Duygular ve düşünceler arasında nasıl bir ilişki vardır ?

Konusu 'Soru Sor Cevap bul' forumundadır ve Misafir tarafından 8 Mart 2011 başlatılmıştır.

  1. Misafir

    Misafir Ziyaretçi


    Duygular ve düşünceler arasında nasıl bir ilişki vardır ?
     
  2. anniccha

    anniccha Üye

    Katılım:
    27 Mart 2010
    Mesajlar:
    4.847
    Cevap: Duygular ve düşünceler arasında nasıl bir ilişki vardır ?

    İnsanoğlunu öteki yaratıklardan ayıran en büyük özelliği, zekasının ve düşünme yeteneğinin varlığıdır. Zeka, duygu ve düşünce sistemi, insanın iç benliğin; kuran öğelerdir. Hayal eden, düşünen ve duygulanan kimse, bunların sonuçlarım davranışlar veya söz olarak kendi benliğinin dışına aktarır. Bu aktarmada onun en büyük yardımcısı dildir. Şu halde dil, bir yönü ile insan zekasının, insandaki duygu ve düşünce gücünün en iyi dışa verme, en iyi anlatım aracıdır. Bu durumu dolayısıyla, o aynı zamanda kişinin iç dünyası ile çevresi ve dış dünyası arasında bağlantı kuran bir araçtır da.



    Yeni doğmuş bir çocuğun taklitle başlayan kelimeleri öğrenme döneminden, kafasında kavramlar yer ettikçe yavaş yavaş nasıl bilinçli bir dil öğrenme dönemine geçtiği göz önünde bulundurulursa, kişinin iç dünyası ile dış dünyasını birbirine bağlayan dilin ortaya çıkışı daha iyi kavranır.



    Her dil, ilk belirtilerim, daha minik bir insan yavrusunun ana karnından ana kucağına geçişi ile vermeye başlar. Açlığım, susuzluğunu ilk ihtiyaçlarım ve ağrıyan bir yerini önceleri yalnız ağlama dili ile belli eden çocuk, sonraları aile çevresinden duyduğu sözleri taklit yoluna yönelir. Daha sonra da o sözlerin boş birer ses kalıbından ibaret olmadıklarım, her birinin birer anlamı bulunduğunu sezinleyerek bunları kavramaya çalışır. Çocuk, aile ve çevre şartları içinde yavaş yavaş serpilip boy attıkça, buna paralel olarak kendi iç dünyasını ve fikir yapışım da geliştirmeye başlar, işte insanın iç ve dış dünyasındaki bu gelişmelerin başlıca anahtarı dildir. İlk aylarda ağlamalar, el-kol hareketleri, atılmalar ve taklit ile gerçekleştirilen anlaşma, daha sonra asıl ifadesini dilde bulur. Nasıl bir çiçek tohumu elverişli iklim şartları içinde büyüyüp gelişirse, bir insan yavrusu da büyümesine ve bedence serpilmesine paralel düşünce ve ruh dünyasını çevre ve toplum şartlarına bağlı olarak dil ile geliştirir. Onun zihninde belirli tasavvur ve düşüncelerle şekil alan kavramlar, dış dünyaya aktarılırken, ses kalıpları olan sözcükler içinde ve bunları birbirine bağlayan ekler yardımı ile birtakım anlamlara dönüşür. Sözcükler ancak anlamları ile dolgunluk ve değer kazanırlar. Kendi düşünce sistemi içindeki kavramları, birbirleri ile bağlantılı anlamlı sözcükler ve sözcüklerden kurulmuş cümleler halinde dışarıya vuran çocuk da yavaş yavaş konuşmaya başlar ve dili öğrenir.



    Görülüyor ki. insan varlığının dış dünyası ile iç dünyası arasındaki sürekli ve dengeli bağlantı, yavaş yavaş ve öğrenme yolu ile elde edilen dil ile kurulabilmektedir. Bu bakımdan dil, insan benliğinin ayrılmaz bir parçası ve zengin bir ürünüdür. Düşünce ve duyguların dışarıya aktarılması ile varlık kazanmıştır. Gerçi, dil düşünce ilişkisi açısından bütün dilbilimciler aynı görüşü benimsemiş değillerdir. R. W. Langacker gibi bazı dilbilimciler, müzik besteleme, heykel yapma gibi faaliyetlerin dille ilişkisi bulunmadığım dikkate alarak, dil olmadan da düşünülebileceği görüşünü benimsemişlerdir. Onlara göre düşünme, dilden ayrı, bağımsız ve bilinçli bir zihin işlemidir. Yalnız, bunları düşündüren ve görüşlerini dayanıksız kılan nokta, adalet, erdem, merhamet, güç, kudret, vicdan, olgunluk, bıkkınlık gibi soyut kavramların dil olmadan anlatılamayacağı hususudur. Buna karşılık diğer bazı dilbilimciler, Platon'dan beri süregelen görüşü benimseyerek konuşma ve düşünmeyi birbirinden ayırmazlar. Düşüncenin ancak dille gerçekleşebildiği görüşünü benimserler.



    Bu iki farklı görüş karşısında, biz, dil ile düşüncenin nitelikleri bakımından iki ayrı işlem olduklarım benimsemiş olsak bile, müzik, resim, heykel vb. istisnalar dışında düşünce ve duygu ürünlerinin insan benliğinin dışına yalnız dille aktarılabileceğini kabul etmek zorundayız.



    Bu gerçek karşısında, dil ile düşünce arasında yakın bir ilişki bulunduğuna şüphe yoktur. İnsan zekasının, insandaki sınırı çizilemeyen duygu ve düşüncelerin ürünleri kendi benliğinin dışına dille aktarıldığına göre, dil ile düşünce iç içe girmiş durumdadır. Karşılıklı ilişkiler açısından bunları birbirinden ayırmak mümkün değildir. Konuşmalarımız ve sözlerimiz, daha doğrusu dilimiz, bir bakıma düşünce ve duygularımızın dışa uzanmış görüntüleridir; zihindeki kavramların ses kalıplarına dönüşmüş sembolleridir. Duygu ve düşüncelerimizdeki genişlik, derinlik ve anlamlılık ifadesini ancak dille gerçekleştirebilir. Eğer bir dil, anlatım gücü bakımından yeterince genişlik, dolgunluk, derinlik ve olgunluk kazanamamışsa, insanın iç dünyasındaki birçok değerler dışa verilme imkanından yoksun kalır. Bu bakımdan dil zenginliğinin ve mükemmelliğinin, dil düşünce bağlantısı açısından çok büyük bir değeri vardır. Ancak, unutmamak gerekir ki, bir dilin anlatım gücündeki dolgunluk ve zenginlik milyonlarca insanın yüzyıllar süren ortaklaşa katkıları, yüzlerce fikir ve sanat erbabının, o dili yavaş yavaş bir oya gibi işleyip geliştirmesi ile gerçekleştirilebilmektedir.