Edebi Metin Olarak İstiklal Marşı

'Sorun Cevaplayalım' forumunda Sitem tarafından 19 Ağustos 2011 tarihinde açılan konu


  1. Günümüze kadar gelen tarihî bilgilerin ışığında, Türk millî marşı yarışmasına 724
    şiirin katılmış olduğunu biliyoruz. Bu şiirlerini tamamını ihtiva eden bir dosya maalesef
    mevcut değil.

    Yalnız bunlar arasında bir heyetin seçerek Meclis’e takdim ettiği yedi şiirden
    biri o sırada kabul edilmiş olsaydı yalnız zayıf bir millî marşımız olmakla kalmıyacak, aynı
    zamanda, belki Türkçe’nin en güzel şiirlerinden birine sahip olamayacaktık.
    Birinci Büyük Millet Meclisi hükümetinin Maarif Vekili Hamdullah Suphi de bizim
    şimdiki endişemizi o günden hissetmiş olmalıydı ki araya aracılar sokarak Mehmed Akif
    Bey’in yarışmaya mutlaka katılmasının teminini ısrarla istemiştir.
    Aradaki para mükâfatının kaldırılması şartıyla yarışmaya katılan Mehmed Akif’in
    İstiklâl Marşı’nı tamamlayıp Maarif Vekâletine gönderdiği, fakat henüz sonuç alınmadığı
    günlerde manzume ilk defa Sebilürreşad dergisinde çıkar. Şiirin baş tarafında bir ithaf vardır:
    “Kahraman Ordumuza”.

    İstiklâl Marşı’nı okurken ve dinlerken bu ithafın değerini ve önemini hatırdan
    çıkarmamak lâzımdır. O kahraman ordu ki, marşın yazıldığı çetin mücadele yıllarında kadın
    erkek her ferdiyle bütün bir milletin kendisiydi. Demek ki “Kahraman Ordumuza” ithafı, aynı
    zamanda “Kahraman Milletimize” manasını da taşımaktaydı.
    Şimdi, Mehmed Akif’in İstiklâl Marşı’nı Safahat’a niçin koydurmadığı ve “O benim
    değil, milletimindir” dediği üzerinde biraz daha durabiliriz. Akif’in bu sözünün gerçek
    manası sadece bu şiiri, her ferdi kahraman birer nefer olan millete ithaf etmiş olmaktan mı
    ibarettir? Yoksa “O benim değil, milletimindir” demesinin başka bir anlamı mı vardır?
    Dünyada millî marşların güfteleri, bir şairin kaleminin mahsûlü olmakla beraber, onu
    benimseyecek, yıllarca, yüzyıllarca dilinden düşürmeyecek olan milletin de karakterini
    aksettirmek gibi bir özelliği beraberinde taşırlar. Bu bakımdan birçok millî marş şairinin adı
    çok defa unutulur; bir milletin kuruluşunda, tarihi bilinmeyen devirlerde teşekkül eden
    destanlar gibi anonimleşir.
    Millî marş tabiri, bu özellikleri taşıyan şiirlerin bütün dünyada yaygın olan ortak
    adıdır. Bazı millî marşların ayrıca isimleri de vardır. Bu isimler o milletin bir vasfını veya
    marşın yazıldığı, kabul edildiği sıradaki olağanüstü bir hadiseyi işaret eder.
    Bizim millî marşımızın, dünya millî marşları arasında ayrı bir yeri vardır. Millî
    marşımızın adı “İstiklâl”dir. Bu kavram milletimizin çok önemli bir karakterini
    belirtmektedir. Tarihler, bilinen en eski çağlardan günümüze kadar Türklerin on altı, elli veya yüz küsur devlet kurmuş olduğunu yazarlar. Bu sayının azlığı veya çokluğu, devlet tarifinin
    farklılığından kaynaklanmaktadır ve pek de önemli değildir. Asıl önemli olan, milletimizin
    tarihinde, hiçbir devirde devletsiz bulunmadığıdır. Yazılı en eski Türkçe metinlerden olan
    Orhun Kitabeleri’nde de sık sık vurgulanan, Türk milletinin hür ve müstakil yaşamaya alışmış
    olmasıdır. Akif’in

    Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım
    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım
    Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım
    Yırtarım dağları, enginlere sığmaz, taşarım


    mısralarında Türk milletinin tarihinin bilinen en eski devirlerinden gelen bu değişmez
    karakterine işaret vardır.
    Devletin çeşitli tarifleri varsa da bütün bu tariflerin içinde değişmeyen ve her zaman
    var olan unsur, istiklâldir. Millî marşımız, milletimizin işte bu hiç değişmeyen karakterinin
    yakın çağdaki tezahürü olan bir mücadelenin içinden çıkmıştır. Yirminci yüzyıl başlarında,
    istiklâline sahip yegâne Türk birliği Osmanlı Devleti’ydi. Hatta bağımsız yegâne İslâm devleti
    de Osmanlıydı. Millî marşımız, işte bu devletin, adına medeniyet denilen tek dişi kalmış bir
    canavar tarafından yok edilme niyet ve teşebbüslerine karşı verilmiş bir kavganın içinden
    doğmuştur. Onun için adı “İstiklâl Marşı”dır. Onun için manzume İstiklâl’le başlar ve
    İstiklâl’le biter. Ayrıca şiirin başka kıtalarında, başka mısralarında İstiklâl kelimesi geçmese
    de zikredilmemiş bir istiklâl değişik motiflerle kendini hissettirir: “Sönmez bu şafaklarda
    yüzen al sancak” mısraında olduğu gibi. Çünkü sancak da aslında bir milletin istiklâlinin
    sembolüdür. Marşımızın bu ilk mısraında da bayrak, istiklâlin sembolü olarak, hiç
    sönmeyeceği müjdesiyle birlikte gelir. Hem de “Korkma!” haykırışıyla zihinleri, gönülleri,
    yürekleri bir çığlık halinde doldurarak.

    Bestelenmiş iki kıtasının sonunda ve bütün manzumenin sonunda tekrarlanan mısra
    “Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklâl”dir. Bu mısralarda milletimizin iki mühim
    karakteri bir arada belirtilmiştir. Biri, biraz önce belirttiğim, hiçbir devirde kaybetmediği
    istiklâlin onun hakkı olduğu. İkinci ise bu hakkın, istiklâl hakkının, iman duygusuyla beraber
    doğuşudur. İman duygusunu son mısradaki ikinci Hak kelimesinden çıkarıyoruz. Bu Hak,
    Allah manasındadır. Böylece millî marşımızda milletimizin dinî ve millî karakteri birbirinden
    ayrılmaz bir bütün olarak ifade edilmiş olmaktadır.
    Görüldüğü gibi, millî marşımızın adı tesadüfî değildir. Hatta yazıldığı yıllardaki
    şartları düşünerek, sadece şairinin ümit ve temennisinden de ibaret olmadığı söyleyelim. Hak
    kelimesinin dilimizde kullanılış manalarıyla sanat halinde ifade edilmiş bir gerçeğin ta
    kendisidir.

    Millî marş güftelerinin bir özelliği de, içinden çıktığı milletin yaşadığı olağanüstü bir
    hali, bilhassa büyük felâketli zamanları, bunların arkasındaki büyük ümitleri ve zaferleri
    aksettirmesidir. Meselenin herkesçe bilinen tarihî teferruatı üzerinde durmaya gerek
    görmüyorum. Bir millî marş güftesi yazılmasının Akif’e teklifi ile İstiklâl Marşı’nın Büyük
    Millet Meclisi’nce kabulü tarihleri, 1920 Aralık ayı ile 1921 Mart’ı arasına rastlamaktadır. Bu
    tarihler İstiklâl Mücadelelerinin en kritik aylarıdır. Millî Marşımızın, “Korkma!” hitabıyla başlaması, iyi niyetli olmayan bazı itirazlara sebep olmuştur. Aslında Akif’in, şiirine bu
    hitapla başlaması çok manidardır. Yalnız dönemin şartlarını çok iyi bilmek gerekir. Batılı
    devletlerin silâhlandırdığı Yunanlıların Anadolu içlerine yürümesi, Birinci İnönü Muharebesi,
    iç isyanlar ve bunların bastırılması gibi olayların vuku bulduğu zamanlardır. Meclis ve onunla
    beraber bütün bir Türk milleti korku, ümit, ümitsizlik, zafer ve sevinç haberlerini, duygularını,
    heyecanlarını arka arkaya ve birbirine karışmış halde yaşıyordu. İşte bu yeis günlerinde
    “Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” hitabıyla başlayan ve “Ebediyen sana yok,
    ırkıma yok izmihlâl” mısraıyla devam eden İstiklâl Marşı doğmaktadır. Millî Marşımızın
    “Korkma!” diye başlaması boşuna değildir. Ümitsizliğin, inanç yokluğundan geldiğini haber
    veren bir dinin mensubu olan Türk milleti, bu manzume ile var olma azmini, imanını,
    iradesini yeniden bulmuştur. Onun için İstiklâl Marşı, bir milletin ölüm-kalım çağının
    destanıdır. Millî Mücadele’nin ne gibi zor hatta başarılması imkânsız gibi görünen şartlar
    altında yapıldığı malûmdur. Adına medeniyet denilen ve her türlü teknik donanımı haiz
    düşmanın, en güçlü ve yeni silâhlarla saldırarak yağma etmek istediği bir vatanda Türk
    milletinin güvendiği en önemli silâh imanıdır. Bu imanı hem dinî manada vatan için şehadet
    inancına, hem millî manada kendine güven olarak düşünebiliriz. Millî Mücadele’nin
    kazanılmasında Türk milletinin istiklâline düşkün bir millet olması yanında, sadakatle bağlı
    olduğu dinî inançların rolü unutulmamalıdır. Milletinin sinesindeki bu gücü bilen Mehmed
    Akif ona bu tarafıyla seslenmektedir:


    Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar
    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var
    Ulusun, korkma, nasıl böyle bir imanı boğar
    Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar


    Nihayet millî marşların üçüncü bir hususiyeti olarak, anonim karakteri taşıması
    meselesine geliyorum. Yani tıpkı destanlar gibi, milletçe yaşanmış, milletçe yaratılmış, sahibi
    bilinmeyen anonim karakterde bir şiir olması. İstiklâl Marşı anonim bir şiir değildir. Ancak
    Akif’in, bu marş için açılmış yarışmaya ne şartlar altında katıldığını, yahut katılmayıp ısrar
    üzerine sonradan ne şartlar altında şiirini gönderdiğini biliyoruz. Akif’in bu yarışmaya
    katılmamasındaki felsefesi açıktır: Millî marş güftesi ısmarlama olmaz. Ve marşın
    yazılmasından dolayı da para gibi hasis bir menfaat kabul edilemez.
    Yarışmaya katılan yüzlerce şiirin beğenilmemesi, bir milleti temsil edecek, onun
    karakterinin sembolü olacak değerde bulunmaması, Akif’in haklı olduğunu göstermiştir. Her
    iki şart da Akif’in isteği üzerine kaldırılır. Yani şiir ne yarışma için ısmarlanmış olacak, ne de
    karşılığında para verilecektir. Akif’in şiiri zaten ısmarlama değildi. O çetin günlerde,
    yarışmadan çok önce tamamen samimi duygularıyla zaman zaman yazdığı birçok mısraını
    parça parça dostlarına okuyordu. Daha sonra Maarif Vekili’nin ısrarı ve dostlarının
    aracılığıyla yarışmaya katılmayı kabul eden Mehmed Akif, o zaman, ikamet ettiği mütevazi
    Taceddin Dergâhı’nın odasında iç sükûnetine çekildi. O uhrevî hava içinde milletinin azmiyle,
    iradesiyle kendi sanatını birleştirdi. Âdeta “ruhunun vahyini” duyarak taşa geçirircesine şiirini
    tamamladı.
    Mehmed Akif’in bütün Safahat’ında, içinde yaşadığı topluma yabancı kalmadığını,
    onun dertleriyle nasıl hemdert olduğunu biliyoruz. Fakat hiçbir şiirinde, İstiklâl Marşı’nda
    olduğu kadar, âdetâ mistik bir ruhla, milletiyle beraber, milletiyle bir aynîleşme, özdeşleşme içinde olmamıştır. İşte bütün bu olağanüstü şartların birleşmesiyle Mehmed Akif’e göre
    İstiklâl Marşı artık kendisinin değil milletin ruhundan çıkmış bir şiir olmuştur, başka bir
    ifadeyle şiirinde milletini konuşturmuş bir medyum gibiydi. Bunun için onu Safahat’a
    almamış ve “o benim değil, milletimindir” demiştir.
    Şimdi Akif’in bu vasiyetini ihmal etmeyerek, biraz da onun bu şiirde gösterdiği
    sanatına temas etmek istiyorum. İstiklâl Marşı’mızı, başka milletlerin millî marşlarından
    ayıran özellikleri zikrederken unutulmaması gereken bir karakterini de belirtmek gerekir. O
    da, şairinin Türkiye’de bütün bir millet tarafından bilinen bir şahsiyet olmasıdır. Dünyada
    millî marşların çoğu, adı duyulmamış veya o milletin edebiyat tarihlerinde önemli yeri
    olmayan şairlerin yazdıklarıdır. Hatta çoğunun edebî değeri zayıftır ve önemi sadece ortaya
    çıktığı dönemin heyecanlı bir hatırasını taşımaktan ibarettir. Mehmed Akif ise yalnız İstiklâl
    Marşı’nın şairi olarak değil, hemen bütün şiirleriyle zamanında da, günümüzde de en çok
    tanınan şairdir. Belki bütün milletimizce en çok benimsenen ve en çok okunan şairdir.
    Safahat’ın bugün, Türkiye’de hiçbir şiir kitabının ulaşamadığı defalarca basımıyla yüz binin
    çok üzerinde tiraja ulaşmış olması bunun açık bir delilidir. Akif’in şiirinde fanteziye yer
    yoktur. Kendi şiiri hakkında söylediği “Bir yığın söz ki samimiyeti ancak hüneri” mısraı da
    bu gerçeği gösterir. Akif kadar milletinin acılarını, mutluluklarını samimi olarak duyan,
    yaşayan ve yazan başka ikinci bir şairden bahsetmek kolay değildir.
    Fakat o erişilmez tevazuu ile şiiri hakkında “samimiyeti ancak hüneri” demekteyse de,
    şiirinin, özellikle de İstiklâl Marşı’nın samimiyetinin dışında başka hünerleri vardır. İstiklâl
    Marşı edebî bir metin olarak da Türk şiirinin en güzel örneklerindendir.
    İstiklâl Marşı, gerek nazım tekniği gerekse muhteva bakımından herhangi bir millî
    marş güftesinin çok ilerisinde, Türk edebiyatının en güzel lirik-hamasî şiirlerindendir. Son
    kıtası beş mısra olmak üzere dörder mısralık on kıtadan oluşan ve aruzla yazılmış olan şiirin
    her kıtasının bütün mısraları tam kafiyelidir ve her kıtanın, temayı teşkil eden duyguyla
    uyumlu ton ve vurguların yer aldığı sağlam bir nazım yapısı vardır. Hece vezninin
    yaygınlaştığı ve ciddi olarak rekabete giriştiği bir dönemde geleneksel şiirimizin vezni olan
    aruzun Akif’in kaleminde olağanüstü bir rahatlıkla kullanıldığını bütün tenkitçiler kabul eder.
    Alışılmışın dışında, beklenmeyen fakat bir sehl-i mümteni gibi şairin kolaylıkla yakaladığı
    kafiyeler, yer yer işlenen tema ile uyumlu iç kafiyeler şiirin ses zenginliğini oluşturur:
    Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl

    Uyarıcı, vurgulu tonda hitap ifadeleri:
    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
    yahut
    Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın!
    veya
    Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı!mısraları gibi.
    Fakat dua mısralarına geldiğinde Akif secdelere kapanırcasına büyük iradenin önünde
    diz çöker:
    Ruhumun senden İlâhi, şudur ancak emeli:
    Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli
    Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli
    Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli
    İşlenen temalar bakımından da sağlam bir yapısı olan İstiklâl Marşı’nda ilk iki kıtada
    bayrağa hitap eden şair, onun milletin varlığıyla beraber ebedî istiklâlini müjdeler. Şair
    üçüncü ve dördüncü kıtalarda Türk milleti adına konuşmakta, ebedî hürriyet aşkı ve imanıyla
    Batılıların maddî güçlerine karşı direneceğini söylemektedir. Türk askerine hitap eden beşinci
    ve altıncı kıtalar, üstünde yaşadığımız yerlerin alelâde bir toprak değil vatan olduğunu, onun
    düşmana çiğnetilmemesi gerektiğini telkin eder. Yedinci ve sekizinci kıtalarda sevilen pek
    çok şey kaybedilse bile vatanın kaybedilmemesini ve ezan seslerinin kesilmemesini niyaz
    eder. Dokuzuncu kıtada bu duası kabul edildiği takdirde kendi ruhunun da vecd içinde
    yükseleceğini söyler. Nihayet son kıtada yine bayrağa dönerek ona ve milletine ebediyen
    çöküş olmayacağını, hürriyetin ve istiklâlin ebediyen onun hakkı olduğu müjdesini tekrar
    eder.
    Milletin iradesine ve Allah’ın müminlere vaad ettiği zaferin er geç gerçekleşeceğine
    inanan Mehmed Akif’in şiirindeki özelliklerinden biri de millî ve ulvî değerler ile dinî
    motifleri dengeli bir şekilde kıtalara yerleştirmesidir. Bayrak, hilâl, yıldız, hak, hürriyet,
    istiklâl, yurt, millet, ırk, vatan, kahramanlık gibi millî kavramlarla iman, şehâdet, helâl,
    cennet, Hudâ, ezan, mâbed, vecd gibi dinî motifler birbiriyle uyum halinde ve zengin bir
    belâgatle kullanılmış, böylece Millî Mücadele’yi gerçekleştiren halkın ruhunda mevcut iki
    önemli kavram İstiklâl Marşı’nın da iki temel temasını oluşturmuştur.
    Tam bir bütünlük gösteren, dört başı mamur bir şiir olan İstiklâl Marşı’nda mecazlar
    ve semboller de ifade sanatı bakımından manzumeyi zenginleştirmiştir. Bu kısa konuşma
    içinde bunları açıklamak değil sadece bu sanatların adlarını sıralamak bile mümkün değildir.
    Manzumenin her mısraı, her ibaresi, her kelimesi ses ve mana bakımından birbiriyle
    ilişkilidir. Hemen her kelime, her kavram aslî ve mecazî manalarıyla şiirde yerlerini almıştır.
    Bütün bu vasıflarıyla İstiklâl Marşı tek taşı bile yerinden oynatılmayacak muhkem,
    harikulâde bir ses, söz ve mana mimarîsidir.

    Prof.Dr. M.Orhan OKAY
    E. Yeni Türk Edebiyatı Profesörü