Cadde-i kebir ne demek

'Türkçe Sözlük' forumunda Alya tarafından 25 Aralık 2008 tarihinde açılan konu


  1. Cadde-i kebir ne demek

    Cadde-i Kebir... Geçen asırda Grande Rue de Pera'nın karşılığı olarak böyle söylenirdi. Pera denen semte Bizans nasıl kuşkuyla, Batılı sapkınların yuvalandığı yer diye baktıysa; aynı tavır Osmanlı'da da süregelmişti. İstanbullu için yaşanacak değil, ancak eğlenilecek, çok çok alışveriş edilecek yerdi, herkesin gitmesi de caiz değildi. 20'nci yüzyılın Türkleri Beyoğlu Caddesi'ni şıklık merkezi haline getirdiler, belki de öyle sandılar. Mütareke anıları hoş değildi; adı İstiklal Caddesi oldu. Bugün eski isimlerden kalan tek bu. Beyoğlu artık bizim için sır küpü veya "cıss" diye yaklaşılan bir bölge değil; herkesin benimsediği bir semt oldu ve doğrusu Avrupa'nın en ilginç, en canlı caddesi olduğunu da söylemek gerekir.
    Hiç şüphesiz Cadde-i Kebir sefaretler semtiydi. Osmanlı İmparatorluğu nezdindeki bu sefaretler seçkin bir semt olduğundan değil, kendilerine tahsis edilen bir bölge olduğu için oraya yerleşmişlerdi. Ecnebi ile aynı yerde yaşamak sadece Müslüman adeti değildir; bu adet Bizans'a uzanır. Ortodoks Rusya'da da, 18'inci asra kadarki Moskova döneminde Avrupalılar, bugün şehre dahil olan ama o zaman dışarılardaki Nemetzkaya Sloboda yani Alman mahallesinde yaşarlardı. Doğulular, batılıları aralarına almayı sevmezler; biraz acayip adamlar diye bakarlar.
    19'uncu asırdan önce Polonya elçiliği Beyoğlu'ndaydı. Komşularının yağmasıyla kaybolan devlet gibi sefaret de yok oldu. Bir ara Polonya Sokağı denen yere bugün Nuru Ziya deniyor ve Fransız Elçilik Sarayı da oradadır. Paralelindeki Tomtom Kaptan Sokağı'ndaki Palazzo Venezia, Beyoğlu'nun en güzel elçilik sarayıdır. 1804'te Campoformio Antlaşması'dan sonra ortadan kalkan talihsiz Venedik Cumhuriyeti ile birlikte Fransa elçiliğine, ardından 1815'te Avusturyalılara geçti. 1918'de mütareke gereği İstanbul'a çıkan İtalyan birlikleri binayı işgal edip, Avusturyalıları oradan atana kadar Avusturya Büyükelçiliği olarak kaldı.
    1831 yılında Beyoğlu'nda müthiş bir yangın çıktı; ahşap büyükelçilik sarayları dahil birçok bina yandı kül oldu. Çaresiz büyük devlet diplomatik misyonları ilk anda Boğaziçi'ndeki yazlık saraylara, diğerleri kira evlerine çıktılar. Devletler yeniden yapacakları binalar için kesenin ağzını açmaya mecbur kaldılar. İşte bu anda Gasparo ve Guiseppe Fossati biraderler ortaya çıktı. Ticinolu yani İsviçre İtalyanıydılar; Milano Brera Akademisi'nde yetişmişlerdi. Onların çalışmalarını ve hayat hikayelerini
    Semavi Eyice hocadan öğreniyoruz. Önce Rusların yanan sefareti yerine karşı blokta bugün başkonsolosluk olan muhteşem sarayı yaptılar. Ruslar keseyi açmıştı ve Fossatiler de gayrete gelmişlerdi. 1838-1845 arasında elçilik sarayı tamamlandı. İstanbul halkı büyülenmişti. Denizden bakınca bütün ihtişamıyla görünen binanın "Moskof Çarı'nın sarayı olacağı, Allah muhafaza Ruslar şehri işgal edince orada oturacağı" kulaktan kulağa fısıldanıyordu. O tarihte henüz Dolmabahçe Sarayı ortada yoktu. Mektep kitaplarında yer alan, "Tanzimat döneminde alınan dış borçlarla saraylar yapıldığı" yavesini ihtiyatla tekrarlayalım. Devletin Rusya Elçiliği ile rekabet edecek evi yoktu. Yangın yerlerinde önce İspanya Sefareti ardından cimri Hollandalıların paraya kıyıp elçilik binalarını Fossatilere ısmarladığı görüldü. Doğrusu Hollanda Sarayı'nda Fossatilerin etkisi açıktır ve hoş bir binadır. Babıali de bu mimarları benimsedi. Bugünkü Başbakanlık Osmanlı Arşiv Binası olan Hazine-i Evrak, Reşit Paşa'nın sadaret evi,
    Allah'a şükür yanan gudubet bir yapı. Sultanahmet'teki Adliye onların eseridir. Ayasofya'yı da restore ettiler.
    Beyoğlu yangınından sonra; İngiltere ve Fransa elçiliklerinin de yenilendiği görüldü. Almanya ve İtalya bu muhitte yer bulamadı. Cadde-i Kebir kafe, tiyatro, restoran ve asıl önemlisi lüks tüketimi çeken dükkanlarla dolmaya başlamıştı. Dünkü Beyoğlu refahtı, Avrupa tüketimiydi, tiyatro ve operaydı; varlıklı sınıf Müslüman kadınının özgürce gezinip kafelerde oturabildiği, toplum hayatına karışabildiği bir yerdi. Geniş kitle içinse Beyoğlu biraz çekinilecek ekşi-tatlı bir yerdi. Bugün artık her yer Beyoğlu. Onun özgün yanı mimarisi ve geçen asrın yaşam biçiminden taşıdığı derin izlerdir. Galiba canlandırılmaya çalışılan da bu.