can dündar'dan

'Karışık Şiirler' forumunda €rwA tarafından 26 Haziran 2009 tarihinde açılan konu


  1. İnsan 5 yaşına gelmeden anlıyor; açlığın öldürdüğünü, soğuğun dondurduğunu,
    ateşin yaktığını...
    Sevgisizliğin insanın canını acıttığını...
    Duyguları, nesneleri, kişileri, çevresini tanıyor.
    Her şey ona çok büyük görünüyor:
    Ev, masa, anne, baba...
    10´una gelmeden oyunla, sayılarla, harflerle tanışıyor. Azgın bir iştahla
    öğreniyor. Kız ya da erkek olduğunu fark ediyor. Dünyanın evde, okulda
    kendisine anlatılandan da büyük olduğunun ayırdına varıyor.
    15´inde, tam da en çok kendini sevdireceği çağda, sivilcelenen yüzünden,
    değişen bedeninden utanırken aşkı keşfediyor.
    Dış dünya kadar iç dünyanın da büyük salonları ve kendisinin bile bilmediği
    odaları olduğunu, açıldıkça o odalardan devasa bahçelere çıkıldığını
    hissediyor, büyüleniyor. Şarkıların içinde sevdalar gezdirdiğini, şiirin her
    türden hasreti dindirdiğini anlıyor. Aşk acısını öğreniyor. Yine de seviyor;
    ille seviyor, inadına seviyor.
    20´sinde putlarını yıkıyor, başkaldırıyor, kanatlanıyor. Her şey ona küçük
    görünüyor:
    Ev, masa, anne, baba...
    "Dünya küçükmüş; büyük olan benim" efelenmeleri başlıyor. Lakin dünya bunu
    bilmiyor.
    25´inde ayaklar biraz yere değiyor. Okul bitiyor, iş telaşı başlıyor.
    Sınıfta öğrenilenlerin akı, sokaktaki gerçeklerin karasına çarpıp
    grileşiyor.
    Yolu hızlı gelenler çabuk yorularak, sevdiğini bulanlarsa kalbinden
    vurularak evleniyor genelde... 5 yıl önce uzak bir ülke olan "istikbal",
    daha yakına geliyor. "Bir denizde yangın çıkarma" hayali erteleniyor.
    "Dünya zor"laşıyor.30´unda muhasebeye başlıyor insan:
    "Dünya hâlâ beni tanımadı, üstelik galiba ben de dünyayı tam tanımıyorum"
    dönemi...
    Mevcut bilgilerin sorgu yeri...
    Kuşkunun beyliği...Tehlikeli yaşlar: "Bunun nesine hayran oldum ki ben"
    pişmanlıkları, "Hakkımı yediler" sızlanmaları, sırta saplanan hançerler,
    çelmeler, dost kazıkları, ağır ağır olgunlaştırıyor insanı...
    35, yolun yarısı...
    Hiç okul asmadan, evden kaçmadan, bir terasta sevdiğiyle öpüşüp bir çadırda
    uyanmadan 20´sine gelenler için gecikmiş telafi çağları...
    Daha önce hiç yüz verilmemiş ana-babaların sözüne yeniden kulak kabartılan
    yaşlar... Olgunluğun karasuları...
    40´ında eski kotlar dar gelmeye, saçlara ak düşmeye, aile büyükleri yaşlanıp
    ölmeye başladığında bocalıyor insan...
    Panik, kadınları kuaföre sürüklüyor, erkekleri araba galerilerine; ve
    ikisini birden yeni sevda hayallerine...
    Yiten gençliğe, boyalı saçlarla, içe çekilen karınlarla, kırmızı arabalarla
    çare aranıyor.
    45´inde "istikbal" denilen o uzak ülkenin toprağına ayak basıyor insan...
    Hem ölüm yarınmış gibi, hem hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamasını öğreniyor. Eski
    dostlar, hatıralar kıymete biniyor.
    Didişmenin yerini sükûnet, böbürlenmenin yerini nedamet, kinin yerini
    merhamet alıyor. "Keşke"ler "iyi ki"lerle, hırslar hazlarla yer
    değiştiriyor.
    Bu dünyayı silkelemekten, daha iyi bir dünya için kavga vermekten
    vazgeçmeseniz de, öbür dünya umuduna da kulak kabartıyorsunuz, ara sıra...
    Genellenemez tabii; bunlar benim yaşlarım.
    Sonrasını bilmiyorum henüz; öğrendikçe yazarım.

    Can DÜNDAR
    :f118:
     



  2. Cevap: can dündar'dan

    can dündar döktürmiş yaaa
     



  3. Cevap: can dündar'dan

    öyledir:Darşiv yaptım yha yavas yavas koycam buraya
     



  4. Cevap: can dündar'dan

    Her yaş insana farklı tecrübeler ve olgunluklar kazandırıyor.Çok doğru söylemiş Can Dündar '' Olgunluğun Karasuları''