Dârü'l-İslam nedir kısaca

'Bunları biliyormusunuz' forumunda Blue tarafından 15 Ekim 2008 tarihinde açılan konu


  1. Darül-islam ne demek
    İslami hükümlerin tam anlamıyla uygulandığı ve başında halifenin bulunduğu devlet; İslam yurdu.

    Dar, lügatte ev, bina, belde, ülke anlamında kullanılır. Istılah olarak "dar", bir idarecinin hakimiyeti altında bulunan ülke anlamında kullanılmaktadır. Ancak İslam hukukçuları bu ülkenin niteliğini belirlerken en önemli etken olarak ülkenin başında bulunan yönetici ile yönetim şeklini göz önünde bulundurmuşlardır.

    Bir devletteki yönetim ve egemenlik şekli o ülkenin müslüman bir ülke olup olmadığını belirlemektedir. İslami açıdan bunu incelerken bu noktadan hareket etmek gerekir.

    Kur'an-ı Kerim'de daru'l-İslam ve daru'l-harp* tabirleri geçmemektedir. Hadislerde ise Daru'l-harp'te hadler uygulanmaz ve Daru'l harp'te müslüman ve harbi arasında faiz yoktur şeklinde geçmektedir. (İbn Kudame, El Muğni, Riyad 1981, IV, 45-46) Ancak İmam Zeylai bu hadislerin garib olduklarını kaydetmektedir. (Zeylai, Nesbûr-Raye, III, 343). Dikkat edersek burada yalnız daru'l harp tabiri kullanılmakta olup, "daru'l-İslam" tabiri ise daha sonraları İslam hukukçuları tarafından, buna karşıt' bir tabir olarak kullanılmıştır.

    Fıkıh kaynaklarında bu konu işlenirken Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde İslam'ın uygulandığı Medine için "daru'l-İslam" ve diğer yerler için "daru'l-harp" tabirlerinin kullanılmadığı belirtilmektedir.

    İslam devletinin sınırları genişleyip daha geniş coğrafyalara yayılarak çok değişik devlet ve yönetimlerle karşılaşılınca, ister istemez İslam devletinin durumunu ve hukuki statüsünü ismen diğerlerinden ayırmak icab etti. Onun için fakihler, daru'l-İslam'ı tarif ederken;

    1) "İslam hukukunun açıkça uygulandığı ve müslümanların İslami hükümleri uygulama imkanını bulabildikleri,"

    2) "Müslümanların idare ve hakimiyetleri altında bulunan,"

    3) "Müslümanların devlet başkanının yönetimini sürdürdüğü yerlere daru'l-İslam; buna mukabil kafirlerin devlet başkanlarının emir ve yönetiminin yürürlükte olduğu yere ise daru'l-harp demişlerdir." (Ahmed Özel, İslam Hukukunda Ülke Kavramı, İstanbul 1982, 76)

    İslam ümmetinin vatanı, Allah'ın mülkü olan yeryüzünün tamamıdır:

    "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır." Yeryüzünün sahipleri ise Allah'a inanan müslümanlardır.

    "Allah sizden, iman edip iyi amel işleyenlere: "Onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kılacak ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine sağlamlaştıracak ve korkularının ardından kendilerini (tam) bir güvene erdirecektir." (diye) va'detti." (en-Nur, 24/55) ve:

    "Andolsun Tevrat'tan sonra Zebur'da da: -Yeryüzüne mutlaka iyi kullarım varis olacak (bu yer onların eline geçecek) diye yazmıştık. " (el-Enbiya, 21/105).

    Bu ayetler muvacehesinde Cenab-ı Hak, yeryüzünün tamamına sahip olma hakkını mü'minlere tanımıştır. Ancak bu şekilde yeryüzünün tamamı onlara vatan olabilir. Bu hakkı elde etmeyi de Allah, müslümanlara bir görev olarak vermiştir:

    "Ey iman edenler, kafirlerden size yakın bulunanlarla savaşın (onlar) sizde (kendilerine karşı) bir sertlik (ve Şiddet) bulsunlar. Biliniz ki, Allah, takva sahipleriyle beraberdir." (et-Tevbe, 9/123).

    "Fitneden eser kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar (o müşriklerle) savaşın, eğer (savaştan ve küfürden) vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur." (el-Bakara, 2/191).

    Bu nass'lara göre; yeryüzünün hakimiyeti yalnız ve yalnız Allah'a mahsustur. Hiçbir ferd, hiçbir aile, hiçbir hanedan ve hiçbir meclis veya parti ve hakimiyeti ele geçiremez. Bu hakimiyet Allah'ın dışında bir otoriteye verildiği takdirde mutlaka yeryüzünde fitne başlar. Çünkü yeryüzünün hakimiyetini ele geçiren kişi veya zümre, bu otoriteyi kendi lehlerine ve diğer insanların aleyhlerine kullanacaklardır. Böyle bir durumda da fitne ve zulüm kaçınılmazdır. İşte yeryüzü hakimiyeti Allah'a verilmedikçe fitne var demektir. Şayet yeryüzünde Allah'ın emirleri uygulanmaya konursa, o zaman fitne kalkmış ve din yalnız Allah'ın olmuştur denebilir. İslam'ın yeryüzünde uygulanması adaletin ve emniyetin sağlanması demektir.

    Cenab-ı Allah bu konuda bize bir vaatte bulunmuştur. Bunun için geleceğe hep ümitle bakıyor ve bunun tahakkukunu bekliyoruz:

    "O, Rasûlünü hidayetle ve hak dinle gönderdi ki (Allah'a)ortak koşanlar hoşlanmasa da o (hak di)ni bütün din(ler)in üstüne çıkarsın. " (et-Tevbe, 9/33).

    İşte bu ayete baktığımızda, İslam'ın ve Allah hakimiyetinin bütün yeryüzünü kuşatacağı ve İslam şeriatının her tarafta söz sahibi olacağı görülmektedir. İşte o zaman yeryüzünün tamamı müslümanların vatanı, yani daru'l-İslam olacak ve ancak bununla müslümanlar tam bir güven ve huzur ortamına kavuşabileceklerdir.

    Bu duruma göre dünya, "daru'l-İslam ve daru'l-harp" diye ikiye ayrılmaktadır. Daru'l-İslam adını alan yerlerin gerçekten daru'l-İslam olabilmesi için orada İslam hukukunun eksiksiz olarak uygulanması gerekmektedir. Burada tek ölçü yönetim şeklidir. İslam'ın getirdiği vahiy nizamının bütün hükümleriyle uygulandığı yer daru'l-İslam'dır. Buna göre daru'l İslam'da oturan insanlar ister müslüman olsun ister olmasın neticeyi etkilemez. İslam devlet başkanının otoritesinin geçerli olup da Kur'an hükümlerinin uygulandığı coğrafya üzerinde yaşayan insanlar, müslüman değil de kitabi olsalar yine orası daru'l-İslam sayılır.

    Şafiilere göre ise daru'l-İslam, müslümanların ikamet ettikleri yerler ile müslümanların fethedip gayr-i müslim olan sakinlerinin cizye vererek oturdukları yerlerdir. Ayrıca önceleri müslümanların oturdukları, ancak daha sonra kafirlerin hakimiyetleri altına giren yerler de daru'l-İslam'dır. Buna göre, İslam'ın ve müslümanların bir defa ele geçirip bir müddet dahi olsa hakimiyetlerinde bulundurdukları yerler daru'l-İslam'dır. Müslümanların hiç bir zaman hakimiyetlerine girmemiş yerler ise daru'l-harp'tir. (Ö. N. Bilmen, Hukuk-ı İslamiye Kamusu, III, 369-371).

    Bundan maksat, müslümanların elinden çıkıp kafir yönetimlerin hakimiyetleri altına alınan ve kafirler tarafından işgal edilmiş olan yerleri tekrar İslam'ın hakimiyet alanına almaktır. Şafiiler, eskiden müslümanların olan ülkelerin yeniden fethedilmesi hususunda, oraların daru'l-İslam olmaktan çıkmadıklarını ve bunların mutlaka tekrar geri alınmaları gerektiğini ifade etmişlerdir.

    Daru'l-İslam'da "Hüküm, Allah'dan başkasının değildir." (Yusuf, 12/40), Teşri' hakkı ne bir hükümdarın, ne bir ailenin, ne bir zümrenin, ne de bir meclisin elindedir. Teşri sadece Allah'ın hakkıdır. Vahy-i gayr-i metlûvv olan sünnet de, aynı zamanda bir teşri'dir. Hz. Peygamberin uygulamaları da Kur'ani nasları açıklayan teşri'lerdir.

    İslam hukukçularının yaptıkları bu tariflere göre bir coğrafyanın siyasi, ekonomik, idari ve hukuk nizamı islami esaslara göre düzenlendiği takdirde orası daru'l-İslam'dır. Böyle bir yerde yasama, yürütme ve yargı yetkileri müslümanların elinde olmalı ve herşey Allah'ın emrettiği esaslar dahilinde yürütülmelidir. Daru'l-harp ise, İslam'ın ve müslümanların yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin asla söz konusu edilmediği yerdir.

    Daru'l-İslam'da yasama: İslam'a göre kanun koyma yani teşri (yasama) yetkisi, yalnız Allah'ın elinde ve insiyatifindedir. Teşri hakkı ne bir hükümdara ne bir aileye, ne bir zümreye ne de bir meclise verilemez. Teşri', sadece Allah'ın hakkıdır. Bu yasama hakkının Allah'dan alınıp da O'nun dışında başka bir otoriteye devredildiği bir ülke daru'l-İslam olamaz. Çünkü böyle bir yerde insanların yönetimini sağlayan en mühim otorite olan teşri, Allah'dan başkası tarafından gaspedilmiştir. Bu sebeple orası artık müslümanların hakimiyeti altında değildir. Dolayısıyla orası daru'l-İslam olamaz.

    Daru'l-İslam'da İcra (Yürütme): Bir devlet veya toprak parçasının müslüman bir hükümet tarafından İslami esaslara göre yönetilmesi halinde burası daru'l-İslam olur. Aksi takdirde, bir devlet veya ülke, İslam'ı, bir din ve bir akide olarak kabul etmeyen hükümetler tarafından gayr-i İslami esaslarla yönetilmesi halinde, orası daru'l-İslam olamaz.

    Daru'l-İslam'da Yargı: İslam toplumunda insanlar arasında meydana gelecek anlaşmazlıklarda hakem, Allah ve Resûlüdür.

    "Bir konuda ihtilafa düştüğünüz zaman onu Allah'a ve Rasûlüne döndürünüz (onu hakem yapınız)." (en-Nisa, 4/59). İlahi emir gereği, müslüman olsun veya olmasın, İslam devletinin vatandaşları arasında meydana gelen ve yargılamayı gerektiren anlaşmazlıklarda İslam hukuku uygulanır. Vatandaşların gerek birbirleriyle ve gerekse devletle olan ilişkilerinde İslam hukukuna göre yargılandıkları ve yargılamada yalnız ve yalnız İslam hukukunun geçerli olduğu yer, daru'l-İslam'dır.

    Daru'l-İslam'ın Daru'l-Harb'e Dönüşmesi:

    İslam devletinin ayakta durabilmesi ve gerçek "İslami devlet" olma özelliğini taşıyabilmesi için, belirli bir toprağının, ona bağlı halkının ve siyasi iktidarının olması gerekir. Bu üç özellikten biri olmadığı takdirde İslami devlet olma özelliğini kaybeder. Belli bir toprağı ve sınırları belirlenmiş bir ülkesi olmadıkça İslam devleti adını alamaz. Devletin, İslam'ın devlet şeklini kabul eden sakinleri olmalı ve sakinlerin siyasi otoriteyi tanımaları, devletin de sakinlerini iç ve dış düşmanlarına karşı koruma imkanı bulunmalıdır. İslam hukukuna göre bir ülkenin İslami ülke olmaktan çıkması, ancak ülke topraklarının bir parçasının düşman işgaline uğraması; İslam devletinin tümünün veya bir bölgesinin irtidat etmesi veya zımmilerin, bulundukları bölgede isyan edip İslam devletinin otoritesini kabul etmemeleriyle olur. (Bilmen, a.g.e., III, 370; Özel, 96-97).

    Bu gibi durumlarda İslam devletinin siyasi iktidarının sona erip yerine Allah'ın otoritesini tanımayan kimselerin hakimiyeti ellerine geçirmesi ve tağuti hükümlerle hükmetmesiyle ülke, daru'l-harb'e dönüşür. Küfür ahkamının yürürlükte olması, bunun açık ve yaygın olması müslüman kadılarının hiçbir fonksiyon icra etmemeleriyle orası daru'l-harp olur. Bu görüşü ileri süren İmam Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre; İslami hükümlerin uygulandığı bölgeye ihtilafsızca daru'l-İslam dendiğine göre, küfür hükümlerinin uygulanıp İslami hükümlere son verildiği bölgeye de darü'l-harp adı verilmelidir ve bunun dışında bir şarta gerek yoktur. İmam Ahmed b. Hanbel ve İmam Malik de bu konuda aynı görüştedirler. (Özel, a.g.e., 9 vd.) Gerçekten nitelik açısından bu iki ülke arasını ayıran ve her birine ayrı özellik ve isim veren ölçüler, yönetim ve hükümet şeklidir. Bir ülkenin, İslami veya gayr-i İslami oluşunun tek delili orada İslam'ın mı yoksa küfrün mü otoritesinin sözkonusu olduğudur.

    İslam hukukçularının bazıları ise; "ülke, İslami hükümlerin uygulanmasıyla daru'l-İslam olduğuna göre, orada İslami ahkam ve eserlerden bir şeyler olduğu müddetçe orası daru'l-İslam'dır. Hatta müslümanlar daru'l-İslam'daki siyasi otoritelerini kaybetseler bile İslam ahkamından bir eser kaldığı müddetçe orası daru'l-harb'e dönüşmez" kanaatini savunmuşlardır. Ancak daha evvel daru'l-İslam olup da sonraları isyan veya irtidat etmekle İslam'dan uzaklaşırsa ve bu bölge daru'l-harb'e bitişik olursa orası daru'l-İslam olmaktan çıkıp daru'l harb olur.

    Ebû Hanife'nin diğer bir görüşüne göre de, bir ülkenin İslam veya küfür ülkesi olması bizzat İslam veya küfrün kendisinin hakim olmasıyla ilgili değildir. Burada, "emniyet" ve "korku" sözkonusudur. Eğer bir yerde mutlak anlamıyla müslümanlar güven içinde, kafirler de korku içinde iseler orası daru'l-İslam'dır. Ama durum bunun tersine ise, yani müslümanlar inanç ve ibadetlerini Allah'ın emrettiği şekilde icra etmekten korkuyorlarsa orası daru'l-harb'tir. Aynı şekilde, bu emniyet o bölgenin daru'l harb'e bitişik olmasıyla ortadan kalkar ve o bölgede müslüman kimseler yaşasa bile orası daru'l-harb'tir.

    Şafii fakihlere göre ise, bir ülke müslümanların eline geçer ve orası kısa bir müddet de olsa müslümanların otoritesi altına girerse, orası artık ebediyyen müslümanlarındır ve sonuna kadar daru'l-İslam kalacaktır. Bu ictihadi görüşle Şafiiler, meseleye ayrı bir noktadan bakmaktadırlar. Müslümanların olan yerler, düşman tarafından işgal edilse bile, orasının yine daru'l-İslam olduğu ve buraların tekrar küfür otoritesinden kurtarılmaları gerektiği ileri sürülür. Ayrıca kafir düşman kuvvetlerinin müslümanların mallarını ve ülkesini işgal ettiklerinden dolayı aralarında harp ortamı doğmuş demektir. Daru'l-İslam'ı tekrar geri almak ve düşman istilasından kurtarmak için onlarla savaşmak vacip olmuş oluyor. Bu görüş, cihat anlayışını sürekli ve zinde tutmaktadır.

    Şafiilerin dışında kalanların görüşleri, müslümanların otoritesinin olmadığı yere daru'l-İslam denmeyeceği anlayışını; Şafiilerin görüşü ise, İslam ülkesini istila eden küfür kuvvetleriyle savaşmanın bilincini müslümanlara kazandırmaktadır.

    Daru'l-İslam'ın daru'l-harb'e dönüşmesi ile bu bölge, İslam devletinin otoritesinden çıkmış ve kafir bir yönetimin altına girmiş demektir. Düşman istilasına uğramış bir bölgeyi kurtarmak için yapılacak bir savaşta, normal şartlarda İslam harp hukuku uygulanır. Şayet bu bölge düşman istilasına değil de bir iç ayaklanma ile mürtedlerin istilasına uğramışsa; fukaha arasında statüsünde ufak tefek değişikliklerin olması sözkonusu edilmişse de netice itibariyle orası daru'l harb'tir. Çünkü orada İslam hükümleri değil de, küfür hükümleri uygulanmakta ve İslami hükümlere hayat hakkı tanınmamaktadır. Daru'r-ridde* ile savaşılıp orası tekrar ele geçirildiğinde İslam'a dönenler özgürdürler. Dönmeyenler esir alınamaz, hemen öldürülür. Malları yeni fethedilen daru'l-harb gibi işlem görür; Humus'*u, Beytü'l-Mal'*e aktarılıp geri kalanı muhariplere dağıtılır. Daru'r-ridde ile asla sulh yapılmaz, savaş yapılır. Ancak daru'l-harb ehli ile sulh yapılabilir. (Maverdi, Ahkamü's-Sultaniyye, Çev: Ali Şafak, İstanbul 1976, 63 vd).