Çanakkale Savaşında Yeşil Sarıklılar

'Genel Türk Tarihi' forumunda Belinay tarafından 17 Mart 2012 tarihinde açılan konu


  1. Çanakkale Savaşındaki Yeşil Sarıklılar


    Çanakkale'deki Yeşil Sarıklılar

    Çanakkale savaşı, kahraman ecdadımızın batının son haçlı seferine karşı verdiği bir ölüm kalım savaşı idi. Yedi düvele karşı âdeta etten ve kemikten bir müdafaa harbi idi.
    Mehmetçiğin canını dişine taktığı, ölümü âsude bir bahar gibi gördüğü savaştı Çanakkale. Bu canhıraş gayrete rağmen gücünün tükendiği, çaresiz kaldığı demlerde ilahî yardımlar ile teyid ve taltif edildiği savaştı.
    Bu hakikatlerin pek çoğunu düşmanlar da itiraf etmekteydi. Nitekim Hamilton şöyle demiştir:
    “Bizi Türklerin maddî gücü değil manevî gücü yendi. Onların atacak barutu bile kalmamıştı lakin biz gökten inen güçleri müşahede ettik.

    Yine Çörçil(Churchill) bunca teknolojiye rağmen Türklere nasıl yenilirsiniz? diye sıkıştırılınca şu cevabı vermiştir:
    Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale’de Türklerle değil Tanrıyla harbettik, herhalde yenildik.”
    Bu ilahî yardımlardan bizim için en şereflisi hiç şüphesiz iki cihan güneşi sevgili Peygamberimizin Mehmetçikle beraber olması, kendisine yapılan istimdada (yardım istemeye) –biiznillah- cevap vermesidir. Nitekim savaşın çok kızıştığı bir esnada, stratejik mevkilerimizi teker teker kaybettiğimiz bir hengâmede, Binbaşı Lütfi Bey “Yetiş ya Muhammed, yetiş Ya Muhammed, kitabın gidiyor!” feryatları ile düşman saflarına hücum etti. Onun bu feryadı, yüreği Peygamber sevgisi ve Kur’an hürmeti ile dolu Mehmetçiğimize çok tesir etti. Onlar da vecd içinde, ölümüne düşman siperlerine hücum ettiler. Neticede kaybettiğimiz yerleri geri aldığımız gibi birkaç siper de fazladan kazandık. Peki, Peygamber Efendimiz’in bu veya buna benzer istimdâtlara cevap verdiğini nereden biliyoruz?
    Yıl 1930. Cemal Öğüt Hoca hacca gider. Medine-i Münevvere’de Peygamber Efendimizin türbedarının kendisine gösterdiği aşırı hürmete şaşırır ve sebebini sorar. Türbedar, “Türkleri sevmem için bir tek hatıram bile yeter” der ve anlatmaya başlar

    “1915 yılıydı. Hindistan’dan gelen veli bir zât Efendimizin kabri başında hıçkırıklarla ağlıyordu. Hıçkırıklar boğazına düğümleniyordu. Sebebini sordum. Bana Ravza’ya her gelişinde Peygamberimizle mânâ âleminde görüştüğünü fakat bu sefer Efendimizi hissedemediğini söyledi. ‘Ya benim kalp gözüm köreldi ya da Efendimiz şu an kabr-i şerifinde değil; bunun sebebini bilemediğimden ağlıyorum’ dedi. Bir şey diyemedim. Fakat onun sözleri kalbimde ve zihnimde yer etti. O gece Rasulullah Efendimizi rüyamda gördüm. Sabahki hadise aklıma geldi. Ben sormadan Efendimiz izah etti ‘Hissedilen doğrudur. Ben şu an Medine’mde değilim. ÇANAKKALE’deyim. Zor durumda olan asker evlatlarıma yardım ediyorum.’ İşte sizler Çanakkale’de Efendimizin yardımına mazhar olmuş bir milletsiniz. Size olan sevgimin sebebi budur.

    Bir diğer hadise de savaş esnasında Yarbay Hasan Bey’in başından geçiyor. Kalbi engin bir şefkat ve merhametle dolu olan Yarbay Hasan Bey, Kilitbahir köyünden geçerken yaralı bir köpeğin su içmek için köy çeşmesine yaklaşmaya çalıştığını fakat çeşme başında çamaşır yıkayan kadınların ve oynayan çocukların yarasından kanlar ve irinler akan bu köpeği çeşmeye yaklaştırmadığını gördü. Köpek boynunu büküp çaresiz bir şekilde dönerken olayı takip eden Hasan Bey atından atladı. Akan kanlarına ve irinlerine aldırmadan köpeği kucaklayıp çeşmeye getirdi. Önce bir güzel susuzluğunu giderdi, sonra yaralarını sardırıp karnını doyurdu. Köpek âdeta hayata yeniden dönmüştü. Velinimeti olan Hasan Bey’in peşini bırakmıyordu. Yarbay Hasan Bey de köpeği sevmişti. Ona Canberk ismini koydu. Canberk Türk siperlerinde gündüz savaşlara katılıyor akşam nöbet tutuyordu. Yaraları da artık iyileşmiş, tüyleri yeniden çıkmıştı. Bir gün Fransızlarla yapılan süngü harbinde Mehmetçik başarılı olmuş, düşman siperlerini ele geçirmişti. Yarbay Hasan Bey siperler arasında dolaşıp yaralı olan askerleri cephe gerisinde kurulan hastaneye sevkediyordu. Bir Fransız askerinde hafif bir kıpırdanma görünce yaralı zannedip yanına yaklaştı. Zira merhamet âbidesi olan Hasan Bey’in engin yüreğinde sadece yaralı bir köpeğe değil, göğüs göğse çarpıştığı düşman askerine bile fazlasıyla yer vardı. Fakat yerdeki Fransız askerinin Canberk kadar bile iyilikbilirliği, kadirşinaslığı yoktu. Yarbay Hasan Bey şefkatle eğilip yarası var mı diye bakarken ani bir hareketle hançerini çıkarıp Hasan Bey’in göğsüne sapladı. Artık Hasan Bey son anlarını yaşıyordu. Askerleri büyük üzüntü içindeydi. Canberk de koşa koşa gelmiş Hasan Bey’in ellerini yalıyor, melül melül gözlerine bakıyordu. Tabur imamı da geldi, başında Kur’an okuyordu. Yarbay Hasan Bey yanındaki askerlere birden “Beni ayağa kaldırınız” diye seslendi. İki asker kollarına girip Hasan Bey’i ayağa kaldırdılar ve Hasan Bey son sözlerini söyledi:

    NİYE ZAHMET BUYURDUNUZ YA RASÛLULLAH
    Canberk de dâhil bütün herkes ağlıyordu. Fakat yapacak bir şey yoktu. Hasan Bey’in üzerine bir Türk bayrağı örttüler ve şehit düştüğü yeri kazmaya başladılar. Canberk de bayrağın altından girip Hasan Bey’in ayaklarına kapanmıştı. Kabri kazdıktan sonra defnetmek için bayrağı kaldırdılar. Hasan Bey’in sadık dostu Canberk’i ayırmak için dokunduklarında askerlerin şaşkınlığı bir kat daha arttı. Çünkü Canberk sadakatin zirvesine ulaşmış, o da velinimeti Hasan Bey’in ayak ucunda ruhunu teslim etmişti. Önce Peygamberimizin ağuşunu (kucağını) açtığı o mübarek komutanı defnettiler, sonra da onun ayak ucuna sadık dostu Canberk’i…
    Çanakkale’de Allah’ın izniyle Efendimiz’den başka meleklerin ve evliyaullahın da yardımları görülmüştür. Savaşa katılmış olan Ladikli Ahmed Ağa, isminin Kaşıkçı Dede olduğunu söyleyen nur yüzlü bir zâtın cehennemî bir çatışma ortasında, herkesin susuzluk çektiği bir anda askerlerimize su dağıttığını, bu sudan kendisinin de içtiğini söylemiştir. Kaşıkçı Dede, sudan matarasına da koyup “Eğer yaralanırsan bu suyu yarana sür” demiş ve bir iki defa yaralanan Ladikli Ahmed Ağa suyu yarasına sürünce çok kısa sürede iyileşmiştir. Kaşıkçı Dede, savaştan yıllar önce vefat eden ve Kilitbahir’de medfun bulunan bir Allah dostudur.
    Çanakkale’de ilahî yardım olağanüstü tabiat hadiseleri şeklinde de tezahür etmiş ve bunların çoğuna düşman askerleri de şahitlik etmiştir. Üç anzak askerinin (Feiçhardt, D. Nevnes, J.L. Newman) yemin ederek ve Anzak Sahra Birliğindeki diğer 19 arkadaşlarını da şahit göstererek anlattıkları “Düşman yutan bulut” hadisesi şu şekildedir: İngilizler harpte bir türlü istedikleri neticeyi alamayınca İngiltere’den mütemadiyen takviye güç istemektedirler. Hamilton’un isteği üzerine hususî eğitim almış olan Norfork Kraliyet alayı Çanakkale’ye sevk edilir. 267 kişilik bu birlik fazla bir mukavemetle de karşılaşmayınca stratejik konuma sahip olan Alçıtepe’den bir önceki tepe olan 60. tepeye doğru rahat bir şekilde ilerler. Havada soluk renkli bulutlar vardır. Bu bulutlar saatte 6 veya 8 km. hızla esen rüzgara rağmen sabit bir şekilde durmaktadırlar. Bunlardan yaklaşık 250 m uzunluğunda 60’ar metre eninde ve yüksekliğinde olan bir bulut 60. tepeyi kaplamıştır. Norfork Kraliyet alayının subayları ve askerleri bulutun içine girmeye başlarlar. Son asker de girince bulut yükünü almış bir uçak gibi havalanmaya başlar. Havadaki diğer soluk renkli bulutlarla birleşerek kuzeye yani Trakya tarafında doğru gider. Savaş sonrasında bu 267 kişilik alayın bir tek ferdine bile -ne ölüler arasında ne de esirler arasında- rastlanamamıştır. Askerlerin aileleri ve İngiliz hükümeti çok aramasına rağmen tek bir ferdi bile bulamamıştır.
    Bulutla gelen bir diğer ilahi tecellî de şudur: Bayram namazını kılmak isteyen askerlerimize komutanları izin vermiyordu. Zira toplu halde namaz kılmak düşman için bulunmaz bir fırsat olurdu. Arefe günü hava açık olmasına rağmen bayram sabahı siperlerimizin üstüne bulutlar çökmüştü. O derece ki, düşmanın, askerlerimizi görebilmesine imkân yoktu. Bu vaziyete askerlerimiz çok sevinmişti. Artık bayram namazını kılabilirlerdi. Huşû içerisinde namazlarını kıldılar. Ardından vecd ile bayram tekbirlerini getirmeye başladılar. Hep bir ağızdan dalgalanan tekbirin sadası ta düşman siperlerinden duyuluyordu. İşte bu esnada düşman saflarında karışıklıklar baş gösterdi. Silah sesleri duyuldu. Meğer İngilizler, müslüman sömürge ülkelerden asker toplarken onları kandırmışlar, “Sizin halifenizi Almanlar kaçırdı, halifenizi kurtarmak için Almanlarla savaşa gidiyoruz” demişler. “Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi” gibi dalgalanan tekbirin sadasını duyan müslüman sömürgeler, kendileri gibi müslümanlarla savaştıklarını anlamışlar ve siperlerinde İngilizlere isyan etmişler. İngilizler ise bu askerlerin bir kısmını kurşuna dizmiş, bir kısmını da cephe gerisine sevketmiş.

    Çanakkale’de ilahî yardımlar bulutlardan başka rüzgârla da tecelli etmiştir. 25 Nisan’da hava aydınlanmadan karaya ilk çıkartmalarını yapacak olan Anzakların, önceden yerleştirdikleri işaret dubalarının yeri rüzgârın tesiriyle değişmiş ve Anzaklar çıkartma için çok elverişsiz olan –şimdiki ismi Anzak koyu olan- tepelik alana çıkartma yapmışlardır.
    Rüzgârla ilgili bir diğer hadise de şudur: Savaşın uzaması ve İngilizlerin bir türlü netice alamaması üzerine Çörçil, Lordlar kamerasında, kimyasal gaz kullanılmasını teklif etmiş, bunun insanlık suçu olduğu, savaş ahlakına sığmadığı hatırlatılınca ise “Türkler insan değildir, hayvandır” diyerek meclistekileri ikna etmiştir. İngiltere’den varillerle kimyasal gaz Çanakkale’ye sevk edilmiştir. Mevsimin yaz olması sebebiyle rüzgâr denizden karaya doğru esmektedir. İngilizlerin hesaplarına göre denizdeki varillerin kapağı açılacak ve karada savunma harbi yapan askerlerimiz zehirlenecektir. Fakat onların bu hilesini ilâhî mekir bozmuş, rüzgâr yön değiştirmiş ve savaş bitene kadar da karadan denize doğru esmeye devam etmiştir. İngilizler, bu menhus emellerine, Allah’ın ecdadımıza olan inâyeti sebebiyle ulaşamamışlardır.

    Bulutlardan, rüzgârdan başka yeşil kuşlar şeklinde melek ordusu da müminlere sekînet vermekteydi. Ruşen Eşref Ünaydın, bir gazimizle yaptığı röportajda ona yeşil sarıklılar gördünüz mü şeklinde bir sual tevdi edince gazimiz şu cevabı vermiştir.

    Hayır efendim biz görmedik. Yalnız kuşlar vardı. Yeşil yeşil. Ateşin arasında gezerlerdi. Sonra zeytin ağaçlarına konarlardı… İşte o zeytin ağaçlarını kurşun, gülle kırmış, yıkmış, dalını budağını karıştırmış. O yeşil kuşlar oraya konarlardı. Kurşun murşun, Allah tarafından, onlara dokunmuyordu.
    Bu hakikatleri bir şair şu şekilde dile getirir:
    Ve yeşil kuşlar uçuşur Çanakkale vadilerinde
    Ve rüzgar harp durumuna geçer en tepede
    Bulutlar ulvi bir sevkiyattadır
    Devrin süper devletlerine karşı en zayıf halleriyle Mehmetler
    En fakir görünümleriyle Mehmetler
    Taşıdıkları isme yakışır bir tevekkülle dimdik ayaktadırlar
    Ve bu Mehmetlerin arkasına o ismin hatırını bilenler geçer teker teker
    Mehmetlerin ardında koca bir kâinat en üst düzeyde savaş alarmına geçmiştir.
    Mehmetçiğe gelen ilahî yardımın bir diğer veçhesi de düşmanın teknolojisinin yerine göre iflas etmesidir. Nitekim düşmanın attığı toplardan pek çoğu patlamadan toprağa gömülmüştür. Yıllar sonra savaş yapılan bölgelerden birisinde çıkan bir yangında patlama seslerinin duyulması ilk önce bölgedeki köylüleri şaşırtmış, sonra bu patlamanın savaş esnasında patlamayan topların infilakı ile vaki olduğu öğrenilmiştir.
    Mehmetçiğin susuzluk çektiği, çatışmaların şiddetinden siperlere suyun intikal edilemediği bir zamanda askerlerimiz bir ıslık sesi duyar. Ardından düşman topunun düştüğü yerden su fışkırmaya başlar.
    İngilizlerin pusulalarının pek çok defa bozulup yanlış istikameti gösterdiği, bu sebeple zayiatlarının sayısının arttığı hadiseler de sıkça yaşanmıştır.
    18 Mart’taki deniz savaşının arifesinde Miralay Cevad Paşa’nın gördüğü rüya ve bu rüya istikametinde Nusret Mayın Gemisinin vazifesini ifa ederken yaşanılanlar da Çanakkale Savaşındaki ilahî nusretin bir göstergesidir.

    Çanakkale’de savaş esnasında yaşanılan sayısız fevkalade hadiseden başka savaş sonrasında da pek çok olağanüstü hadise vukû bulmuştur. Cesedi bozulmamış şehitlerimiz, tüfeğini bırakmayan askerimiz, akşamları görülen nöbet mangası, daha neler neler… Yaşanılan, şahit olunan bu hadiseleri anlatmak başlı başına bir yazı konusu olacak kadar fazladır. Savaştan sonra ortaya çıkan bu ilahî tecellilerin belki bir hikmeti de bizlerde Çanakkale ruhunu, Çanakkale şuurunu daima canlı tutmak, o ruhtan, o şuurdan asla kopmamak içindir.

    Hiç unutmamalıyız ki Allah Teala kendi yolunda birlik içinde ve samimi duygularla yapılan gayretleri asla boşa çıkarmamaktadır. Müminlerin güçlerinin tükendiği, yapabilecek bir şeylerinin kalmadığı pek çok durumda ilahî yardımıyla, manevî ordularıyla onları teyit etmektedir.

    İslam tarihinde bunun Çanakkale’den başka daha sayısız misali vardır. Müminlerin tefrika içerisinde olduğu, ihmalkâr davrandığı durumlarda ise ilahî yardımdan nasiplenemedikleri de bir gerçektir. Bu sebeple tefrikaya sebep olabilecek fitnelere kapılmadan Allah yolunda elimizden gelen gayreti göstermeliyiz. O zaman zâhir veya bâtın pek çok ilahî lütfa nâil olacağımız muhakkaktır.
    Alıntıdır ​