Çanakkale Zaferi ve Atatürk

'Önemli Gün ve Haftalar' forumunda Aysell tarafından 23 Şubat 2010 tarihinde açılan konu


  1. Çanakkale Zaferi ve Atatürk hakkında yazı

    [​IMG]

    Şairin de dediği gibi Anadolu gezildikçe her karış toprağından şühedâ fışkıracağı gibi, her yerinde de bir Evliya Çelebi görmek veya bir Dede Korkut bulmak mümkün olduğu gibi, yerin altının sesi dinlenirse, Çanakkale’de olduğu gibi, yerin üstündeki insanlar dinlenirse herhalde Anadolu tarihinin Mustafa Kemal’in ifadesiyle bu bin yıllık veya daha gerilere Ortaasya’ya giden kırk asırlık tarih süreci içerisinde Dünya Tarihi’nde ne bu coğrafyada ne de dünya insanları arasında bu kadar kahramanlık menkıbelerine ve bu kadar zengin bir tarihe rastlamak mümkün olmaz. Ve bu ifade sadece bizim tarihçilerimizin ifadesi değil aynı zamanda yabancı yazarların ve Amerika Birleşik Devletleri Kongresi’nde Ermeni karar tasarıları gündeme geldiği zaman, Amerikalı senatörlerin ve araştırmacıların ortaya koyduğu bir gerçek. Şöyle diyorlar: “Biz Türk Tarihi’nin zenginliğinden çekiniyoruz, korkuyoruz”. Nedir Türk Tarihi’nin zenginliği? işte Çanakkale’de yerin altında bağıran, yerin üstünde yeşilliğiyle, hoşluğuyla insanıyla haykıran o seslerin geçmişte yok olduğu, yok olmaya karar verildiği dönem içerisinde tekrar duyulduğunun hissedilmesidir. Birçok batılı yazarların ifade ettiği gibi bu “Türklerin ülkeleri işgal edildi, yapılan anlaşmalar, diplomatik münasebetlerle elleri kolları bağlandı, silahları ve cephaneleri ellerinden alında ve ordusu terhis edildi, dolayasıyla bu insanların, Türk milletinin, yok olması gerekir” dedikleri ve başta I. Dünya Savaşı’nda efsaneleşen, Çanakkale de dahil olmak üzere bütün Milli Mücadele yıllarında bu yok olan, yok olmasına karar verilen, “artık ölümcül hastanın eninde sonunda bu son sahnede, bu son savaşta öldüğü, ölecek” denildiği günlerde “tekrar nasıl olur da şahlanır” dedikleri; gerek Fransız tarihçilerinin gerek Urfa’da, Maraş’ta, Antep’te, gerek İtalyan tarihçilerinin Güney bölgelerimizde veya Adalar Denizi’nde, gerekse İngilizlerin yine ta sömürgelerinden Yeni Zelanda’dan veya Avustralya’dan getirdiği bu insanların ifade ettikleri, yazarların veya generallerin ifade ittikleri gibi; “tam yok oldu derken bizim siperlerimizde 20-30 kişi çarpışıyor, son derece modern silahlarla ateş edip ondan sonra da Türk siperlerinde hiçkimse kalmadı derken, bakıyorsunuz 1-2-3 kişilik Mehmetçikler bir o taraftan bir bu tarafa geçmek suretiyle topunu, tüfeğini harekete geçirerek veya süngüsüyle haykırarak tekrar canlanıveriyor, işte bizim literatürümüzde, bizim Harp Akademilerinde okuttuğumuz taktiklerin, bütün modern silahların iflas ettiği, felsefenin durduğu bu dönemde Türk insanı için savaş yeniden başlıyor” diye belirttikleri bu harika savaş sadece Türkiye için değil, bütün Dünya için de büyük yankılar uyandırmıştır. 11. ve 12. asırda başlayıp günüzüze kadar devam eden belki 21. yüzyıla da miras olarak bırakılacak olan ve sömürgecilik dediğimiz kolonyalizm dediğimiz, emperyalizm dediğimiz hareketin iflas ettiği coğrafya da bu Çanakkale coğrafyasıdrr. Ve yine askeri dehanın, teçhizatın iflas ettiği, “üzerinde güneş batmaz” denilen imparatorluğun, Büyük Britanya İmparatorluğu’nun veya “Kara Avrupası’nın en büyük imparatorluğu” denilen Fransa’nın, 1807 -1808’lerde “Yaşasın Doğu’nun İmparatoru, Yaşasın Batı’nın İmparatoru” diye haykıran I. Alexandr ve I.Napolyon imparatorluklarının iflas ettiği, dolayısıyla sömürgecilik ahtapotunun kollarının bacaklarının kırıldığı, boğazının kesildiği yer yine bu bölge, bu coğrafya olmuştur. Onun için Dünya tarihinde Çanakkale’deki Türk Zaferi’nin büyük önemi vardır. Bu bin yılın Anadolu tarihinde, diğer Türk coğrafyasını bir tarafa bırakacak olursak, 1071’de Türkler Anadolu’yu anayurt olarak seçmişler, 10 yıl sonra’da 1081’de Çaka Bey ile batıya, Adalar Denizi’ne kadar ulaşmışlardır. Türk insanı daha Anadolu’ya ayak basar basmaz büyük bir problem de gündeme getirilmiştir. Yine birçok batılı yazarın ifade ettikleri gibi, Türklerin Anadolu’ya ayak bastıkları zaman, hele hele Rumeli’ye, Avrupa yakasına geçtikleri andan itibaren bağlatıları, bizim için olmayan, Batılıların kafalarında, gönüllerinde yer etmeye başlayan büyük bir mesele, Şark Meselesi doğmuştur. Bu mesele içerisinde aşağı yukarı bu 1071’den başlayan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun son ikiyüz yılı içerisinde artık fiili safhası gerçekleştirilmek istenen 100’ün üzerinde plânın, programın yapıldığını görüyoruz. Dünyanın en büyük İslâm imparatorluğu, en büyük Türk imparatorluğu addedilen Osmanlı Devleti’ni bölmek, parçalamak için yapılan bu plân ve projeler her seferinde I.Napolyon’un bizdeki Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri’nde olduğu gibi -Hatıratında ifade ettiği gibi- ben 35 cildiğini tarama fırsatını buldum, Üçüncü Napolyon tarafından “Correpondance de Napoleon I er” adıyla kitap haline getirilen bu Hatırât’da ifade edildiği gibi, her seferinde başta Fransa’nın, İngiltere’nin, Rusya’nın iştirak ettikleri ikili veya çok taraflı Osmanlı İmparatorluğu’nu bölmek, parçalamak amacıyla anlaşmalar yapılmaya çalışılmış, her seferinde anlaşılamayan tek nokta, kuzeyi, güneyi, doğusu paylaşılmış, hepsiyle anlaşılmış, Arap ülkeleri paylaşılmış, ta Yemen’e, oradan Kafkasya’ya kadar uzanan coğrafya içerisinde antlaşmalar yapılmış, evet anlaşılamayan tek nokta, İstanbul ve Çanakkale olmuştur. Boğazlara gelindiği zaman hep anlaşmazlıklar çıkmıştır. Çanakkale Zaferi’nin yaklışık yüzyıl kadar öncesinde, 1807’lerde ingiliz Amirali Duck Worth’un Çanakkale’ye kadar gelip, İstanbul’u aldıktan sonra Osmanlı Devleti’ne son vermek için harekete geçmesinden iki yıl sonra, 1808-1809’larda yeni bir imparatorluk kurmak amacıyla imparator Napoleon Bonaparte’ın Adalar Denizi’ni ve Boğazları, İstanbul’u işgal etmek için harekete geçtiklerini görüyoruz. Ve yine Trablusgarb Savaşı’nın hemen sonralarına doğru 1912’lerde, yani Çanakkale Savaşı’ndan yaklaşık 3 yıl kadar önce, 18 Nisan 1912 tarihinde İtalyanlar’ın da Çanakkale’yi geçmek suretiyle İstanbul’a tek taraflı sahip olmak üzere harekete geçtiklerini görüyoruz. Ama 1915’lere gelindiği zaman bir türlü paylaşılamayan ve daha sonra anlaşması sağlandığında İstanbul ve Boğazlar’ın işgalinin İngilizler, Ruslar, İtalyanlar ve Fransızlar tarafından gerçekleştirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Ancak bu teşebbüs de 1915’in 18 Mart’ında ve daha sonra devam eden yaklaşık 8-9 ay kadar süren deniz ve kara savaşlarında iflas etmiştir. Onun için Çanakkale Zaferleri sadece bizim için değil aynı zamanda bütün Dünya milletleri için de bir dönüm noktasıdır. Öyle ki, Lozan’a gidildiği zaman bunun hıncını, bunun kinini başta İngiliz diplomatlar olmak üzere Fransız, İtalyan diplomatları tekrar ortaya çıkarmaya çalışmışlar ve asırların hesabını yeni Türk devletinden sormaya çalışmışlardır. Lozan’a gelen İngiliz diplomatlarının da ifade ettikleri gibi, “bu milletin, bu medeniyetten nasibi olmayan Türklerin, bu insanlığa fayda değil zarar veren topluluğun, sadece bu Avrupa coğrafyasından, Rumeli’den, Balkanlar’dan atılması değil, İstanbul’dan, Çanakkale’den, Boğazlar’dan atılması ve aynı zamanda Anadolu’dan sürülmesi gerekir” demişlerdir. Bazı diplomatlar da “hayır sadece bu coğrafyadan sürülmeleri yetmez, Orta Asya’ya dönmeleri yetmez, onları yer yüzünden kazımak gerekir” diye harekete geçmişlerdir. Türk insanı kararlı hareketiyle, 1915’in o Mart, Nisan ve Mayıs aylarında Çanakkale’de Dünya’nın en büyük imparatorluklarının hepsinin birden çullandığı dönemde, işgale karşı koymuştur. Hem deniz, hem kara savaşlarıyla örneği görülmeyen bir şekilde yok olmasına karar verilen bir milletin bu coğrafyadan tekrar şahlandığı görülmüştür. Doğulusuyla, batılısıyla, kuzeylisiyle, güneylisiyle Anadolu’nun bir milyondan fazla insanı Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yıllarında, ta Yemen Cephesi’nden Çanakkale’ye, Kafkas Cephesi’ne, Allahuekber Dağları’ndan Sarıkamış’a varıncaya kadar sıcak savaşlarda şehit olmuştur. Bunun yanısıra, bu organizasyonun, bu ikiyüz yıllık plânın, projenin bir uzantısı olarak ta batılı devletlerin kışkırtması suretiyle, azınlıkları harekete geçirmek suretiyle, aktif gücün cephelerde savaştığı sırada, Anadolu insanı kadını-kızı, çoluğu-çocuğu ile veya cepheden yaralı olarak dönmüş gazisi ile yine plânlı, programlı bir şekilde Ermeni çetelerinin, Rum çetelerinin, saldırılarına uğramış ve bir milyondan fazla sivil halkını yine bu savaşlarda kaybetmiştir. Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na girerken aktif gücü 2.850.000 idi. Sadece I. Dünya Savaşı sonunda bu sayı 650.000’e düşmüştür. Ve ondan sonra devam eden, “yok oldu” denildiği esnada tekrar Dünya devletlerinin hiçbirinde görülmeyen şekilde, yenilmesine gerek askeri olarak, gerek diplomatik olarak karar verildiği bir dönemde Türk insanı, tekrar üç yıllık bir mücadeleye geçmek suretiyle, yine batılı stratejistlerin ifade ettikleri gibi, tekrar şahlanarak harekete geçmiş ve bir taraftan mitingler yapılırken, Şerife Bacılar, Fatma Bacılar harekete geçerken, diğer taraftan da yediden yetmişe ve hiç beklenmedik bir anda 20’nci yüzyılın ilk Müslüman-Türk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmak azmini ve kararını göstermiştir. Elbette bu başarının asıl sahibi, Atatürk’ün gerek Nutuk’da, gerek Söylev ve Demeçler’de mütevazi bir şekilde ifade ettiği gibi, kendisi değil, Alman komuta heyeti de değil, sadece millettir. Bu başarı Çanakkaleli’nin başarısıdır. Sivaslı, Diyarbakırlı, Erzurumlu, Vanlı’nın başarısıdır. Bir tarafta savaş devam ederken, bir tarafta diplomatik faaliyetler devam ederken ve Adalar Denizi’nde Batı Anadolu’nun işgali, İstanbul’un işgali devam ederken, diğer tarafta Anadolu içerisinde sürgünler, soygunlar, soykırım hareketlerinin uzantıları görülürken, Anadolu insanı tekrar şahlanmış ve bugünlere gelinmiştir. Elbette bu milletin başarısıdır. Ama milleti sevk eden, daha 19 Mayıs 1919’da Anadolu’ya geçerken “benim iki görevim var, bunlardan bir tanesi resmi olan, Anadolu’daki mülki, askeri görevim, diğeri de vicdanımda bir sır olarak saklayıp zamanı ve zemini müsait oldukça, fırsat buldukça ortaya çıkardığım” dediği görev. Birincisi yine Amasya’da başlayan, Erzurum, Sivas ve Ankara’da devam eden, “milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” diyen karar. Bu görev Erzurum’da Sivas’ta istiklâl-i tam, yani tam bağımsızlık fikrine dönüşmüştür. O dönemde gerek mülki, gerek askeri erkânın, gerekse aydınlar kesiminden bazı kimselerin “falanca devletin idaresi, falanca devletin mandası” dedikleri sırada, Atatürk’ün dayandığı tek nokta, milletin azim ve kararı olmuştur. Bu azim ve karar Ankara’ya gelindiği zaman, Türkiye Cumhuriyeti’nde ifadesini bulduğu üzere, hakimiyet-i milliyeye dönüştürülmüştür. Milletin kararı hakimiyete dönüştürülmüştür, işte bu başarıda da Mustafa Kemal’in büyük payı vardır. Fakat gerek Çanakkale’de gerek diğer cephelerde, Mustafa Kemal’in ifade ettiği gibi Mehmetçiğin hakkıdır, zaferidir. O, aynı zamanda Türk erinin cevherini kavramış olan Türk komutanlarının eseridir. Atatürk’ün dediği gibi “Türk milletinin kanında, kromozomlarında atalarından kalan bu kahramanlık cevheri de onun üstün savaş dehasındadır. Bu cevheri iyi kullanan komutan tarihte zafere ulaşmıştır. Çanakkale zaferi de, diğer zaferler de, Türk komutanının yanısıra Türk erinin, Türk askerinin, Türk milletinin eseridir”. Ve yine herkesin bildiği ve Nutuk’da ifadesini bulan “sekiz metrelik siperler karşısında birkaç dakika sonra şehit olacağını bile bile, sanki bir zafer coşkusuyla, sanki bir düğün coşkusuyla, eline silahı kapıp” Mustafa Kemal’in Nutuk’da ifade ettiği gibi,” bir elinde Kuran-ı Kerim bir, elinde silah, şehadet getirerek düşmanın üzerine öyle bir neşeyle, öyle bir azimle saldırdılar ki, inanın ki zaferi kazanan ruh işte bu ruhtur”. Bu ruh daha sonra Kore Savaşı’nda tekrar ortaya çıkmıştır. Kıbrıs Barış Harekatı’nda tekrar fışkırmıştır. Beşparmak Dağlarında ve diğer cephelerde Dünyanın en modern teçhizatı karşısında Türk askeri bir elinde makinalı tüfeği, diğer yanda Kıbrıs’ın yakıcı, kavurucu sıcağı altında, sanki bir düğün havası içerisinde Rum’a saldırırken, sanki Rum’u yaralayan o mermi değil, Türk askerinin pervasızlığı olmuştur, işte Çanakkale’de de, Kore’de de, Kıbrıs’ta da yine savaş kazanan ruh bu ruh olmuştur. Bu ruh Türk insanının, Türk halkının ruhudur. Eğer, Mustafa Kemal’in de ifade ettiği gibi, Çanakkale geçilseydi, İstanbul alanır, Osmanlı Devleti paylaşılır ve Türkiye Cumhuriyeti diye bir şey kalmazdı. Onun için o gün Alman subayları, “gerek Çanakkale’deki zaferlerde, gerek Yemen’deki savaşlarda, gerekse Suriye’deki, Irak’daki savaşlarda ağaç kabuklarını yiyen, siperlerde kullanılan kum torbalarıyla yırtılıp parçalanmış elbiselerine yama yapan Mehmetçikteki felsefeyi, ruhu anlayamadık” demişlerdir. İşte bu ruh Mustafa Kemal’in de ifade ettiği gibi, Türk’ün en çaresiz zamanlarda ortaya çıkan ruhudur.

    Prof. Dr. Azmi Süslü
    ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 34, Cilt: XII, Mart 1996
     



  2. Cevap: Çanakkale Zaferi ve Atatürk

    MUSTAFA KEMAL’İN YÜCE MİLLETİMİZE BAĞIŞLANDIĞI AN

    ( Kendisi anlatıyor. )



    10 Ağustos 1915. Conkbayırı’nı almak ve bütün boğaza hakim olmak için İngilizler 20.000 kişilik bir kuvvetle günlerce kazdıkları siperlere yerleşmişler, hücum anını bekliyorlardı. Gecenin karanlığı tamamen kalkmış, tan ağarmak üzereydi. 8. Tümen komutanı ve diğer subaylarımı çağırdım.

    Mutlaka düşmanı mağlup edeceğimize inanıyorum. Ancak siz acele etmeyin, evvela ben ileri gideyim, size ben kırbacımla işaret verdiğim zaman hep birlikte atılırsınız. Bu durumdan askerlerini de haberdar etmelerini istedim. Hücum baskın tarzında olacaktı. Sakin adımlarla ve süzülerek düşmana 20 – 30 metre yaklaştım. Binlerce askerin bulunduğu Conkbayırı’nda çıt çıkmıyordu. Dudaklar sessizce bu sıcak gecede dua ediyordu. Kontrol ettim. Kırbacımı başımın üstünde kaldırıp çevirdim ve birden aşağı indirdim. Saat 04.30’da kıyametler kopmuştu. İngilizler neye uğradıklarını şaşırmıştı. Allah Allah sesleri bütün cephelerde, karanlıkta gökleri yırtıyordu.

    Her taraf duman içinde ve heyecan her yere hakim olmuştu. Düşmanın topçu ateşi gülleleri büyük çukurlar açıyor, her tarafa şarapnel ve kurşun yağıyordu. Büyük bir şarapnel parçası tam kalbimin üzerine çarptı, sarsıldım, elimi göğsüme götürdüm, kan akmıyordu. Olayı Yarbay Servet Bey’den başka kimse görmemişti. Ona parmağımla susmasını emrettim. Çünkü vurulduğumun duyulması cephelerde panik yaratabilirdi. Kalbimin üzerinde cebimde bulunan saat paramparça olmuştu. O gün akşama kadar birliklerin başında daha hırslı olarak çarpıştım. Yalnız bu şarapnel vücudumda, kalbimin üzerinde aylarca gitmeyen derin bir kan lekesi bırakmıştı.

    Aynı gün gece, yani 10 Ağustos günü, beni mutlak ölümden kurtaran ve parçalanan saatimi Ordu Komutanı Liman von Sanders Paşaya hatıra olarak verdim. Çok şaşırmış, heyecanlanmıştı. Kendileri de altın cep saatini bana hediye ettiler.

    Bu hücumlarda İngilizler binlerce ölü bırakarak tamamen geri çekildi ve Çanakkale’nin geçilemeyeceğini iyice anlamış oldular.

    Mustafa Kemal