Emevi ve Abbasilerin Mevaliye karşı uygulamaları ve etkileri

'İslami Bilgiler' forumunda HazaN tarafından 26 Kasım 2010 tarihinde açılan konu


  1. Emevî İktidarının Tutumu
    Muaviye’nin iktidara gelmesiyle birlikte Müslüman toplumun yaşam
    koşulları ve olaylara bakış açıları derinden değişim sürecine girmiştir.
    Çünkü onunla birlikte hilafet sisteminde değişiklikler meydana gelmiş;
    hanedanlık ve saltanat olarak nitelendirilebilecek14 bir uygulamaya
    geçilmiştir. Bunun yanı sıra yeni siyasi açılımlara ve dizayn edilen yeni
    ekonomik sisteme dinî meşruluk kazandırılmaya çalışılmıştır. Bu
    uygulamalar, muhatap kesimlerden biri olarak mevâlîyi birçok açıdan
    etkilemiş ve enerjilerini değişik yönlere sevketmiştir.
    Emevîler, kendi iktidarlarını güçlü kılmak, yönetimlerini meşru
    zemine yerleştirmek, söylemlerinden rahatsızlık duydukları
    muhalefetin gücünü ve direncini kırabilmek adına, insan iradesini
    görmezlikten gelerek, Cebr düşüncesinden yararlanmak istemişler ve bu
    doğrultuda yaptıklarını “Allah’ın Takdiri” çerçevesinde
    temellendirmeye çalışmışlardır. Bu süreci, “Rabbim beni bu göreve ehil görmeseydi, onu bana bırakmazdı. Bizde bulunmasını Allah çirkin
    görseydi değiştirirdi. Ben Allah’ın hazinesinin sahibiyim, Allah’ın
    verdiğini verir, onun yasakladığını yasaklarım”15 söylemi ile birlikte
    Muaviye başlatmıştır. Böylece makam ve konumları itibariyle güçlü ve
    etkin insanlar, ekonomik alanda oluşan krizin, yanlışlıkların,
    haksızlıkların ve olumsuz görülen uygulamaların kendileri ile ilgili
    olmadığını, her şeyin Allah’ın takdiri ile olduğunu söyleyerek
    sorumluluktan kaçınmışlardır.16 Oysa -iktidara geliş yöntemi ne olursa
    olsun- yöneticinin adaleti uygulayacak biri olması halk kesimince her
    zaman istenmiştir. Söz gelimi saltanat usulüyle hilafete gelmesine
    rağmen Ömer b. Abdulaziz’in hemen hemen her müslüman grup
    tarafından takdir edilmesinin arka planında adil bir yönetim17
    göstermesi yatmaktadır.
    Emevîler döneminde Müslüman toplumun yapısı, ağırlıklı olarak
    Araplar ve kendi varlığını yeni hissettirmeye çalışan mevâlîden
    oluşmaktaydı. Fethedilen yeni bölgelerde İslâm’ı kabul eden Arap
    olmayan unsurlar, hem yöneten kesim, hem de Arap kamuoyunda
    mevâlî olarak adlandırılmış ve idarî, siyasî, ekonomik ve sosyal olarak
    hayatın her alanında ikinci sınıf vatandaş gibi görülmüşlerdir. Bu
    dönemde mevâlî, Arap olan müslümanların yararlandığı birçok
    imkândan yararlanamamış ve bu yöndeki istek ve uygulamalar
    yadırganmıştır. Söz gelimi Hadis ilminde öne çıkan ve takva sahibi bir
    insan olarak bilinen Sudan asıllı mevâlî18 Sâid b. Cübeyr (95/714) Kûfe
    kadılığına tayin edildiğinde bazı gruplar, bu atamaya, kadılığın
    Arablara özgü bir meslek olduğunu düşündüklerinden dolayı tepki
    göstermişlerdir.19
    Yine bu dönemde mevâlî, orduda müslüman Araplar gibi süvari olarak değil de, ancak piyade olarak bulunabilme hakkını elde
    edebilmiştir. Üstelik Arap süvarilerden daha az aylık ve daha az hisse
    alıyorlardı. Ayrıca mevâlî feyden pay alamıyor, ganimetlerden de cüzi
    oranda yararlanabiliyordu. Bu çerçevede, Muhtar es-Sakafî, mevâlîye
    feyden pay ayırdığı için Kûfeli Araplardan tepki görmüştür.20 İlmî ve
    fikrî alanda da etkili olan mevâlînin, Mekke, Yemen, Mısır, Suriye,
    Cezire, Horasan ve Basra’da meşhur alimler yetiştirdiği görülmektedir.
    Bu durum dönemin halifesi Abdulmelik (86/705)’in endişe duymasına21
    neden olmuştur.
    Mevâlînin varlığı ve gücü hissedilmeye başlandıktan sonra
    Emevîler, çözmek zorunda oldukları önemli bir sorunun ayrımına
    vardılar. Halife Abdulmelik bu duruma çare bulmak için Haccac’ı Irak’a
    vali olarak atadı.22 O da, Basra Camiinde okuduğu hutbede “karşımda
    koparılma zamanı gelmiş bazı olgunlaşmış kelleler görüyorum; onların
    sahibi benim”23 demek suretiyle ilk gövde gösterisini yaptı. Emevî
    yönetiminin tutumu ve Haccac’ın mevâlîye karşı uygulamış olduğu
    ekonomik politika, devletin yöneticileri ile yönetilen kesim arasındaki
    gerginliğin tırmanmasına yol açmıştır. Emevîler döneminde devletin
    biri ganimetler, diğeri vergiler olmak üzere iki gelir kalemi vardı.
    Esasen devlet, fetihlerin durmasıyla gelir gider dengesini sağlamada
    zorluk çekmekteydi. Çeşitli düzenlemelere gidilmesi ve mevâlîden vergi
    alınma isteği, bu dengeyi tutturma ihtiyacından kaynaklanmaktaydı.24
    Haccac’ın, harac toplamak için görevlendirdiği amilleri, kendisine
    mevâlînin müslüman oldukları için, bunlardan harac alınamayacağını
    yazmışlarsa da Haccac, Basra ve diğer şehirlerde yerleşmiş olan, ama
    harac ödemeyen herkesin şehirlerden çıkarılması emrini verdi. Bu
    aşamadan sonra, emrin muhatabı olan herkes, bir meydanda toplanarak nereye gideceklerini bilemez durumda, ağlama protestosuna
    başladılar.25 Bu sessiz direnişe rağmen mevâlî, hükümet tarafından
    şehirlerin dışına sürülmüş ve daha önce geldikleri yerlere geri
    gönderilmiştir
    Emevîlerin mevâlîye uygulamış oldukları ekonomik politika, Arap
    üstünlüğüne dayalı tutumları, Emevî-Haşimî çekişmesinin doruk
    noktaya ulaşması vb. sosyo politik olaylar, ilgili birçok kesimi muhalif
    kanatta toplamıştır. Emeviler, bu muhalefeti susturmak veya alt etmek
    için ulemanın desteğinden de yararlanmak istemişlerdir. Söz gelimi,
    Zührî (124/742), Kaderiyye’nin kanının helal olduğuna dair Abdulmelik
    b. Mervan’a fetva vermiştir.33 Hasan Basrî gibi vali ve halifeleri
    uyarmanın ahlakî bir sorumluluk olduğunu söyleyen alimler de
    olmuştur. O, Emevilere karşı isyan edenleri uyarmayı da ihmal etmemiş
    ve emire itaatin şart olduğunu söyleyerek ayaklanmalara taraftar
    olmamıştır.34 Onun geleneğinden gelen Amr b. Ubeyd (144/761) de,
    ceza olarak bir hırsızın elinin kesildiğini gördüğünde, -yöneticileri
    kastederek- “gizli hırsız açık hırsızın elini kesiyor”35 demiştir.
    Bu arada Emevi saltanatının sarsılmasında etkin bir rol üstlenen
    başka bir mevâlî hareketi de dikkat çekmektedir. Bu hareket, Türk
    diyarı olarak bilinen Horasan’da Haris b. Sureyc önderliğinde ortaya
    çıkmıştır.36 Wellhausen, Haris b.Sureyc’in İranlı müslümanlara devlet
    içinde vatandaş hukukunu kazandırmak amacıyla giriştiği bu
    teşebbüsü şöyle kritik eder: “Haris daha evvelki devirlerde harekete
    geçmiş olsaydı ona bu mutaassıp inkılâpçı sıfatıyla Haricî denilecekti.
    Fakat o, Haricilerin ısrarla üzerinde durdukları müfrit fikirlere saplanmamıştı. Ne kendisine halife sıfatıyla biat ettiriyor, ne de başka
    birisi için biat topluyordu. Murciî olarak ortaya çıkmıştı. Murciîlik ise;
    bir toplanma politikasıydı”.37 Bu kişi, haksızlığa uğrayanlarla birlikte
    devlete karşı çarpışan Mesih rolüne bürünmüş bir mazlumlar
    kurtarıcısı38 olarak görülmüştür. Bu hareketin mensuplarını kendine
    bağlamayı başaran Abbasiler, onların yardımıyla zafere ulaştılar.39
    Böylece Emevîlerin tebasına ve özellikle mevâlîye karşı sürdürdüğü katı
    rejim en büyük protestoyu mevâlîden almış oldu. Bu bir anlamda
    mevâlînin Araplara karşı üstünlüğüydü.
    Genel olarak Emevî iktidarının menfaatlerini dinin önüne
    almaları, Haccac’ın mevâlîye karşı uygulamış olduğu ekonomik
    politikanın bazı halifelerce desteklenmesi, kabileci ve ırkçı tutumların
    sergilenmesi gibi uygulamalar; söz konusu iktidarın kendi sonunu
    hazırlayan sebeplerdi. Hem müslümanlığın gereğini yapmak isteyen
    hem de kültürel kimliklerini korumak isteyen, ama mevâlî nitelemesiyle
    dışlanan, itilen, kakılan bu kesim, bu sonun hazırlanmasında öncülük
    yapmıştır.
     



  2. Cevap: Emevi ve Abbasilerin Mevaliye karşı uygulamaları ve etkileri

    Abbasilerin Mevâlî Politikası
    Emevîlere karşı isyan faaliyetlerini yürüten Abbas oğulları, mücadeleyi
    mevâlînin nüfus olarak egemen olduğu Horasan’da yoğunlaştırmıştır.
    İsyanı yöneten Ebû Müslim’in gözetiminde mevâlîden oluşan daî ve
    nakîbler eliyle gizlice teşkilâtlanma cihetine gidilmiştir. Gerek haksızlığa
    ve zulme uğrayanlar ve gerekse din kardeşleriyle eşit seviyede olmayı
    arzu eden mevâlî için umut ışığı olan Abbasîler, iktidara gelmeleriyle
    birlikte iktidarlarını borçlu oldukları bu kesimlere ilk etapta
    umduklarını verememiştir. İlk halifeler döneminde isyanda etkin rol
    alan mevâlî dışlanmışken,40 sonraki dönemde izlenen siyaset41 bu
    unsurun güç kazanmasında etkili olmuştur.
    Abbasiler üzerindeki mevâlî özellikle de İran etkisi, saraydaki
    birçok görev alanında mevâlînin istihdamıyla kendisini
    göstermektedir.42 Aynı zamanda ilk dönem vezirlerinin çoğu Fars
    asıllıydı. Harun Reşid (193/809) iktidarının vezirleri Bermekî ailesi, bu
    konuda en önemli örneklerden biridir.43 Vezirlik yaptıkları dönemde bu
    aile, siyasî arenada etkin olduğu ölçüde ilmî hayata da damgasını
    vurmuştur. Değişik mezhepler ve eğilimler arasında tartışma oturumları
    düzenlediklerine dair rivayetler mevcuttur.44 Cahız’ın Abbasi devletini
    “Horasan Acem devleti”, Emevîleri ise “Asıl Arap devleti” şeklinde
    isimlendirmesi45 de Abbasiler üzerinde İran etkisini göstermesi
    açısından ilginçtir.
    Me’mun’dan itibaren mevâlînin yıldızının parladığına tanık
    olunur. Çünkü o, kardeşi Emin ile olan hilafet mücadelesinde daha çok
    Arap olmayanlara ve özellikle İranlılara dayanmıştır. Zira Emin, anne
    ve baba tarafından Araptır ve destekçilerinin çoğunluğu da Araptır.46
    Me’mun ise anne tarafından Farisî’dir ve Fars asıllı olan Fazl b. Sehl
    (202/817) tarafından desteklenmiştir. Böylece Me’mun, Arap
    olmayanların desteğini almayı başarmış ve bu unsur kendisine iktidar
    yolunu açmıştır.47
    Böylece mevâlî içinde etnik kökene önem veren ve bağları
    güçlendirmeye çalışan İranlı unsur öne çıkmaya başladı. Farklı gruplar
    devlete farklı özellikleri ile güç ve katkı sağlamış oldular. Bu durum,
    Abbasilerin siyasal iktidarı daha geniş biçimde paylaştıklarını ve nedeni
    ne olursa olsun, Araplarla, mevâlî arasındaki ayırımı gidermeye
    çalıştıklarını göstermektedir.
    Abbasilerin askerî gücü de, bir başka mevâlî grup olan Türklerin
    eline geçmiştir. Memun’un halifeliği döneminde, Mu’tasım’ın
    görevlendirilmesiyle Semerkand’dan sayılarının 3000 kadar olduğu
    söylenen Türk askeri getirtilmiştir.48 Mu’tasım döneminde bu sayının 20
    bine yaklaştığı49 rivayet edilmektedir. İran unsuruna karşı güç kazanan
    bu grup, sonraki dönemde halifelere karşı tehdit unsuru haline
    gelmiştir.
    İlmî hareketin başında da Araplardan daha çok mevâlî etkin bir
    görüntü çiziyordu Beytü’l-Hikme personelinin çoğu mevâlî kesime
    mensuptu.50 Tercüme faaliyetlerinin arttığı dönem Me’mun (218/833)
    dönemidir ve onun zamanında Beytü’l Hikme’ye yeni bir veche
    kazandırılmıştır. Eski Cündişapur Akademisi örnek alınarak kurulmuş
    olan bu müessesedeki asıl faaliyet, felsefe ve çeşitli ilim dallarıyla ilgili
    kitapları tercüme etmeye yönelikti. Muhtemelen Harun Reşid
    iktidarının son zamanlarında Hızanetu’l-Kutubi’l Hikme adıyla kuruluş
    çalışmaları başlatılmıştı. Burada etkin bir görev üstlenen İran asıllı Ebu
    Sehl el-Fazl b. Nevbaht halifenin emriyle Farsçadan Arapçaya eserler
    tercüme etmekteydi.51
    Abbasiler döneminde mevâlînin bilim alanındaki etkinliği, aslında
    Emeviler döneminde başlayan bir teamülün devamı niteliğindeydi.
    Çünkü bu dönemde tekrar ortaya çıkan kabile çekişmeleri ve Arapların
    ilimle meşgul olmayı küçük görmeleri gibi nedenlerle, ilmî alandaki
    otorite, Arap olmayan ve mevâlî diye bilinen insanların eline geçmişti.
    Müslüman toplumda gerek şer’i ve gerekse akli ilimler alanında çalışan
    ilim adamlarının çoğunluğu mevâlîdendi.52 Bu teaümülün Abbasiler
    döneminde de sürdüğü görülmektedir. Abbasî gücünün zirvede olduğu
    ilk yüzyıllarda merkez şehir Bağdat’a Arapların yanı sıra Arap olmayan
    birçok ilim adamı, edip ve düşünür gelmeye başlamıştır. Kültür ve fikir
    hayatı gelişmiş ve canlılık kazanmıştır. Mevâlî kendi bilgi ve tecrübeleri
    ve özellikle Yunancadan ve Süryaniceden yaptıkları tercümelerle
    katkıda bulunmuştur
    Fars kültüründen yapılan çeviriler, İslâm kültürünün bünyesini
    derinden etkilemiştir. Abbasî yönetimi, Mehdi dönemindeki yabancı
    inanç ve kültürleri şiddet yoluyla sindirme politikasından54
    vazgeçmiştir. Bu tavır beraberinde farklı din ve kültürlerin
    kaynaşmasını ve bir arada yaşamalarını getirmiştir.
    Mevâlî İslâmın ilk dönemlerinde, Arap müslümanlarla devletin
    müslüman olmayan uyrukları arasında önemli bir ara sınıf
    oluşturuyordu. Bu grup, Abbasî yönetiminde İslâm toplumunun diğer
    unsurlarıyla bütünleşmek suretiyle ayrı bir toplumsal sınıf olarak ayırt
    edici niteliğini yitirmiştir. Böylece mevâlî ismi, sonraki dönemlerde
    yerini etnik yapıların isimleri olan Fars veya Türk sözcüklerine
    terketmiştir. Böylece etnik kimlikler ön plana çıkmıştır. Her iki etnik
    yapının, İslâm ile gelen Arap kültürü etkisine boyun eğmedikleri ve
    geliştirdikleri yeni kimlik ve din anlayışıyla, eski din ve kültürlerinden
    gelen nitelikleri korudukları görülmektedir.