çocuklar için masallar

'Çocuk Kulübü' forumunda Blue tarafından 13 Kasım 2008 tarihinde açılan konu


  1. ASLANIN NASİHATİ

    Bir zamanlar bir kurt varmış pek tembel,
    Avını beklermiş mağarasında.
    Bazen bir tepede çekermiş gazel,
    Kalırmış çoğu kez açlık yasında…

    Bir gün bir arslan oradan geçerken,
    Görmüş dağ başında bu garip kurdu.
    Varmış yanına ve hal hatır derken,
    Bakmış kurdun çökmüş karnı, avurdu.

    Demiş: “Nedir bu halin ey arkadaş,
    Niçin böyle çelimsizsin zayıfsın.
    Yoksa hasta mısın nedir bu kardaş,
    Söylemezsen derde derman bulmazsın…”

    Kurt demiş: “Yok bir derdim arslan kardeş,
    Avlanma zorluğu beni ürküten…
    Yiyeceğim valla bulsam kokmuş leş,
    Bilmiyorum bu korkum niçin, neden…”

    Arslan demiş: “Bu tembellik pek acı,
    Yenmelisin bu kötü duyguyu sen.
    Çalışmaktır bu derdin tek ilacı,
    Tez zamanda düzelirsin istersen.”

    Kurt dinlemiş nasihatı iyice,
    Sonra çıkmış av için mağaradan.
    Şöyle birkaç av bulup da yiyince,
    Ölgün vücuduna can gelmiş birden.

    Bir gün arslan ile karşılaşınca,
    Teşekkür etmiş ona pek derinden.
    Arslan bakmış ona inceden ince,
    Neşe akarmış kurdun gözlerinden.

    Arslan demiş: “Ha şöyle, böyle dinç ol,
    Tembellik bir kula hepten zarardır.
    Zordur deme kalk rızkını arabul,
    Zorlukla beraber kolaylık vardır…”

    Hak vermiş kurt arslanın öğüdüne,
    Gayret, azim canlara can olurmuş.
    Minik zorluklardan kaçar birine,
    Belki de bu âlem zindan olurmuş…


    MEHMET ERDOĞAN
     



  2. DEVENİN GÖLGESİ




    Bir zamanlar deve hükümdar imiş,
    Hayvanların hükümdarı elbette.
    Ama kimse ondan memnun değilmiş,
    Çünkü hakkı görüyormuş kuvvette.

    Böyle olmasına rağmen bu deve,
    Yalan söyleyeni asla sevmezmiş.
    "Bir hayvan ne kadar da acı çekse,
    Asla yalan söylememeli!" dermiş.

    Ama buna rağmen nice dalkavuk,
    Bu zorbaya yağ çekermiş bitevi.
    Çevresinde sallarlarmış hep kuyruk,
    Yalancılar onu sarmış bir nevi.

    Bir gün deve kurtulmak için bundan,
    Bir toplantı düzenlemiş yaz günü.
    Her yer ışıl ışıl, güllük gülistan,
    Duyulmuş çok yerde o günün ünü.

    Millet gelmiş diz kırıp boyun bükmüş,
    Toplanmışlar büyükçe bir meydanda.
    Devenin boyu hepsinden büyükmüş,
    Herkesi görürmüş baktığı anda.

    Demiş: "Bugün bir sınav yapacağım,
    Sonunda mükafat ve ceza vardır.
    Yalancıyı bu yurttan atacağım,
    Bizden göreceği sade zarardır."

    Doğru sözlü olan ödül alacak,
    En güzel şeyler de onundur artık.
    Çevresi hizmetçilerle dolacak,
    Yalan yok sözümüz kanundur artık."
    Böylece söylemiş deve kuralı,
    Bütün hayvanlar kabul etmiş bunu.
    Hepsi bekliyormuş o zor suali,
    Neymiş acaba bu zor olan soru?

    Deve şöyle ortaya çıkmış ve de,
    İşaret etmiş uzun gölgesini.
    Demiş: "Ne görüyorsunuz gölgemde,
    Söyleyin doğrusunu, eğrisini?"

    Dalkavuklar başlamış konuşmaya,
    Demişler: "Ah ne eğrisi efendim.
    Bakın ne kadar düzgün olduğuna,
    Cetvelle ölçülür bu santim santim."

    Ama doğrular gerçeği söylemiş:
    "Eğri büğrü bir şekildir gölgeniz."
    Diyerek hepsi de boynunu eğmiş,
    "Doğru budur ceza verseniz de siz."

    Deve dönmüş dalkavuklara ve de,
    Demiş: "Hepiniz bu vatandan gidin,
    Görünmeyin bir daha bu ülkede,
    Kalbinizde doğruluk yoktur sizin!"

    Dalkavuklardan biri öne çıkmış,
    Demiş ki: "Ey kralımız suçumuz ne?”
    Deve ona dönüp sertçe bir bakmış,
    Üç cümleyle nokta koymuş sözüne.

    Demiş: "Bire ahmak, suçunuz yalan,
    Sahte bir söz kalpte değer bulur mu?
    Vücudunda birçok eğrisi olan,
    Birinin gölgesi doğru olur mu?"


    MEHMET ERDOĞAN
     



  3. UYSAL KEDİ




    Tekir kedi pek uysalmış,
    Uysallıkta ödül almış.

    Bu yüzden herkes onunla,
    Dalga geçermiş oyunla.

    Bazısı vurup kaçarmış,
    Üstüne toprak saçarmış

    Kimisi vurup başına
    Ortak olurmuş aşına.

    Oyuncak olmuş ellerde,
    İsmiyse "uyuz" dillerde.

    Bir gün köpek onu görmüş,
    Yanına varıp yürümüş.

    Ona vurmaya başlamış,
    Lâf ile epey haşlamış.

    Tekir kedi hep sabretmiş,
    Aldırmadan çekip gitmiş.

    Ama köpek bu, durur mu?
    Isırmış sağını solunu

    Kedi kaçmış, o yürümüş,
    Gözünü öfke bürümüş.

    En son kedi pek mecâlsiz
    Köşeye sıkışmış hâlsiz

    Köpek, “Fırsat budur.” demiş
    Her yanını hep dişlemiş.

    Kedi bakmış iş çetindir,
    Köpek ise pek haindir.

    Hem ısırıp sırıtıyor,
    Zevk ile de kırıtıyor.

    Kaçacak yer de hiç yokmuş,
    Kedi artık yayda okmuş.

    Köpek ise işkencede,
    Bakmadan vurmuş yine de.

    Kedi bir anda fırlamış,
    Köpek havlamış hırlamış.

    Kedi üstte o alttaymış,
    Bir de ona lâflar saymış.

    En son köpek kaçmış ordan,
    Yara almış şurdan burdan

    Kedi kazanmış savaşı,
    Bunu duymuş bütün çarşı.

    Merak ederek sormuşlar,
    Etrafını hep sarmışlar.

    Demişler bu nasıl oldu,
    Olay nasıl vuku buldu.

    Kedi anlatmış olayı,
    Şaşmış çarşının alayı.

    Biri demiş: "Sen uysaldın,
    Nasıl vahşi şekil aldın?"

    Kedi demiş: "Bu pek açık,
    Ben uysalım değil kaçık."

    Sıkışınca bir an gelir,
    Kedi de arslan kesilir!

    MEHMET ERDOĞAN
     



  4. HAYAL KUŞU





    Furkan yine televizyonun başına geçmiş, televizyondaki çizgi filmi seyrediyordu.
    Çok uzun zamandır televizyonun karşısındaydı.
    Annesi mutfaktan seslendi:
    -Furkan, yeter artık. Biraz da derslerine vakit ayır. Yakında göz doktoruna gitmek zorunda kalacağız. Bu kadar çok televizyon seyredilmez ki.
    Furkan her seferinde kendi kendine bu kadar çok televizyon izlemeyeceğini söylüyor; ancak televizyona bir daldı mı vaktin nasıl geçtiğini anlamıyordu. Saate baktığında babasının işten dönme vaktinin yaklaştığını fark etti. Seyrettiği çizgi film bitsin, hemen derslerinin başına geçecekti.
    Bu arada çizgi filmdeki çocuk ağlayarak kaçıyor, koca başlı çirkin robot onu kovalıyordu.
    Çocuk kaçtı, robot kovaladı. Robot kocaman adımlarıyla koştu koştu, bir uçurumun kenarına geldi. Oradan hop atladı ve şimdi
    Furkan'ın yanındaydı.
    Furkan korkudan donakalmıştı. Çizgi filmdeki koca başlı, çirkin robot konuşmaya da başlamıştı.
    -Merhaba çocuk, dedi.
    Furkan cevap veremiyordu. Dili tutulmuştu sanki. Sonra kısık bir sesle:
    -Merhaba, ama sen nasıl geldin buraya, diyebildi.
    Ben senin gibi çocukların arkadaşıyım. Hayâlinde beni nereye istersen oraya koyarsın.
    Furkan, bunu hayâl etmediğini düşündü. Acaba hayâl etmiş miydi? Bilmiyordu.
    Kafası karıştı.
    -Ben hayâl ettiğim için mi geldin?
    -Sen, dedi çizgi filmdeki robot. Televizyondaki çizgi filmleri ve kahramanlarını o kadar çok seviyorsun ki biz de senin yanına gelmek istedik.
    -Ama ben, senin gelmeni istememiştim ki, dedi Furkan.
    Sözünü yeni tamamlamıştı ki arkasından Daltonlar’dan biri konuşmaya başladı.
    -Sen bizi hayâllerinde o kadar büyüttün ki, bizler de senin gibi oluverdik.
    Furkan çizgi filmlerdeki kahramanları hayâlinde çok büyütür, onlarla yatar, onlarla kalkardı. Defalarca izlediği filmlerdeki kahramanların neler yapacağını önceden bilse de yine filmi izlemeye devam eder, derslerini ihmal ederdi. Şimdi odanın içinde, çizgi film kahramanları birer birer ortaya çıkıyordu.
    Kırmızı Başlıklı Kız koşuyor, kurt onu kovalıyor; Temel Reis ve Kaba Sakal kavga ediyor; öbür tarafta Safinaz ağlıyor; Red Kid atı ile odada koşturuyor; Gargamel, Furkan'ın üzerine doğru geliyordu. Furkan, bunlardan bazılarını hiç sevmez, hep onların yenilmesini isterdi.
    Şimdi çirkin robotlar, ne olduğu belli olmayan hayvanlar, çizgi film kahramanları odaya doluşmuş, bir oraya bir buraya koşuyorlardı. Furkan nasıl hareket etmesi gerektiğini kestiremedi. En sonunda kulaklarını kapayıp:
    -Çıkın, dışarı. Odamı hemen boşaltın, diyerek avazı çıktığı kadar bağırdı. Furkan'ın bağırmasına mutfakta yemek hazırlayan annesi koştu. Furkan elleri kulaklarında bağırıyor, ağlıyordu. Televizyonun sesi iyice açılmıştı ve televizyonda çizgi film vardı. Furkan'ın annesi televizyonu kapatıp oğluna sarıldı.
    -Furkancığım ne oldu yavrum? Bak ben yanındayım, diyerek neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Furkan dili tutulmuşçasına hiç konuşmadan annesine sarıldı ve bir süre öylece kaldı. Annesi bir yandan Furkan'ın başını okşuyor; bir yandan da: Kimleri odadan çıkardın oğlum, kimse yok ki, diye Furkan'ı sakinleştirmeye çalışıyordu. Furkan annesinin göğsünden başını kaldırıp odaya baktı. Gerçekten de etrafta kimsecikler yoktu. Çizgi film kahramanları, robotlar hepsi kaybolmuştu. Demek hayâl görmüştü.
    O kadar uzun süredir televizyonda çizgi film seyrediyordu ki babasına dediği gibi hayâlle gerçeği birbirine karıştırmıştı. Oturduğu yerden kalkıp odasına yöneldi. Bir yandan da hem kendine hem de annesine söz veriyordu.
    Bir an önce derslerimi bitireyim. Artık uzun süre televizyon seyretmek istemiyorum. Biraz da kitaplarıma vakit ayırsam iyi olacak, dedi kendi kendine. Annesi Furkan'ın arkasından bakarken neler olduğunu hâlâ anlamamıştı.
     



  5. İĞNEYİ UNUTMA





    Safiye, her gece anasını rüyasında görür; rüyadan uyanınca büyük bir acı hissederdi. Gecenin al yalazında gözyaşları üşütürdü yüreğini. Yatak sıcaktı, ama gözyaşları buz gibiydi. Ne kadar özlemişti böyle. Birkaç hafta olmuştu anası bu dünyadan göçeli.
    Herkes, anasını "Güllü" diye çağırırdı. Asıl adı, Gülfikâr uzun geldiği için böyle derlerdi. Rüyasında anasına doğru koşuyor, tam elinden tutacak gibi oluyorken birden uyanıyordu. Tekrar gözlerini sıkıca kapatıp, yeniden aynı rüyayı görmeye çalışıyordu. Ama dalmak ne mümkün. Gözlerine hasret kokan gözyaşlarından başka bir şey gelmiyordu.
    ...
    Sabaha kadar anasının özlemiyle için için ağladığından, yastık ıslanırdı. Bunu da, küçük kardeşinden gizlemek zorundaydı. Çünkü; anası, Selim'i Safiye' ye emanet etmişti. Son görüşmelerinde ellerini avuçlarının içine alırken güzel bir seyahate çıkacakmış gibiydi. Avuçlarına ne zaman baksa, anasının sıcaklığı parmak aralarından düşüp kaybolacakmış gibi gelir, ellerini sıkı sıkı yumardı.
    İşte sırf anacığına verdiği bu söz yüzünden gece sabaha kadar gözyaşlarıyla ıslanan yastığını kardeşi Selim'den gizlerdi. Görürse: "Abla, niçin ağlıyorsun ki?" diyeceğinden ve ona cevap verememekten korkuyordu.
    İş yapmak Safiye’yi hiç mi hiç yormuyordu. Akranları dışarıda oynarken o kazları suya götürmek, çamaşır yıkamak, kardeşine ve babasına yemek hazırlamakla uğraşıyordu. Bu işlerin yanında bir de uyurken altını ıslatan Selim'in yatağını bahçe duvarına asmak vardı.
    Safiye, anasından kalan bütün eşyalara gözü gibi bakardı. Tertemiz kullanır, onlara zarar gelmemesi için özen gösterirdi.
    Anasının en sevdiği gül desenli önlük, bir gün koyunları sağarken yırtıldı. İçi parçalandı. Âdeta önlükteki güllerin dikenleri yüreğine sürtünmüş de acı veriyordu. Yırtılma sesini duyar duymaz, koyunun memesini bıraktı. Donakaldı. Önlüğü incitmekten korkar gibi nazik hareketlerle kollarının arasına alıp iyice kokladı. Sanki hâlâ anasının kokusu vardı. Akşam saatleri olduğu için sökük tam görünmüyordu.
    Önlüğü tamir etmeyi düşündü, ama akşam vakti iğneyi ipliği nereden bulacaktı. "Köydeki dükkânlarda da yoktur."diye düşündü. Ancak babasına söyleyecek, ilçeden almasını isteyecekti. Süt sağmayı yarım bırakmamak için işini tamamladı.
    Sütü sağıp, elinde bakraçla içeri girdiğinde babası da kapıdan giriyordu. Safiye'yi gören Zihni Ağa:
    - Benim güzel kızım nasılmış bugün.
    - İyiyim baba.
    - Bize hangi yemeği yapacaksın bu akşam.
    - Süt çorbası baba.
    Süt çorbasını duyunca Selim'in gözleri parladı:
    - Benim de nicedir aklımdan geçiyordu. Anamın da en çok sevdiği yemek, deyince bir an için odayı bir sessizlik kapladı. Zihni Ağa bu durumu geçiştirmek için Selim'i kucağına alıp:
    - Bugün kazları iyi otlattın mı bakayım? dedi.
    Selim, sarı kaşlarını heyecanla kaldırıp:
    - He ya baba! Hem de en yeşil yerlerde otlattım.
    - Aferin, benim aslan oğlum.
    Selim, büyük adam gibi konuşunca evin neşesi gelirdi. Yemek hazırlanırken Safiye babasına yaklaşıp:
    - Baba, yarın ilçeye giden biri var mı?
    - Hayırdır ne oldu ki?
    - Önlük yırtıldı da... Dikecek iğne iplik lâzım oldu.
    - Hııım!.. Hele bir sabah olsun, bakarız çaresine kızım. Elbet bir giden bulunur.
    ...
    Safiye, bütün akşam yırtılan önlüğü düşündü. Bu düşünceyle uykuya daldı.
    Rüyasında, annesini gördü. Yine güller arasında duruyordu. Bu kez, Safiye'yi yanına çağırıp:
    - Kızım, iğne iplik arıyorsan, ocağın üstündeki taşta, iğne ve iplik var. Onları oradan al, ama kullandıktan sonra komşu Zehra yengene götür. İğneyi ondan emanet almıştım, dedi.
    Safiye şaşkınlıktan sadece : "Peki ana." diyebildi.
    - Aman emanetleri vermeyi unutma, diye ilâve etti, Güllü ana.
    - Unutmam ana, dedikten sonra bir daha anasına sarılacaktı ki yorgana sarılmış bir şekilde uyandı. Bütün bunların bir rüya olduğunu anladı.
    Rüya devam etsin diye ümitle gözlerini kapadı, ama nafile; uyku girmiyordu gözüne. Sabah ezanı da okunmaya başlayınca, kalkıp abdest aldı.
    Bu arada babasının da uyandığını fark etti. Babası namaz için camiye gidecekti. Safiye, namaz kıldıktan sonra: "Hava aydınlanana kadar ocağı yakayım." dedi. Kibrit almak için ocağın üstündeki taşa baktı. Rüyasında anasının söylediği yerde burulu bir kağıt gördü. Aceleyle aldı. İçini açınca hayretler içinde kaldı. Anasının dediği gibi kağıdın içinde iğne iplik vardı. Kağıdı bir kelebek kanadının narinliği ile iyice göğsüne bastırdı. Anasına hasret gideriyordu.

    Bu arada, birazdan babasının camiden geleceğini ve ocağı hâlâ yakmadığını hatırladı. Ocağı bir çırpıda yakıp üzerine akşamdan kalma çorbayı koydu. Ardından da önlüğün yırtığını özene bezene dikti. Ocaktan kor alıp, kömürlü ütünün içine koydu. Dikkatli bir şekilde ütüleyip dolaba yerleştirdi.
    Zihni Ağa eve geri geldiğinde bütün olanları ona anlattı. Babası gözyaşlarını gizlemek için koyunları bahane edip odadan çıktı. Kahvaltı hazırlanırken, babası da koyunları köyün sürüsüne katmak için köy meydanına gitti. O da Selim'i uyandırmak için odasına gittiğinde, Selim'in uyandığını, suç işlemiş gibi bir köşede beklediğini gördü. Anlaşılan yine altına kaçırmıştı. Safiye, kardeşini daha fazla üzmemek için yanına gidip:
    - A benim güzel kardeşim. Ne üzülüyorsun; asarız dışarıya öğleye kadar kurur, çarşafı da yıkadık mı mis gibi olur, dedikten sonra yorganı kucaklayıp dışarı çıktı.
    Kahvaltıdan sonra anasının söylediği iğne ipliği alıp, komşularının yanına gitti. Ne diyeceğini bilemediği için sadece iğneyi ipliği uzatıp:
    - Anam rüyama girdi. “Bunlar Zehra yengenindir, ona ver.” deyiverdi.
    Daha fazla konuşamadı. Yutkundu ve yerinde kalakaldı. Duyduklarını, Zehra hanımın aklı almıyordu. Başındaki yaşmağı düzeltir gibi yapıp yaşmağın bir ucuyla da gözyaşlarını sildi. Başını iki yana sallayıp:
    - Hey gidi rahmetli. Senin gibi komşu az bulunur, diyebildi ancak.
    ...
    Safiye, evde işlerinin olduğunu söyleyip evden çıktı. Zehra Hanım da:
    - Kızım buraya kadar gelip hemen mi gideceksin. Bari bir ayranımı iç, dedi.
    - Başka bir zaman inşaallah.
    Safiye, geriye dönerken anasının vermiş olduğu görevi yapmanın huzuru ile evinin yolunu tuttu. Yolda, Selim'i kazları suya götürürken arkadaşlarıyla şakalaşmasını görünce hüznünün biraz daha azaldığını hissetti. Artık o kadar hüzünlü değildi.
    __________________
     



  6. DEMİRDAĞ'IN LALESİ





    Coşkun Bey sonunda istediği arsayı almıştı. Artık günlerce hayâlini kurduğu inşaata başlayabilirdi.

    -Çok güzel olacak Coşkunkent, diye mırıldandı. Şehrin dışındaki bir tepenin üzerinde kurulacak bu sitedeki evleri bir yıla kalmaz satarım, diye düşündü.

    Telefonun sesiyle hayâllerine ara vermek zorunda kaldı. İnşaat şefi heyecanla:

    -Greyder bozuldu efendim. Getirmedik usta bırakmadık, bir türlü tamir edemediler, deyince Coşkun Bey kızdı:

    -O tepe bugün düzenlenecek! Greyder bozulduysa hemen başka birini bulun!

    Artık hayâl kuramazdı, büroda da duramazdı. Kalkıp inşaat sahasına gitti. Gördükleri karşısında şaşkınlığı arttı. İkinci greyder de bozulmuştu. Öfkeyle üçüncü ve daha sonra da dördüncü greyderin getirilmesini emretti. Onlar da getirildi, ama nafile.

    Dört tane greyder, sarı bir lâlenin önünde çakılıp kalmıştı. Daha doğrusu lâleyi dört yandan koruma altına almışlardı. Coşkun Bey kızdıkça kızıyor, etrafa emirler yağdırıyordu. Emir demiri keser deseler de greyderlere etki etmiyordu. Ustaların burnundan tutsan canları çıkacak gibiydi. Herkesin yüzü asılmıştı. Sadece koruma altına alınan lâle sarı sarı gülümsüyordu güneşe karşı.

    Sabahtan beri olanlara anlam veremeyen işçilerden biri:

    -Bu akıl fikir işi değil efendim! Bu işte bir sır olmasın sakın, dedi korkarak.

    Bu sözler üzerine Coşkun Bey çok eskilere gitti. Annesi de buna benzer sözler söyler, sonra da Yunus Dedenin yanına giderdi akıl danışmak için. Bunları düşünürken kararını verdi.

    -Çalışmaları bırakın ve arabamı hazırlayın, dedi.

    Yunus Dedeyi getirmesi için küçük kardeşini köye yolladı... Yunus Dede akşamüzeri inşaat alanındaydı. Olup bitenler hakkında bilgi aldıktan sonra sakalını sıvazlayarak düşünmeye başladı. Bir ara:

    -Şunların yanına gidip hâl diliyle hâlleşelim, bakalım dertleri neymiş, diye mırıldandı.

    Yunus Dedenin dediklerini duyan Coşkun Bey:

    -İlâhî Yunus Dede! Orada cılız bir lâle, dört tane de demir yığını greyder var. Onlarla nasıl konuşacaksın, diyecek olduysa da bir bildiği vardır elbet, diye vazgeçti.

    Yunus Dede gülümseyerek greyderlerin yanına doğru gitti. "Selamünaleyküm" diyerek oraya ilk gelen greyderin yanına oturdu. Gözlerini kapatıp başını sol tarafa doğru biraz eğdi. Yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi. Bu arada alışılmışın dışında, fısıltıya benzer sesler duymaya başladı. Lâleyle greyderin kepçesi konuşuyordu.

    Lâle mutlu bir şekilde:

    -Çok sağol kepçe kardeş! Bu yaptığın iyiliği hiç ama hiç unutmayacağım. Fakat niçin böyle davrandığınızı anlayabilmiş değilim, dedi.

    Kepçe, derin düşüncelerden uyanmış gibi anlatmaya başladı:

    -Lâle kardeş! Çiçekler çok güzel varlıklardır, ama demir deyip geçmemek gerekir. Sana garip gelebilir, ama demirden de olsa bizim de bir yüreğimiz var.

    Lâle özür dileyince gülümseyen kepçe:

    -Özür dilemenize de teşekkür etmenize de gerek yok. Biz yıllar önce verdiğimiz sözü yerine getirdik.

    Lâle merakla:

    -Hangi sözü, diye sordu.

    -Bizler Demirdağında yaşayan madenlerdik. Ne bir kuş konardı yanımıza ne bir çiçek açardı üstümüzde. Otlar bile yüzümüze bakmazdı. Fakat bir gün nereden geldi, nasıl geldi bilinmez sarı bir lâle gülümsedi üzerimizde. Yılların yalnızlığını onunla bölüştük, onunla ağladık, onunla gülüştük. Baharı onunla karşıladık, yazı onunla uğurladık. Daha doğrusu yaşadığımızı, sevmeyi ve sevilmeyi ondan öğrendik. Dostluğumuz o kadar ilerledi ki bir gün:

    İyi günler gitmesin,

    Güneşimiz batmasın,

    Aylar, yıllar geçse de

    Dostluğumuz bitmesin, diye bir sevgi yemini ettik.

    Aradan yıllar geçti. Bizi maden olarak demir-çelik fabrikalarına götürdüler, oradan başka fabrikalara gittik ve sonunda kepçe olduk. Buraları düzlerken tam senin önüne gelince sevgi yeminimizi hatırladım. Bütün moleküllerimle beraber demir yüreğim titremeye başladı. Benim duygularım, plastik bölümler hariç greyderin bütün demir bölümlerine yayıldı. Plastik düğmeye bizi çalıştırmak için ne kadar bassalar da biz çalışmadık. Diğer greyderler de aynı şeyi yaptılar. Kısacası lâle kardeş, biz burada olduktan sonra sana kimse zarar veremez...

    Sevginin ve dostluğun gücü karşısında sarı lâlenin yanakları kıpkırmızı oldu.

    -Anlattıklarınızın hepsi iyi de bu böyle süremez ki, diye lafa girdi Yunus Dede.

    Kepçe öfkeyle sordu:

    -Sen kim oluyorsun da bizim sohbetimize karışıyorsun!

    Yunus Dede tatlı tatlı tebessüm ederek:

    -Ey vefalı ve asil kepçe! Sen nasıl yıllarca önce verdiğin söze sadık kalmaya çalışıyorsan, biz de "Kâlû belâ"da verdiğimiz söze sadık kalmaya çalışanlardanız. Şeklimiz ve yüzümüz seninle farklı olsa da özümüz aynı sayılır.

    Bu sözler üzerine kepçe biraz yumuşadı:

    -Seni sevdim ey bilge kişi! Madem "Böyle süremez!" diyorsun, o zaman teklifin nedir?

    Yunus Dede, yine derin düşüncelere daldı ve sakalını sıvazlamaya başladı. Kepçenin biraz sertçe söylediği:

    -Evet, teklifini bekliyorum, sözleriyle kendine geldi.

    Yavaş yavaş anlatmaya başladı Yunus Dede:

    -Şey! Gördüğüm kadarıyla lâleyi çok seviyorsun. Bir de sevgi yemininiz var. Bu güzel bir duygu. Ama buraya da güzel evler yapılacak ve yüzlerce çocuk sıcacık bir yuvaya kavuşacak. Hem biliyor musun, çocuklar da birer insan çiçeğidir!

    Kepçe yine sertleşerek:

    -Peki bizim sevgi çiçeğimiz ne olacak, dedi.

    Yunus Dede yumuşak ve içli bir sesle:

    -Kızma be kepçe kardeş! Bizim insan çiçeği olan çocuklar da çiçekleri çok severler. Diyorum ki; bu lâle kardeşimizin çevresinde elli metre kare genişliğinde bir boşluk bırakılsa ve oraya çiçekler ekilse, geri çekilmeye razı olur musunuz?

    Kepçe, kuşkulu bir tavırla:

    -Ya biz geri çekilince sözünüzde durmazsanız?

    Bu sefer Yunus Dede sertleşti:

    -Yok kepçe kardeş! O kadar da ileri gitme! Sen yüz yıl önce verdiğin sözü unutmuyorsun da ben bugün verdiğim sözü bir gün sonra niçin unutayım?

    Sesini biraz yumuşatarak konuşmasına devam etti:

    -Siz nasıl madenlerin en asiliyseniz biz insanlar da yaratılmışların en şereflisiyiz. Hem bizim güzel bir atasözümüz vardır: "Öl söz verme, öl sözünden dönme!"

    İşi tatlıya bağlamak isteyen lâle:

    -Kepçe kardeş! İnsanların bazısı yanlış işler yapsa da çoğu iyi niyetlidir. Hem benim içim ısındı bu bilge kişiye, dedi.

    Yunus Dede çok duygulanmıştı. Oturduğu yerden yavaş yavaş kalkıp yaşlı ve gülen gözlerle Coşkun Beyin yanına gitti. Coşkun Bey çiçek bahçesi yapılmasına razı olduğunu söyleyince, şoförler direksiyon başına geçtiler. Greyderler tıkır tıkır çalıştı.

    Yunus Dede ellerini açıp bir duaya başladı:

    -Ya Rabbî! Dünyamızdan lâle çiçekleri, gönlümüzden sevgi çiçekleri eksik olmasın! Dostluk ve vefâ çiçekleri asla solmasın! İnsan çiçeği olan çocuklarımız da evsiz barksız kalmasın...

    Orada bulunan canlı cansız bütün varlıklar kendi dillerince "Âmin!" dediler.
     



  7. AFFETMEK BÜYÜKLÜKTÜR


    Ayşe, o gün eve oldukça sinirli bir hâlde geldi. Çantasını yatağına fırlatıp, odasının kapısını hızlı bir şekilde kapattı. Bu davranışı annesinin dikkatini çekmişti. Kızının sinirli olduğunu anladığı için biraz sakinleşmesini bekledi ve daha sonra odasına gitti. Ayşe gerçekten çok öfkeli görünüyordu. Annesi yanına yaklaşıp saçlarını okşayarak:
    - Benim güzel kızımı bugün birileri çok üzmüş anlaşılan. Bakalım kızım annesine anlatacak mı, dedi. Ayşe:
    - Anne, öğretmen bugün bir kompozisyon ödevi verdi, dedi. Annesi
    - Seni böyle üzen ve kızdıran şey bu mu, diye sorunca Ayşe:
    - Hayır, kompozisyonun konusu beni sinirlendirdi. Affetmek büyüklüktür, cümlesinin bize düşündürdüklerini yazacakmışız, dedi. Annesi:
    - Öğretmeniniz gerçekten çok güzel bir konu seçmiş, ama senin üzüntüne bir anlam veremedim, dedi.
    - Anne bugün sıra arkadaşımla çok kötü kavga ettik. Babasının hediye ettiği kalemi kaybetmiş. Beni hırsızlıkla suçladı. "Kalemimi sen almışsın." dedi. Yemin ettim, inanmadı. Çok kırıcı sözler söyledi. Ben ona küstükten sonra kalemini çantasındaki defterlerinin birisinin arasında buldu. İyi bakmadığı için görememiş. Sonra gelip benden özür diledi. Sınıfta çok yaramaz bir arkadaşımız var. O sıra arkadaşım Aslı'ya kalemini benim aldığımı gördüğünü söylemiş. Aslı bu nedenle beni suçlamış. Yine de bana inanmaması ve güvenmemesine çok kırıldığım için bütün sınıf arkadaşlarımın önünde Aslı'ya kendisini asla affetmeyeceğimi, söyledim. Arkadaşlarım bu olayı öğretmenimize anlatmışlar. Öğretmenimiz de bu yüzden böyle bir konu seçti. Aslı'yı affetmek istemiyorum anne. Affetmezsem "Affetmek büyüklüktür." cümlesi ile ilgili ne yazabilirim ki? Şimdi neden üzgün ve sinirli olduğumu anlıyor musun, diye sözlerini bitirdi.
    Annesi şimdi kızını ve hissettiklerini anlayabiliyordu. Onu kırmadan ve daha fazla öfkelendirmeden bazı şeyler söylemeliydi. Önce:
    - Kızım sen sıra arkadaşın Aslı'yı sever miydin, diye sordu. Ayşe:
    - Evet sınıfta en çok onu severdim. Zaten bu nedenle ona çok kırıldım, dedi. Annesi:
    - Onun seni suçlamasının seni çok kırması gayet normal. Fakat her insan zaman zaman hata yapar. Bazen yanlış kararlar alabilir, bazen hiç düşünmeden hareket edebilir ve bazen de bazı yalan söyleyenlere inanıp sevdikleri kişileri kırabilirler. Aslı, eminim ki seni suçlamak istememiştir. Çok sevdiği kalemini kaybetmiş olmanın üzüntüsü içindeyken kendisine söylenen bir yalana düşünmeden inanmış ve ona göre hareket etmiş. Belki onun yerinde sen olsaydın sen de aynı şekilde davranırdın. Hem arkadaşının daha sonra pişman olup özür dilediğini de sen söyledin. Öyle değil mi kızım, dedi.
    - Evet ama anne ben çok kırıldım. En sevdiğim arkadaşım beni böyle suçlamamalıydı. Onu affetmem imkânsız.
    - Böyle söyleme kızım. Sen tabiî ki haklısın, ama kendini biraz da arkadaşının yerine koy. Bir anlık bir hatayla sevdiğin birini kırsan ve sonra pişman olup özür dilesen, fakat affedilmesen bu hoşuna gider mi? Ayrıca nefret etmeyi, küsmeyi ve asla affetmemeyi herkes başarır. Bunlar kimsenin zorlanmayacağı, herkesin kolayca yapacağı şeylerdir. Zor olan affetmektir. Şimdi öğretmeninizin verdiği cümlenin ne anlama geldiğini anlayabiliyor musun, dedi. Ayşe bir süre düşündükten sonra:
    - Haklısın anne, affedilmemek hiç hoşuma gitmezdi. Bu beni çok üzerdi. Ayrıca söylediklerinden sonra affetmenin neden büyüklük olduğunu anlayabiliyorum. Şimdi çok güzel bir kompozisyon yazmaya çalışacağım. Yarın okuldan seni çok mutlu edecek haberlerle döneceğim. Seni seviyorum anne. İyi ki varsın, dedi ve annesine sarılıp yanaklarından öptü.
    Ayşe bütün akşamını kompozisyonuna ayırdı. Ertesi gün sınıfta öğretmen en yüksek notu Ayşe'nin kompozisyonuna verdi ve Ayşe'den yazdıklarını yüksek sesle okumasını istedi. Ayşe kompozisyonunu okudu:
    “Dün hepinizin iyi bildiği bir olay yaşadım. En sevdiğim arkadaşım beni asla yapmadığım ve yapmayacağım bir davranışla suçlamıştı. Sonra pişman olup özür dilemişti; fakat ben onu affetmek istememiştim. Çünkü nefret etmek, küçük şeyleri sebep edip küsmek kolay olan yoldu ve ben kolay olanı tercih etmiştim. Bunu sürdürecek olursam çok sevdiğim bir dostumu kaybedeceğim. Annem kolay olanı yani küsmeyi, tercih etmenin doğru olmadığına anlattı ve ben de ısrar etmenin yanlış olduğuna karar vererek arkadaşımı affettim. Affetmenin büyüklük olduğunu da çok iyi anladım.”
    __________________
     



  8. BÜLBÜL İLE HÜKÜMDAR

    BBir zamanlar dünyanın en güzel sarayına sahip bir hükümdar varmış. Fakat, sahip olduğu güzelliğin farkına varmayan talihsiz biriymiş bu hükümdar. Sarayının aynı güzellikte bir de bahçesi varmış ki, ucu bucağı görünmezmiş. En güzel çiçekler ekiliymiş orda. Halkın arasında konuşulanlara bakılırsa bahçeden daha güzel olan şey, o bahçenin içinde yaşayan bir bülbülmüş. Öyle güzel bir ötüşü varmış ki bülbülün, şöhretini duyanlar uzak ülkelerden bile onu görmek için oraya gelmek istermiş.
    Bu bülbülün ünü hükümdarın kulağına kadar gelmiş. İşin garip yanı ise, hükümdarın bu bülbülden haberinin olmamasıymış. Bu yüzden, çok sinirlenmiş hükümdar. Vezirini çağırıp; "Bu ne demek oluyor şimdi?" demiş, "Benim sarayımın bahçesindeki bülbülden benim niye haberim yok?"
    Vezir cevap veremmiş. Çünkü bülbülden onun da haberi yokmuş. Hemen bahçıvanı çağırtıp; "Söyle bakalım" demiş, "saraydan bütün dünyanın duyduğu bir bülbül varmış. Neden benim haberim yok? Bahçıvan; "Bağışlayın efendim!" Vezir: "Çabuk onu bulun bana!" diye bağırmış.
    Bahçıvan, her yeri aramış taramış, herkese sormuş ama bülbül bulamamış.
    Vezir çare olarak, hükümdara "Bu birilerinin uydurduğu bir şey olsa gerek" demiş.
    Hükümdar daha da hiddetlenmiş ve "Hayır, bu olamaz! Bunu bana güvendiğim birisi söyledi. Hemen bülbülü bulun, yoksa hepinizi cezalandırırım" demiş. Sarayın mutfağında çalışan bir kız bahçıvana gelip; "Aradığınızı burada bulamazsın!" demiş "ama isterseniz ben sizi onun yanına götürürüm."
    Buna çok sevinen saray görevlileri hemen bülbülün yaşadığı ormanını yolunu tutmuşlar.
    Bülbülün yaşadığı yere gelince; "Küçük bülbül!" diye bağırmış kız. Bülbül bir ağacın dalında görününce, "Hükümdar, seni görmek ve sesini duymak istiyor. Bizimle gelmezsen hepimizi cezalandıracak" demiş.
    Bülbül bunu kabul edince, yolda onun sesinden şarkılar dinleyerek birlikte saraya dönmüşler.
    Hükümdarın huzuruna çıkarılan bülbül, güzel sesiyle şakıya başlamış. Öyle yanık ötmüş ki, hükümdar hem duygulanıp gözlerinden yaşlar akıtmış, hem de çok mutlu olmuş. Bülbüle "dile benden ne dilersen!" demiş. Bülbül "en güzel hediye, sizi mutlu görmek" diye cevaplamış onu.
    Bütün herkesin sevgisini kazanan bülbül, saraydakilerin baş tacı olmuş. Bundan sonra sarayın bahçesinde yaşamaya, zaman zaman da güzel sesiyle hükümdara şarkılar söylemeye başlamış. Bütün ülke halkı, bülbülün şarkılarını dinlemek için sarayın çevresine toplanırlarmış orada bir.
    Günlerden bir gün hükümdara bir hediye sandığı gelmiş. Açtıklarında içinden mücevherler ile değerli taşlarla süslenmiş oyuncak bir bülbül çıkmış ortaya. Bir kurma kolu varmış bu camdan yapılmış oyuncak bülbülün üstünde. Bunu ayarladığınızda gerçek bir bülbül gibi ötmeye başlıyormuş. Bir zaman sonra, gerçek bülbül hükümdarın bu oyuncak bülbül geleli kendisiyle ilgilenmediğini görünce üzülmüş ve bir fırsatını bulup saraydan kaçmış.
    Her gün güzel sesiyle ötmeye devam eden oyuncak bülbül ise, günün birinde bozul vermiş. Hükümdar bülbülün sesini öylesine alışmış ki, o zaman gerçek bülbülün eksikliğini farketmiş ve ona haksızlık ettiğini anlamış. Üzüntüsünden hasta olup yataklara düşmüş. Hükümdar günden güne daha da kötüleşmiş ve halk onun durumuna çok üzülmüş. Onu yatağında çaresiz şekilde görünce, artık iyileşmeyeceğini düşünüp yeni bir hükümdar seçmek istemişler hemen.
    Hükümdarın hastalığı ve yeni hükümdar seçileceği haberleri saraydan kaçan bülbüle kadar ulaşmış. Hükümdarın sevgisini ve pişmanlığını öğrenen bülbül, ona yardımcı olmaya karar vermiş. Hemen gelip hükümdarın yattığı odanın penceresine konmuş ve güzel sesiyle tekrar tekrar şarkılar söylemeye başlamış.
    Hasta yatağında bülbülün sesini duyan hükümdar, kendine gelmeye başlamış. Nihayet sabaha yakın, hükümdar iyileşip ayağa kalkmış. Kendisini iyileştirenin bülbülün sesini duymak olduğunu biliyormuş. Hükümdar bundan sonra onu hep seveceğine; bülbül de ona, arada bir gelip şarkı söyleyeceğine söz vermiş.
    Sabah saraydaki herkes hükümdarı ayakta görünce hem çok şaşırmış, hem de sevinmiş.
    Hükümdar sonraki hayatını sarayın bahçesindeki güzellikleri doya doya yaşayarak ve bülbülün tatlı nağmelerini dinleyerek geçirmiş.