Dilin önemi ile ilgili kompozisyon

Konusu 'Sözel Dersler' forumundadır ve YAREN tarafından 23 Ocak 2011 başlatılmıştır.

  1. YAREN Üye


    dilin önemiyle ilgili kompozisyon,


    DİLİN MİLLET HAYATINDAKİ YERİ VE ÖNEMİ

    Dilciler ve genel anlamda aydınlar, dili değişik şekillerde tanımlamış ve anlayış ölçüleri çerçevesinde anlamlandırmışlardır. Bu tanımlar, kişinin dile bakış açısını vermekten öteye gitmemiştir. Neticede herkes bu mühim kavramı kendi pencerelerinin görüş alanı dahilinde algılamış ve gördüklerini kelimelerle resmetmişlerdir. Dil konusunda en kapsamlı tanım olarak şunu vermek mümkündür:

    “Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta, kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş toplumsal bir kurumdur.”

    Milleti kenetleyen unsurların başında gelen dil, kötü kullanıldığında ve dejenere edildiğinde milletlerin parçalanmasında adeta bir dinamit rolü de oynayabilir. Her iki özelliğin somut yansımalarını millet olarak tecrübe etmişiz. Bu acı deneyimleri yaşayan bir milletin bu hususta daha ölçülü hareket etmesi gerekirken bizde bu hassasiyeti görmek mümkün değildir.

    Dilin zenginliği milletin kültürel zenginliğine de yansır şüphesiz. Çünkü kültürün hamurunu oluşturan unsurların başında dil gelmektedir. Bu hamuru yoğuran insanların el becerisi de, yarınlara aktaracağımız eserlerin vasfını tayin edecektir. Eserin güzelliği ustanın maharetinin yanında, kullanılan malzemenin niteliğiyle de yakından ilgilidir.

    Alman filozofu Heidegger “Dil insanın evidir” diyerek bu iletişim vasıtasının ehemmiyetini açıkça ortaya koyar. Evimiz mahremiyetimizdir. Orada huzur buluruz. Toplumda taktığımız maskeler evde düşer. Doğallığın sığınağıdır ev…Dil de bize evimiz kadar yakın ve sıcaktır. Onunla bütünleşir benliğimiz ve kişiliğimiz… Durum bu ilken bazı kendini bilmez insan kılıklı varlıklar, evimize saldırarak mahremiyet sığınağımızı tarûmar etti.

    Dilin geçmişten geleceğe köprü kurma gibi mühim bir misyonu da vardır. Bu köprü ancak kelimelerle kurulur. Bu köprünün sağlamlığı malzemenin bol ve yerinde kullanılmasıyla mümkündür. Bunu sağlamak da millî eğitimin görevidir. Yerinde, zamanında ve dozajında verilen dil eğitimi gelecekteki muhtemel olumsuzluklara set çekecektir.

    Milletlerarası kültür savaşlarında en büyük silah dildir. Çünkü dil bugünümüzü ve yarınlarımızı şekillendiriyor. Ona vakıf olduğumuz ölçüde kendimiz olabiliyor ve de kendimiz kalabiliyoruz. Aksi halde kültürel sömürgecilik, beraberinde ekonomik ve siyasal sömürüyü de getiriyor.

    Geçmişten bugüne kadar içimizde beslediğimiz hainler, dili yozlaştırmanın mücadelesini vermiştir. Mevcut kavramlarımızı değiştirerek dili çağdaşlaştırdığını ve sadeleştirdiğini söyleyerek gerçek kimliklerini ve kötü emellerini gizlemişlerdir. Doğu kökenli kelimelere savaş açan bu insanlar, yerlilik kisvesi altında dili “lâl” eylemişlerdir. Daha sonra da oyunun ikinci perdesini sahneye koyarak kavram açıklarını Batı kökenli dillerden aldıkları kelimelerle kapatmayı tercih etmişlerdir. Bunun adına da “çağdaşlık” demişlerdir.

    Türkçe aslında kendi kendine yetebilen dillerden birisiydi. Fakat ışıklarıyla kendilerini bile aydınlatamadığı hâlde toplumu aydınlatmaya kalkan bir kısım aydınlar, dile de keskin hançerlerini sallayıp onu fütursuzca yaralamışlardır. Dili siyasete alet edenler, bunun acı faturasını millete ödetmişlerdir.

    Dilin zenginliği kelime sayısıyla ölçülür. Durum böyle olduğu halde bir kavramı karşılayan farklı kelimeler dilden atılarak teke indirilmişlerdir. Eş anlamlı kelimelere savaş açılmıştır. Bunu da dilde sadeleşme diye halka yutturmaya kalkışmışlardır.
    Bir dilde bir kavramı karşılayan kelime sayısı ne kadar çoksa, söz konusu dili konuşan milletin bu konuda o ölçüde seviyeli bir hayatı var demektir. Dilimizde yiğitlik ifade eden şu sözcüklere dikkatinizi çekmek isterim: Er, eren, yiğit, alp, mert, bahadır, cesur, kahraman, dilâver, yavuz, yaman, arslan, efe, gözü pek, kabadayı, deli… Bunu diğer pek çok kelime için de söyleyebiliriz. Bu zenginlik değil de nedir? Bu çeşitliliği dinamitlemek dilde sadeleşmek olarak sunulmuştur milletimize.Biz de yutmuşuz bu yaygaraları.

    Türkçe kadar canlı, hareketli ve dinamik bir dil gösterebilir misiniz? Bu dille sınırsız bir düşünce dağarcığı oluşturabilirsiniz. Bu malzemeyi hamur gibi yoğurup çeşit çeşit nevaleler yapabilirsiniz. Nasrettin Hoca’yla ilgili olarak anlatılan şu fıkra, dilimizin mevcut zenginliğini ve kıvraklığını ifade eden güzel bir örnek olarak sunulabilir:
    “Nasrettin Hoca bir gün ev taşıyacakmış. Bir araba aramış, bulmuş. Pazarlığa başlamış. Arabacı tüm eşyanın nakli için on lira istemiş. Hoca bu fiyatı çok bularak ‘Çok istedin evladım, bu kadarcık eşya için o kadar para istenir mi?’ deyince arabacı, ‘Bu kadarcık demeyin Hocam, eşya az değil, bakınız soba var moba var, dolap var molap var, sandalye var mandalye var…’ diye saymaya başlayınca, Hoca ‘pekii’ demiş ve razı olmuş. Eşya yerine ulaşınca, Hoca tutmuş beş lira vermiş! Arabacı sormuş, ‘Hocam paranın yarısını niye kestiniz?’ Hoca cevabı vermiş, ‘Evladım sen de eşyanın ancak yarısını getirdin! Sandalye geldi, mandalye nerde? Soba geldi, moba nerede? Dolap burada, molap nerede?’ demiş.”

    Bu gibi söz oyunları dilin zenginliğinin alâmetidir. Bu fıkrayı uyduran güzel uydurmuş. Bu fıkra dilin esnekliği ve kıvraklığını anlatmada güzel bir örnek teşkil ediyor. Daha bunun gibi yüzlerce misal getirmek mümkündür. Bu rahatlığı diğer dünya dillerinde bulmanız mümkün değildir. Durum bu iken Türkçe’nin bilim ve sanat dili olamayacağını söyleyenlere ne demeli? Söylenecek şu ki, herkes aklınca konuşur ve niyetini ortaya koyar.

    Yahya Kemal’in dediği gibi “Bu dil ağzımda annemin sütüdür.” İnancımıza göre ana sütü kutsaldır, baş tacı edilmelidir. Dilini koruyan, hakkıyla konuşan ve yarınlara taşıyan bir nesil istiyoruz. Bu neslin gelmesi yakındır. Bugün güneş batmışsa bilinmelidir ki battığı yerden doğacaktır. Çünkü güneş doğmak için batar.
    Alıntı
     

Sayfayı Paylaş