Dinimiz Kime Emanet?

'Dini Konular' forumunda Semerkand tarafından 10 Aralık 2011 tarihinde açılan konu


  1. Dinimiz Kime Emanet?
    dinimiz konusunda kime güvenebiliriz?
    Ebedi Örnek

    Bir insanın hoca ya da şeyh diye bilinmesi, isminin önünde profesör, doçent, doktor gibi unvanların bulunması, dinimizi emanet etmek için yeterli mi? Sadece bu sıfatlara sahip oldukları için her dediklerini dinin hükmü olarak kabul etmemiz doğru olur mu?

    Sağlığımız, paramız, malımız mülkümüz... Şu üç günlük dünyada hayatımıza anlam katan, bizi ayakta tutan şeyler olarak görürüz bunları, özen gösteririz, üzerine titreriz.

    Peki ebedi hayatımızın huzur ve mutluluk garantisi olan dinimiz konusunda aynı titizliği, aynı hassasiyeti gösteriyor muyuz? Herkese mal mülk emanet edilmezken dinimizi kime emanet ediyoruz? Yani kime güveniyoruz. Bu insanlar bu işin ehli mi? Araştırıyor muyuz?

    Etiket Güzel Ama...

    Bir insanın hoca ya da şeyh diye bilinmesi, isminin önünde profesör, doçent, doktor gibi unvanların bulunması, dinimizi emanet etmek için yeterli mi? Sadece bu sıfatlara sahip oldukları için her dediklerini dinin hükmü olarak kabul etmemiz doğru olur mu?

    Yanlış anlaşılmasın, bu isimlere, bu sıfatlara hürmetsizlik kastımız yok. Sadece isimlerin unvanların yeterli olmayacağını ifade etmek istiyoruz.

    O halde dinimiz konusunda kime güvenebiliriz? Hangi özelliklere sahip hocalara, mürşitlere, profesörlere itibar edebiliriz?

    İşte bu noktada da Yüce Mevlâ’nın her konuda ölçü ve rehber olarak bize ikram ettiği Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e başvuracağız. O’nun hayatından ilacımızı alacağız.

    Ebedi Örnek

    Kısaca hatırlayalım: Hz. Muhammed Mustafa s.a.v., peygamberlik gelmeden önce kırk yıl Mekke’de yaşadı. Anası, babası, dedesi, kısaca soyu sopu herkes tarafından biliniyordu. Kırk yaşına kadar o toplumun içinde bulundu. Çocukluğunu, gençliğini, evlilik yıllarını hep o toplumun içinde geçirdi. Komşuluk yaptı, arkadaşları oldu, ortaklıklar kurdu. Herkes O’nun hayatını net bir şekilde biliyordu, gizli kapaklı hiçbir yanı yoktu. Saklama ihtiyacı duyacağı bir ayıbı, bir yanlışı da olmadı.

    Sahabilerden Saib b. Ebi Saib, Rasulullah s.a.v. hakkında şunları anlatmıştı: “O benim cahiliye devrinde ortağımdı. Ne iyi bir ortaktı o! Ne fitne fesat yollarına sapar ne de boş yere çekişirdi.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned)
    Herkes Peygamber s.a.v. Efendimize güvenirdi. Hatta bu güvenlerini ifade etmek üzere O’na ‘tam güvenilir insan’ anlamında “el-Emîn” diyorlardı. Haksızlığa uğrayanlar O’nu bulurdu. Değerli eşyalarını O’na bırakırlardı. Peygamberlik geldikten sonra bile Mekkeliler böyle yapmaya devam etmişlerdi. Hatta Efendimiz s.a.v. Medine’ye hicret ederken yatağına yatırdığı Hz. Ali r.a.’a yüklediği görevlerden biri de evdeki emanetleri sahiplerine teslim etmekti.

    Rasul-i Ekrem s.a.v. kırk yaşında Allah’ın elçisi olarak insanları davete başladığında, Mekke’de yaşayan, O’nu tanıyan bütün insanlar şunları söyleyecek durumdaydı:

    Biz O’nun hayatını bütün yönleriyle biliyoruz.
    Biz O’na güveniyoruz.
    Hayatı boyunca sözüyle özü arasında bir çelişki görmedik.
    Şahsiyeti ve ahlâkıyla hepimiz için saygıdeğer bir insandır.

    Nasıl Dönüştüler?

    Yüce Mevlâ, elçisini kırk yıl bu üstün özelliklerle o toplumda yaşattı ve bundan sonra peygamberlik göreviyle görevlendirdi.

    O toplumun insanları katı bir putperestlik içerisinde hayatlarını sürdürürken, Peygamber s.a.v. Efendimiz onlara kabul etmeleri çok zor olan bir imanı ve hayat tarzını tebliğ ediyordu. Her bakımdan onları tamamen değiştirecek bir dindi bu.

    Buna rağmen o insanlar, bütün yönleriyle tanıdıkları, kırk yıldır güvendikleri, dürüstlüğünden şüphe etmedikleri Muhammed Mustafa s.a.v. Efendimiz’e yöneldiler. Teker teker iman edip hayatlarını tamamen değiştirdiler. Nice acılara göğüs gerdiler.

    Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e tabi olanlar, peygamberliğin gelmesinden itibaren şu hali, O’nda her zaman görmüşlerdi: Rasulullah s.a.v. Efendimiz Yüce Mevlâ’dan her ne getirdiyse hayatı boyunca onları en güzel şekilde, en üst seviyede uygulamıştı. İbadetinin güzelliğine gelince, onu anlatmaktan aciz olduklarını söylerlerdi.

    Gerçek Tebliğcinin Özellikleri

    Şimdi bu temel bilgilerden hareketle dinimiz konusunda önümüze çıkan insanlarda en azından şu özelliklerin tamamını aramak durumundayız.

    Hayatı bütün yönleriyle bilinmelidir. Gizli kapaklı bir işi, bir yanı olmamalıdır.

    İnsanlara güven telkin etmelidir.

    Sözleriyle işleri birbirine uymalıdır.

    Aralarında yaşadığı insanlar, onun şahsiyetli ve üstün ahlâk sahibi bir insan olduğuna şahitlik etmelidir.

    Yaşantısına şımarıklık ve gevşeklik değil, ciddiyet ve takva hassasiyeti hakim olmalıdır.

    Bildiklerini uygulamaya çalışan, alçakgönüllü ve ibadetine düşkün olmalıdır.

    İşte bu saydığımız özelliklerin tamamına sahip olmayan kişilerin ismi ve sıfatı ne olursa olsun, dinimiz konusunda onlara güvenemeyiz. Dinimizi onlara emanet edemeyiz.

    Bahsi geçen özelliklere sahip olan insanlara, yani hocalara, mürşitlere gelince, onlar herkesin ihtiyaç duyduğu yeryüzünün en kıymetli varlıklarıdır.

    Yüce Mevlâ, böyle değerleri içimizden, gönlümüzden eksik etmesin. Bizi de onlardan ayırmasın. Hem dünyada hem ahirette…


    Mehmet IŞIK semerkand dergisi