla; pürüzsüz akıp geçen zamanın içinde kendinden utanan bir tümsektir; ihmale gelir bir küsurattır.

    Sığmaz ki insan beş dakikaya...

    Beş dakikaya başını dayayıp uyuyamazsın. Beş dakikaya kalbini, arzularını, ideallerini sığdıramazsın. Şöyle koltuğa kurulur gibi rahatça kurulamazsın beş dakikanın içine. Hasta karyolasının ucuna bitişir gibi oturursun orada. Sanki düşecekmiş gibisindir oradan. Birkaç dakikaya kalmaz kaldırılacaksındır. Az sonra son nefesini verecek, alıp başını gidecek beş dakika& Kimsenin umurunda olmayan bir hasta gibi, kimsenin umursamadığı son nefes gibi, kimsenin şehir nüfusundan düşmeyi düşünmediği sıradan bir cenaze gibi...

    Uzanamaz ki insan kalbi beş dakikaya...

    Beş dakika eğreti durur. Sen de eğretileşip öyle girersin onun içine& Hatırı yoktur beş dakikanın ömründe. Zamansız bir bıçak sırtıdır o. Ne oradasın, ne burada. Sanki yastıktan kalkmış bir başın ardı sıra bıraktığı bir çukur. Uyumuşluk alameti, mahmurluk nişanesi. Beş dakika geldiği gibi gidecek bir gemi. Yandığı gibi sönecek ince bir kıvılcım. Adını bilmediğin bir dağın hiç adım atamayacağın yamacında bodur bir ağacın dalından gece yarısı düşüveren sarı kuru yaprak gibi düşer beş dakikalar ömrün rahminden. Kimsenin canı yanmaz beş dakika tükenirken. Kimsenin içinden bir şey kopmaz beş dakika daha ileri gitmişse zaman.

    Göğsünden zoraki aşk emmeye çalışan üvey evladındır beş dakika...

    Hiç ummadığın bir anda çıkagelirse, başını sokarsa kapıdan içeri sevinmezsin, sevinemezsin. Alıp başını giderse de aldırış etmezsin. Kaybını hesaba katmazsın. Eksikliğini eksik bilmezsin.

    Ömrün cüzdanında harcanacak bozuk paradır beş dakika...

    Vitrinlerin parıltısıyla dilenen, billboardların ışıltısıyla dillenen tüketim dilencilerinin ellerine bırakırsın onu umursamadan. Tesellileşirsin beş dakikalar üzerinden. Dilenciler hiç yoktan iyidir deyip rahatlar ya bozuk parayı. Sen de elini boş çevirmedim hiç olmazsa deyip rahatlarsın beş dakika ayırmakla. Hiç yoktan iyidir!lerin dizi dibinde yetim bir çocuk gibi elbisesiz, süssüz, tesellisiz sürünür beş dakika...

    Hayatın yırtık cebinden kayıp düşen yarı çiğnenmiş bir sakızdır beş dakika.

    Köşede unuttuğun, küstüğün kırık ve puslu ayna gibi, yüzünün rengini, gözünün ışıltısını çok görürsün ona. Gövdeni koymazsın karşısına.

    Oysa, ömür dediğin beş dakikalardan ibaret değil mi?

    Beş dakikaların içinde saklı oysa kelebeklerin çiçekleri göğe katan kanat çırpışları.

    Beş dakikaların başında bekliyor oysa hiç lekesiz tebessümü sevenlerinin.

    Beş dakikaların ortasında pusu kurmuştur oysa, ömür boyu sürecek sevdaların ilk bakışı.

    Beş dakikaların usulca örttüğü boşlukta kıpır kıpır yaşamaktadır sonralara sürgün ettiğin aşkların yalımı.

    Orada seni bekleyen dudaklarına borçlandığın ve hiç ifade edilememiş sözlerin olmalı, ürkek ve çekingen...

    Tir tir titreyen bir serçedir beş dakika avuçlarının içinde. Parmaklarının arasında bekliyor, olan bitenden habersiz... Bir dokunsan gözlerinle, bir okşasan sözlerinle. Beş dakikaya kalmadan kanat çırpacak serçe. Beş dakikaya kalmadan minik bedeninden dışarı taşacak. Beş dakika içinde sonsuzun saklı olduğunu bilecek. Göklere hayat dolu bir kanat daha değecek. Varlığın göğünde bir kanat da sen olacaksın beş dakikada. Varlığın göğsüne bin can olacaksın beş dakikada. Çok geç kalıp da, Bir beş dakika daha... N olur bir beş dakika daha demeden.
     
  9. Blue

    Blue Üye

    Cevap: En Güzel Hikayeler

    Aşk Kapıyı Çaldığında


    Hep özlediğim, beklediğim aşkın böyle aniden kapımı çalıvereceğini, izin almadan yüreğimde bir köşeye yerleşeceğini hiç düşünmememiştim. Göz göze geldiğimiz anda. Başımdan aşağıya buzlu su dökülmüş gibi hissettim.

    Bakışları içimi titretti, bilmediğim, tanımadığım bir dünyanın kapıları açılıverdi önümde... Kimde, neydi, hangi sınıfta öğrenciydi, daha önce onu görmemiştim. Bütün gün bu sorularla boğuştum. İlk şoku atlatıp kendime geldiğimde okulda onu aramaya başladım. Gerçeği öğrenmem hiç zor olmadı tabii ki! Suratıma tokat gibi çarpan gerçeği...

    O okulumuzda yeni görev yapmaya başlamış bir öğretmendi çok genç olduğu için öğrencilerden ayırt etmek mümkün değildi. Böyle şeyler yalnız filmler de olur sanırdım. Oysa ben sırılsıklam aşık olmuştum. Gözleri başımı döndürecek kadar güzel olan yalnızca adını ve öğretmen olduğunu bildiğim biri, kısacık bir zamanda hayatımı değiştirivermişti.

    Ona aşık olmam benim suçum muydu? İnsan hesap kitap yaparak aşık olmazdı ki? Tamam itiraf etmeliyim, ben pek normal biri değilim. Başkalarına göre farklı yanlarım çok., özellikle de aşk söz konusuysa hiçbir zaman sıradan biri olmadım ama bu kez tamamen kaderdi. Sonunda ona söylemeye karar verdim. Madem aşık olacak kadar cesaretliydim, söyleyecek kadar da cesaretli olmalıydım.

    Söyledim. Şaşkınlığımı ifade edecek sözleri şu an ben bulamıyorum. Düşün bir kez, çat kapı bir öğrenci geliyor ve ‘’ ben sizi gördüğüm ilk andan beri seviyorum’’ diyor. Ne hissedersiniz bilemem ancak o bana karşı çok olgun, anlayışlı davrandı. Yaptığım çocukluklarla hayatını cehenneme çevirdiğim halde sevgiyle yaklaştı.. incitmemek için çok uğraş verdiğini şimdi anlıyorum oysa o zamanlar çok incitmiştim. Bir gün bana hak vereceksin demişti evet onu anlıyorum ve hak veriyorum. En doğrusunu yaptı. Zaman belki çılgın aşkımı bitirdi. Ama ona olan saygım ve sevgim sonsuza kadar sürecek.


    Yüreğimin Devrimi

    Uzaktan akrabamızdı. Abi diye hitap ederdim ona kendimi örnek aldığım; tıpkı dağların doruklarında zamansız kalabilmiş kar birikintisi gibi göz alıcı bir şahsiyetti benim gözümde. Paylaşımlarla kurulan dostluğumuz, saatlerce süren dostluk kokan sohbetlerimiz dertlerimiz anılarımız gülüşlerimiz ve tesellilerimiz yerini çok sonra fark edebildiğim kaçamak bakışlara bırakır gibiydi. Bir türlü kabullenesim gelmiyordu dostane duyguların aksini. Ailem dahil çevremdeki herkesin gözdesiydi o. Bilhassa arkadaşla gönülleri fethediyordu muhabbetiyle.

    Buna rağmen mantığımı elden bırakmıyor onun beni asla yar olarak göremeyeceği gerçeğini açıklamaya çalışıyordum bizleri yakıştıranlara. Ben olgun bir yetişkin gibi davranmaktan bihaber yaşamayı ilke edinmiş bir genç kızdım. O ise sorumluluk sahibi ciddi bir deniz astsubayıydı. Karakterli, ağırbaşlı disiplinli bir o kadar da iyimserdi.

    Velhasıl 1,5 aylık bir süreden sonra görkemli bir itirafla yüz yüze kalıyordum. ‘’Bana abi deme’’ diyordu. Ben ise şaşkındım sessizce haykırıyordum içten içe, şimdi neler olacak diye. Susarak geçirdiğim 2 günden sonra onu deli gibi severek başladım güne. İnanıyordum uykumda aşık olmuştum ona.

    Her ikimizin gözlerinde görülmeye değer bir ışık yüzlerinde ise tarifi mümkün olmayan bir tebessüm yer edinmişti. El eleydik. Bir ömür boyu beraber yol almak için ilk adımı attık sözlendik. Fakat ayrı düştük; aşkım dünyanın bir ucunda seyirdeydi. Bekledim bekledim...

    En nihayetinde kavuştuk sınırsız sevgi limanımızda. Ama vuslatın sarhoşluğu fazla devam etmedi 1 aylık bir sürecin ardı gelen bir özlem daha ayırdı bizleri sevdiğimle yine! Şimdi uzağız yine birbirimize. Yıldızlara yarenlik etmek alışıla gelmiş bir sohbet oluyor zamanla. Bu yüzden doyamıyoruz ya birbirimize hatta bazen sevgi sözcükleri bile aç kalıyor sevgimizin yanında. Ruhlarımızı çepeçevre sarmalayan sıcaklığın yanı sıra, yalnızlıklarımızda kurduğumuz hayallerimizle yücelttiğimiz umutlarımızla körüklüyoruz hasretliğimizi biz. Neyse ki her ikimizde severek yaşıyoruz. Neyse ki bizler özlemle yanıp özlemle tutuşuyoruz. Ve asla aşkı katliamlara maruz bırakanlardan olmuyoruz.


    Bir Bitişin Hikayesi

    Tam tamına 17,5 yaşındaydım o gün.Bütün eyitin hayatımı adadığı ve sonunda başardığım üniversitemin bahçesinde onunla konuşup bir ilişkinin temellerini atmak üzereyken küçük bir çocuktum.Günü birlik ilişkilerde, geçici flörtlerden hoşlanmadığımı belirtecek kadarda büyük. Üniversite hayatinin başlangıcı bu muhteşem birlikteliğinde başlangıcı oldu. Günler büyük bir hızla geçiyor ve gecen gün aşkımızda ayni hızla büyüyordu.

    Önce toplumdan, sonra da okulumuzdan soyutladık kendimizi. Her anımızı baş başa geçirmekten, İstanbulcun keşfedilmemiş yerlerin gezmekten büyük keyif ali yorduk. Onun dinine çok bağlı olması, benim bugüne kadar bilmediğim görmediğim şeyleri yapıyor olması hoşuma gidiyor, ben de her gün yeni şeyler öğreniyordum.

    Bu aşk romanlarından fırlamış mutlu günler daha doğrusu seneler 4 yıl sürdü. Kesintisiz 4 yıl. Bu arada o benim aileme, bende onun ailesine girmiştik .Evleneceğimiz günler şayiliydi.

    5. yılımıza girdiğimiz ilk günlerinde her şey alt üst oldu hayatımda. Senelerdir görmediğim bir arkadaşımı ziyarete gittim ve aşık oldum. Hayatımızda başka insanlar olmasına rağmen bu garip duygusal çekim bizi yakaladı, ama hemen kendimizi toparla***** uzaklaştık. İşte yine ben eski bendim. Her şeyi çözmüş ilişkime sağlam bir şekilde dönmüştüm .- Döneme mimiydim yoksa Bir kaç ay sonra İnternet ve chat ortamını keşfettim. Seneler sonra ilk kez farklı erkeklerle konuşmak gerçekten ilginçti gelmişti. İleri gidip teflonlaşmaya ve hatta bir kaç kez görüşmeye bile vardırmıştım işi. Ama hep kendimi haklı çıkaracak sebepler aradım. Kötü bir şey yapıyordum, onu anlatmıyordum. Yada bana öyle geliyordu.

    Başka bir adama aşık olmamla başlayan kavgaların, tartışmaların yerini şimdi chat kavgaları almaya başlamıştı. Bu seferde netten yüzünü bile görmediğim bir adama aşık olmam, olayın patlama noktası oldu. Çünkü artık sözlerin yerini tokatlar almıştı. Çıktığım tatiller, görüşmeme kararları, ilişkiyi kurtarma çabaları hiçbir işe yaramıyordu. Elimizde hiçbir şey kalma misti artık. Bizi bir arada tutan o güçlü bağ,aşk,sevgi,saygı,hoşgörü. Hepsi uçup gitmişti.şaşkındım. nasıl bu hala gelebilmişti her şey. Bitmeliydi. Bitecekti. Ve bitti. 5. yıldönümümüze 1 ay kala bitti büyük aşk masalı.

    Biliyorum. Ben suçlu görünüyorum. Ama hala kendimi haklı çıkarmak için çok fazla sebep bulamıyorum. Pişman mıyım. Hayır. 23 yaşındayım artık ve elimde kalan hala bitmemiş bir okul. İlişkim bitti ama okul hala duruyor. Aşk mı bir daha asla.
     
  10. Blue

    Blue Üye

    Cevap: En Güzel Hikayeler

    Bir Dostla Aşk

    Fırtınalı bir hayatın ortasında birleştik. Sen, kendine yakın bulduğun insanların sana yaptığı hatalardan şikayet ediyordun., bense uzun yıllar acısını çektiğim bir aşkın yaralarını sarmaya çalışıyordum.

    İyi birer dosttuk, her şeyi paylaşır olmuştuk. Bu yakınlaşmamızın kısa bir sürede olmasına rağmen zamanım öyle tatlı, öyle güzle geçiyordu ki ben içimdeki kıpırdanmalardan habersizdim.

    Sanki rüyadaydım, gözlerimi açtığımda dostluğun yerini aşk almıştı. Kendimi tutamamıştım işte. Duygularıma hakim olamamıştım. Sen benim aşkım, bense senin dostundum artık. Sana aşık olduğumdan habersizdin. İçimdeki volkan öyle taşmıştı ki patlamak için sabırsızlanıyordu.

    Sonunda o gün gelip çatmıştı. Bütün duygularımı bütün hislerimi açıklamıştım ben sana. Sense bana sadece şaşkın bir ifadeyle bunların yalan ve şakadan ibaret olması için yalvarmıştın.

    Bende sana bunların ne şaka ne de yalan olduğunu üstüne basa basa vurgulamıştım. İçim rahatlamıştı. Çünkü bir insana ‘’ seni seviyorum ‘’ demek kolay bir iş değildi. Yürek isterdi. Ben bu işi becerememiştim ama sonucuna da katlanmak elimde değildi. Çünkü asıl olan benim için bugündü ve ben bugün sana söylemem gereken şeyleri yarına bırakmamıştım. Yarın böyle bir fırsatın elime geçeceğini düşünerek bütün her şeyi açıklamıştım.

    Dünya fani her an her şey olabilir bizim dünyamızda... Şimdi içim çok rahat ama bir o kadar da huzursuzum. Çünkü bunları sana anlatınca suçlu ben oldum. Şimdi o eski günleri arıyorum, hiç sebepsiz, ani ayrılışın şokunu üzerimden atamamamın sonucundandır. Ve zaman eskiden öyle güzel öyle tatlı geçerken şimdilerde, bin bir azap bin bir acıyla geçiyor.

    O günün üstünden çok zaman geçti. Şimdi ben senden benim olmanı değil bana biraz hak vermeni istiyorum. Bana duyduğun nefreti duygularımın üstünden çekmen için yalvarıyorum. Bana ne kadar kızsan ne kadar nefret etsen de ben seni yine de seviyorum. Duydun değil mi? Seni seviyorum.



    Bir Gün Okurmusun Bu Yazıyı ?

    Bir gün hayatımdan ördürürcesine çıkacaksın.ve ben seni hep son günkü halinle hatırlayacağım.seni en güzel halin neydi diye düşünüyorum. Ve içimden bir ses yıllar öncesine götürüyor beni ...

    Seni her halükarda içimde hissedebiliyorum. İşte olayımın en güzel yanı bu. Sen ne kadar anlayabilirsin bilemiyorum. Ama benim gibi her şeyden ve herkesten uzak bir hayatın olmasaydı bunun ne demek olduğunu anlardın. Seni anlıya biliyorum sevdiklerin ve sana destek veren herkesin yanında ağlamak bile senin doğal. Benim için lüks olan her şey sana doğal geliyor.

    Şimdi yatıyorsundur. Bir sigara yakmış yatağının ucunda yaşadıklarını ve benim sana söylediklerimi ve hatta yaşadıklarının bir hata olduğunu düşünüyorsundur. Kanayan yarayım senin için biliyorum. Bir hata. Bir yanlış. Oysa sadece sevmiştim seni. Hala aklımın bir ucundan çıkmıyorsun. Son kez çıkmayan olacaksın. Seni asla unutmayacağım. Yerlerde sürünüp yok olsam, evlenip çocuk sahibi olsan ve adım bir yana, dünyada olduğumu unutsan ben yine bıraktığın yerde olacağım.

    Parktaki çocuklara bakıp seni yaşayacağım. Söküp atmam gerek içimden seni. Hayatımın kalanını sensiz yaşamayı öğrenmeliyim. Ve öyle ki hiç sızlamamalı içim seni gördüğümde. Sen utanmalı, sen başını eğmelisin. Yaptıklarından utanmalı, iliklerine kadar üşümelisin yazın kavurucu sıcaklığında...

    Ama olmaz bunu sana yakıştıramam. Sen bunları yaşamamalı, görmemelisin. Korkma yavrucuğum ben gizli bir köşeden seyreder sonra usulca kaybolurum. Sen hiç görmezsin beni. Belki bir gün ortak bir tanıdığımızdan haberlerimi alırsın. Olur da hakkımda kötü bir şeyler duyarsan ne olur kulak asma yalandır mutlak. Senin üzülmen için söylenmiştir.

    İçim yanıyor kimseye anlatamıyorum. Hoş sen bile anlayamadıktan sonra kim anlasın. Bana güldüklerini biliyorum bunu iliklerime kadar biliyorum. Varsın olsun, gülsünler, ben biliyorum içimdekileri. Yorgun bedenimi yıldızlara taşıyacaklar bu benim en mutlu günüm olacak. Sevdiklerimi oradan görebileceğim. Bir kahve telvesi, bir sigara dumanı kadar yakın olacağım sana. Sana ve sevdiğim tüm insanlara.

    Son bir sevgi son bir mutluluk yakaladım seninle, belki de çok kısaydı kimileri için. Nereden bilsinler benim için bir ömre bedel olduğunu. Ben gözlerimde yaşadım bu aşkı ve yine gözlerimde bıraktım umutlarımı. Bunları bir gün okuyacak mısın? Okurken ağlayacak mısın bilemiyorum. Ama beni anlayabilmen için çok zaman geçmesi gerekiyor belki yüzyıllar. Yalnızları oynuyorum sen bile farkında olmadan. İşte ben buyum, kimsenin istemediği, kimsenin anlamadığı. Anlamak istemediği. Uykuların en tatlısı senin için olsun canımın içi...



    Dönerim Demiştin

    Soğuk bir sonbahar akşamıydı. Hava kararmış, yağmur başlamıştı. Düşlerimize yağmur yağıyordu ellerimizi. Gözlerin donuk bedenin halsizdi.

    Gizli bir el kalkış hazırlanan otobüse binmek için seni sürükler gibiydi. Sanki kalmak istiyordun. “baharda dönerim” demiştin hatırlıyor musun ?” Sakin beni unutma bekle.”

    Ben seni unutmadım sevgili, ben seni unutmadım. Bütün kış baharda döneceğin günün hayaliyle ısındım. Minik öpücüklerle uyandırıp güneşin doğuşunu gösterecektim sana. Çiçeklerin, denizin, kumasalın, güneşin tadına birlikte varacak , gün batımlarında denizle birleşen ufuk çizgisini birlikte seyredecek, ay ışığında mutluluk şarkımızı söyleyecektik.

    Yalan değil kaçamak sevdalara takıldım yokluğunda bir süre. Sana benzeyen her şeyi sevdim ben. Sevdiği her şeyde senden izler vardı. Aradığımı buldum sandım ama yanıldım , bulduğum sen değildin. Olmadık zamanlarda aklıma düştün, zamansız yaralandım. Her sabah seni bulmak için yolara düşmek geldi içimden ama gidemedim .

    Yalnızlığın acısıyla gurur satın alır oldum her gece. “Gelir” dedim kendi kendime, “Söz verdi gelmesi gerek.” Bekledim.Kendimi param parça hissetim ama yine de sana kızamadım.Unuttum kötü sözlerini Unuttum kapında bekletildiğimi.Unuttum telefonlarıma cevap vermediğini, kavgalarımızı unuttum.

    Bir tek seni unutmadım sevgili, bir tek seni unutamadım. Hep dönmeni bekledim. Zamanla alıştım acılara , ölüm ilanlarında kendiliğinden siline adreslere. Alıştım sevdiklerimin yokluğuna. Ama yalnızlığa alışamadım, hasrete alışamadım, sensizliğe alışamadım. Hep dönmeni bekledim.

    Olamadı gülüm bir araya gelemedik. Oysa daha yolun başındaydık, tomurcuktuk daha çatlamaya hazır. Bahar gelmeden ayrıldık. Şimdi artan yalnızlığım , büyüyen yokluğu var . duvarlarda gözlerinin izi , kapı kollarında parmak izlerin saklı. Sen neredesin sevgili, varlığın nerede ?. bir mevsim döndü , sen dönmedin .

    Düşlerim böyle dağınık değildi eskiden. Kara bulutlar gibi kümelenip bir yere, acılarım yüreğimde çöreklenmişti gece yarılarında. Özlemlerim hiç bu kadar olmamıştı gün ışığına. Hasret bu kadar büyümemişti. Şimdi göçebe olmuş yüreğimle her sabah yeni yolculuklara çıkıyorum. Umudun türküsünü söylüyorum öksüz bakışlarımla.....
     
  11. Blue

    Blue Üye

    Cevap: En Güzel Hikayeler

    Bakış açısının gücü

    Ortaokuldayken, sınıf arkadaşlarımdan birisiyle ciddi bir tartışmaya girdim.
    Onun haksız olduğundan, kendiminse haklı olduğumdan emindim.

    Ögretmenimiz bize cok iyi bir ders vermeye karar verdi. Bizi bütün sınıfın önüne çıkardı ve onu masanın bir tarafına, beni de diğer tarafına yerleştirdi.

    Masanın tam ortasında yuvarlak bir nesne vardı. Siyah renkli bir nesne. O çocuga nesnenin rengini sordu.

    Çocuk, ''Beyaz'' diye yanıtladı.

    Söylediğine inanamadım, çünkü nesne siyahtı. Yeniden tartışmaya başladık,bu kez de nesnenin rengi hakkında. Öğretmen bu kez beni çocuğun yerine, onu da benim yerime geçirdi.

    Ve bu kez bana nesnenin rengini sordu.

    ''Siyah'', yanıtını vermek zorundaydım, çünkü belli ki nesnenin bir tarafı beyaz, diğer tarafı ise siyahtı.

    Öğretmenimiz o gün bana çok güzel bir ders verdi. Karşımdaki kişinin bakış açısını anlamam için, kendimi onun yerine koymam gerekiyordu.

    Gerçeği biliyorum deme, "bir gerçeği" biliyorum de! Gerçekleri bakış açımız ve görüş limitimiz kadar algılarız. O halde daha fazla hoşgörü!


    Judie Paxton

    Pazartesiyi Beklerken
    Bir salı günüydü.
    ‘Yoğun bir iş temposuyla geçen günün akşamında eve varmak ne güzel… Daha da güzeli elini yüzünü hoş kokulu sabunlarla yıkayıp, üstüne rahat ev kıyafetlerini geçirmek… Sonra şöyle güzelce televizyonun başına kurulup eline kumandayı almak..’

    Oturduğu yerde sızlanmalarını dindirmek için ayaklarını yüksekçe bir yere
    kaldırıp uzandı. Yorgunluğu şimdi çok daha belirginleşmiş, külçe gibi üzerine çökmüştü. Oh! Tam şekerlemelik bir andı. Gözlerini yumdu, televizyonun sesini kıstı.

    Sabah geç kalkmasına rağmen çok iş yapmış, çok yere gitmişti. Geç yatması da cabası… Şöyle bir düşündü:
    ‘Evi silip süpürmek, çarşıya çıkıp sayısını hatırlamadığı kadar mağaza gezmek, alışveriş yapmak, bu arada faturaları unutmamak, her biri için saatlerce sıra beklemek, sonra o eşyaları elleriyle taşımak…’

    Çok, çok zahmetli bir gün olmuştu bugün.

    Ayakları, kolları, her yeri sızlıyordu. Burnuna sabunun güzel kokusu geldi. Leylâk gibi, insana eflâtun rengini hatırlatan ferahlatıcı bir kokuydu bu... Derin derin içine çekti. Galiba bu kokunun uykuya da tesiri vardı. Davetiye çıkarmış gibi, uyku hemen başucunda bitiverdi. Tam kendini uykunun o tatlı tatlı dalgalanan, masmavi ve ılık denizine atacak, imkânsızın mümküne dönüştüğü yerlerde gezecek hattâ uçacaktı ki, aklına akşam namazını kılmadığı geldi. Düşünmemeye çalıştı.

    Yok, hayır! Akşam namazını kılmamıştı. Ama çok yorgundu. Olsun, yine de kılmamıştı. Ama kıpırdayacak hâli kalmamıştı, her yeri sızlıyordu, zaten namazını kılsa bile huşuyla değil, bir an evvel kılmış olmak için kılacaktı. Biraz düşünüp aklına gelen birkaç önemli önemsiz bahaneyi de sıraladı. İçindeki uzlaşmaya yanaşmayan o inatçı ses tek cümleyle cevap verdi: Kılmamıştı işte, kılmamıştı, kılmamıştı…

    Bahanesini geçerli hâle getirmek, inatçı sesin inadını kırmak için daha çok düşündü:
    ‘Zaten bu sene üniversite imtihanına giriyorum. Gece yarılarına kadar ders çalış, okul, dershane, etütler… Sabah namazlarına da genelde kalkamıyorum, öğlenleri okulda kılamıyorum, hattâ bazen, yok yok, genellikle ikindileri de… Ne öyle bölük pörçük... Bir şey yapıldı mı tam olmalı. Seneye hayırlısıyla üniversiteyi bir kazanayım… Hepsini beş vakit kılmaya başlarım. Hayatım nasıl olsa düzene girer. Şimdiki kadar yoğun da olmam. Bu sene geçiş yılı. Olmuyor işte bu yoğunluğun içinde!’

    Üniversiteli olmakla, yepyeni bir pazartesiyle yepyeni bir hayata başlayacaktı... düzenli bir hayata. Tabii, namazları tam bir hayata..

    Ah pazartesi, bir gelse!

    ………

    Ve üniversite yılları

    Bir salı günüydü.

    Artık şubat tatilinin yaklaştığı, insanların kayıp düşmesini bekleyen buzlarla kaplı, soğuk yollarda geçirilen koşturmacalı bir günün akşamında kendini eve zor atmıştı.

    Yoğun bir günün bitiminde evine varmak ne güzel bir duyguydu.
    ‘Bir de mor veya mavi renkli, kokulu sabunlarla yıkanıp, yüzüne gözüne, eline ayağına yapışıp onun yorgunluğunu artırmak için ağırlık yapan tozdan kirden kurtulmak herhalde dünyanın en güzel duygularından biriydi.’

    Gerçi sabun evindekiler kadar kaliteli değildi. Bazen yüzünü tahriş de ediyordu; ama olsun. Öğrencilik hayatı işte…

    Oturduğu koltukta hemen uyuyabileceğini biliyordu.

    Çok yorgun ve uykusuzdu. Gece sabaha kadar ders çalışmış, erkenden deneme imtihana gitmiş, yetiştirmesi gereken ödevi yapmak için kütüphanede bir hayli vakit geçirmişti.

    O kadarla kalsa yine iyi… Eksik ders notlarını tamamlamak için koşuşturup fotokopicilerde epey ter dökmüştü… ‘Üff ne tempo ama!’ diye düşündü.
    ‘Hiç de öyle bir kere kapağı atmakla bitmiyormuş… Asıl zorluk üniversitedeymiş meğer. Şimdi çalıştığım kadar üniversite imtihanına hazırlansaydım en yüksek bölümü kazanırdım alimallah…’

    Başını yastığa koydu. Üzerine sıcacık bir battaniye aldı. Burnuna ikinci sınıf da olsa güzel kokan sabunun kokusu geldi. Bir an evini hatırladı.
    ‘Az kaldı. 2-3 imtihan sonrası, yaklaşık 2 hafta sonra evdeyim.’

    Annesinin mis gibi yemeklerinden yiyecek, yüzünü evlerinin güzel ve kaliteli sabunlarıyla yıkayacaktı.

    Bu düşünce onu keyiflendirdi. Gözlerini kapadı, yüzünde ailesini düşünmenin verdiği tebessümle, bedeninde uzun zamandır süren koşuşturmanın yorgunluğuyla, uykunun insanı uçurup yorulmaksızın gezdirdiği değişik âlemlere yola çıkmaya hazırlanıyordu...

    Birden aklına akşam namazı geldi. Eskisi kadar inatçı olmasa da, o ses yine konuşmaya başlamıştı: ‘Oooo, bu yorgunlukla çok zor bir iş şimdi bu. Kalkacak, ağrıyan bacaklarıyla yürüyecek, sızlayan kollarınla, ellerinle abdest alacaksın… Soğuk suyu da hesaba kattın mı? Sıcacık battaniye terk edilip namaz kılmak...’

    Kılmalıydı!!!

    İnatçı sese karşı, o da inat etti:
    ‘Yarım yamalak, bu yoğun temponun içinde, hızlı hızlı kılınacak namazın ne hayrı olur ki... Koşturmanın içinde böyle geçiştirilmiş namazlar… Yok yok, olmaz öyle. Şu imtihanlar bir bitsin, şu okul bir bitsin, mesleğimi elime bir alayım. Adam gibi kılmaya başlarım…’

    Pazartesi bir gelse.

    Yeni bir hayatın ilk günü olacaktı... Artık mesleğini eline almış çok daha düzenli ve stressiz hayata başlamış olacaktı. ‘O zaman kılarım, hem bugünlerin kazasını da yaparım.’ diye düşündü. Sonra içinde feryatlar koparan o sesi duymamak ve hattâ onu da rahatlatacak bir çözüm bulabilmek için, yarın bir gün çalışacağını, sabah erken kalkıp namazını kılıp hattâ çok sevdiği sabah uykularından vazgeçip, namazdan sonra yatmayıp Kur’ân okuyacağını, öğle tatillerinde namazını rahatlıkla kılabileceğini, ikindiyi kısa günlerde iş yerinde, uzun günlerde evinde, akşam ve yatsıyı evinde sakin ve huşuyla kılacağını hayal etti. Nasıl olsa kılacaktı.

    Yeter ki şu yoğun tempolu, stresli okul günleri bir geçsin… İşe başlayacağı, yeni bir başlangıç yapacağı pazartesi bir gelse..

    ……..

    Ve iş hayatı

    Bir salı günüydü.

    İşten yorgun argın eve gelmişti. Gelen fakslar, yapılan görüşmeler, arananlar, arayanlar… İnsanlara laf anlatmak cidden çok zordu. Hele bir de iş yerinde dönen ayak oyunları. Çekememezlikler, kavgalar.. hadi hepsi bir yana, işten çıkıp da eve gelmek için çekilen trafik çilesi... Bazen caddede yolun ilerisinin göründüğü yerlerde kilometrelerce uzayan tıkanık yolu, bekleşen arabaları görünce ağlayası geliyordu.

    Sonunda varabildiği evinde olmanın mutluluğuyla elini, yüzünü güzel kokan bir sabunla yıkadı. Yorgunluktan dile gelmiş ayaklarını yüksekçe bir yere koyarak uzandı.

    Gözlerini kapadı. Bugün ayaklarının sızlamasına baş ağrısı da eşlik ediyor, Bremen mızıkacılarınınkine benzeyen uyumsuz bir koro gibi kendilerince bağrışıyorlardı.

    Sabunun hoş kokusunu duydu. Uyku, güzel kokulu yumuşacık mavi bir bulut gibi onu sarıp sarmaladı.

    Tam o bulutun üzerinde yola çıkacaktı ki, ‘namaz’ dedi içindeki ses, her
    geçen gün biraz daha kısılan ses tonuyla..

    İster istemez uyku bulutu aralandı, zihni yeni bahaneler üretmek için harekete geçiyordu ki, içinden bir başka ses daha geldi.
    ‘Evde yemek yok ve akşama yemeğe arkadaşlarını çağırdın…’

    Üç saniye içinde uyku kalmadı gözlerinde. O sevimli bulut kuvvetli bir rüzgârla karşılaşmışçasına kaçıverdi geldiği bilinmeze. Hâlâ ayakları sızlıyor ve başı ağrıyordu; yine de telâş içerisinde mutfağın yolunu tuttu, telâşını bastıracak kadar kuvvetli değildi bu ağrılar.

    Öyle bir telâştı ki namazı da unutturuvermişti.

    ......

    İşte aile…

    Bir salı gecesiydi.

    Oturduğu koltuğun üzerinde kâh uyuyor, kâh uyanıyordu. İşin gerçeği, uykuyla uyanıklık arasında bir bölgede, ‘âraf’ta duruyordu.

    Ârafın bu yanına geçip gözlerini, uykusuzluktan sızlayan gözlerini aralayıp çocuğunun ateşini kontrol etti. Biraz düşmüş gibi olması ârafın öbür tarafına daha rahat geçebilmesi için bir biletti sanki. İçi rahatlayarak başını koltuğa dayadı.

    Camiden yükselen sabah ezanı, hasta çocuğu soğuktan korumak için her zamankinden daha sıkı kapatılmış evde açık cam bulamamasına rağmen, onun ârafın öbür yanından bu yanına yaklaşmasına sebep olmuştu.
    ‘Çok bitkinim. Sabaha kadar uyutmadı çocuk. Aman ne çileymiş bu. Zaten her şeyden hasta oluyorlar. Şimdi namaza kalkmak.. uzun iş. Çocuk da ağlar. Yok yok şimdi olmaz.

    Hep erteliyorsun ama..
    Şu çocuk düzelsin başlayayım artık namaza. Aman düzelse ne ki, bu defa öbürü hasta olur. Yok yok. bu çocuklarla namaz falan kılınmaz. Pek bir zor olur, böyle bir vakit kıl, üç vakit kılma. Hoş değil zaten. Hayırlısıyla şöyle biraz büyüsünler. Kendi işlerini görür hâle gelsinler.

    Onların yürüdüğü, okula başladığı pazartesi günü başlayacaktı namazlarına.. çok düzenli, bol dualı ihlâslı namazlar kılacaktı. Hayırlısıyla bir gelseydi o pazartesi.

    ………………….

    Yine bir salı günüydü.

    Bugün yıllık izninden bir gündü. Yorgun değildi, sabah da geç kalkmış, ağır ağır aklına gelen bütün kahvaltılıklardan oluşan bir sofra kurmuş, öğle yemeğiyle birleşen bir kahvaltı yapmıştı. Evin odalarında yavaş adımlarla yürüdü. Televizyonu açıp elinde kumandasıyla koltuğa kuruldu. Bu anın, bu mutluluğun tadını doya doya çıkarmak için eline bol miktarda Erzurumluların deyimiyle sımışka, yani ayçiçeği almıştı. Çıt çıt.. kanalları dolaştı. Hangisinde karar kılacağını düşündü. Çıtır çıtır çitletilen çekirdeklerle önce bir film, sonra eski bir film seyretti. Dışarıdan gelen yeni bir ezan sesi yine onu kımıldatamadı.

    “Namaz” dedi içindeki güçsüzleşmiş ses. “Namaz!”

    Hiç yerinden kalkası yoktu. Zaten yarım yarımdı bütün namazları.
    ‘Hangi gün beş vakit kılıyorum ki.. bir vakit daha neyi değiştirecek… İş hayatında çok zordu namaz kılmak. Hem ev, hem iş. Bu koşuşturmada çok zordu. Çok zor. Zaten emekliliğime de fazla bir şey kalmadı. Ah hayırlısıyla emekli olayım. Artık gerçekten her şeye yeni bir başlangıç yapacağım. Benim yeni pazartesim olacak.’

    Kendini ibadete verecekti. Her namazını vaktinde huşu ile kılacak, peşinden kazalarını kılacak, tesbihatları yapacaktı. Dahası gece namazlarına bile kalkabilirdi.

    O gün yeni bir başlangıç olacaktı. Yeni bir hayatın ilk günü, bir pazartesi
    olacaktı. Ah o pazartesi bir gelse…

    Çay demledi; bir süre çekirdek çitletti, çay içti. Sonra yavaş yavaş bir uyku bastırdı. Kanepeye uzandı. Başının altına bir yastık aldı. Elinde kumanda bir-iki kanal daha gezdi. Yeni bir programda karar kıldı.
    ‘Oh be, tatilde olmak koşuşturmamak ne güzel! Ama tatilden sonra iş başı yapmak hiç güzel olmayacak. Off, Allah vere de bu sene resmî tatiller hep hafta içine denk gelse!’ diye düşündü.

    Uzanıp masanın üzerindeki takvimi aldı. Yıllık tatilleri gösteren sayfalara baktı. 23 Nisan Salı, 19 Mayıs Salı, Ramazan Bayramı Salı, Kurban Salı… Keyiflendi. Sonra öylesine karıştırmaya başladı takvimi. O günün tarihine baktı: ..ağustos salı. Çocuklarının doğum günlerine baktı: ..mart salı, …haziran salı...

    Takvimin ilk sayfalarını açtı: 1 Ocak Salı, 2 Ocak Salı, 3 Ocak Salı, mart salı, nisan salı…

    Haziran, temmuz, ekim, kasım.. hepsi salı..

    Dün salı, bugün salı, yarın salı.
    ‘Bir gariplik var bu işte! Acaba?’ demeye kalmadan iyice yoğunlaşan sabun kokulu uykuya daha fazla karşı koyamadı.

    Esnedi, battaniyesini iyice üzerine çekti.

    Günlerin, ayların, yılların, kısacası hayatın sadece salı günlerinden ibaret olduğunu anlayamadan uykuya daldı…

    …………..

    Uykuda mıydı, rüyada mıydı anlayamadı. Kıpırdamak istedi; fakat hiçbir yerini
    oynatamadı, sonra gözlerini açmaya zorladı ve gözünü açtığında bir anda çok şaşırdı. Nasıl olabilirdi bu iş? Kendisini seyrediyordu. Biraz yaşlıca bir hanım kazandan bir tasla aldığı suyu bir tahta üzerinde yatan yarı çıplak bedenine döküyor, diğer hanım da güzel kokulu bir sabunla bedenini oğuşturuyordu.

    Canan SABA



     
Benzer konu başlıkları: Güzel Hikayeler
Forum Başlık Tarih
Doğum Günleri Güzel Doğum Günü Hikayeleri 15 Ağustos 2012
Hikayeler mevlananın güzel hikayeleri 24 Mart 2011
Dini hikayeler En Güzel Dini Hikayeler Buyrun 10 Mart 2009
Etkileyici Sözler 2015 Romantik Güzel Sözler 3 Ağustos 2014
Anlamlı Sözler Sevgiliye anlamlı güzel sözler 16 Haziran 2014

Sayfayı Paylaş