Bürokrasi,Törenler,Söylemler

'Masallar ve Hikayeler' forumunda Pardus tarafından 27 Nisan 2009 tarihinde açılan konu


  1. Millî bayramlarda söylenen nutuklar, medyanın (şimdilerde de TV spikerlerinin) o millî bayramla ilgili törenleri 'naklen' yayımlarken kullandıkları klişeler, yıllardan beri bir söylem biçiminin hiç değişmediğini gösteriyor.

    Ne zaman bir 23 Nisan, 19 Mayıs ya da 29 Ekim törenlerini izlesem, hep aynı kalan hamasi klişelerin tekrarlandığına tanık olmanın bıkkınlığını yaşamışımdır: 'Her karış toprağının şehit kanlarıyla sulandığı vatan'; 'Samsun ufuklarından doğan güneş'; 'menkıbeler yazan şanlı askerlerimiz'! Bu, gerçekten bürokrasinin tahayyül imkânından mahrum bulunması mıdır; yoksa aynı klişeleri tekrarlayarak millî bayramların, deyiş yerindeyse, 'yasak savma' kabilinden geçiştirilmesi istediğinden midir; ya da, artık bu bayramların Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki heyecanından çok şey kaybederek sıradanlaşmasından mıdır? Üzerinde durmak gerekiyor...

    Rahmetli babam, bürokrat bir idareciydi. Kaymakamlık yaptığı ilçelerdeki millî bayram törenleri kutlamalarında hazırladığı üç ayrı nutku, sadece tarihlerini değiştirerek (ve başka hiçbir şeyi değiştirmeden!) tekrarlardı: Diyelim ki, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı mı kutlanıyor; babam, dosyasından '29 teşrinievvel' tarihli nutkunu çıkarır ve mesela Cumhuriyet'in 20. yılı kutlanıyorsa, nutkun üzerindeki 19. tarihini 20 ile değiştirir, kürsüye çıktığında onu okurdu. Çok sonraları, emekli olduktan sonra, niçin böyle yaptığını sorduğumda, bana şu cevabı vermişti: 'O yıllarda hiçbir şey değişmiyordu da ondan!'

    Gerçekten öyle miydi; bilemiyorum. Ama babamın kaymakamlık yaptığı yıllar, Cumhuriyet Halk Partisi'nin tek parti yönetimi yıllarıydı ve bürokrasinin hantallığının yaşattığı durgun ve boğucu havanın farkedilmemesi, hele bürokrasinin içindekiler tarafından, herhalde mümkün değildi...

    Malumu ilam kabilinden söyleyeyim: Türkiye Cumhuriyeti'nin gerçekleştirdiği dönüşümlerin, bürokrasinin bütün bu dönüşümleri despotik bir vesayet altına alması ile bir tıkanmaya, giderek bir atalete götürdüğü ortadaydı. Ve bu atalet, hiç şüphesiz, söylemleri (ve söylevleri!) de bürokratik slogan ve klişelere indirgiyor; bürokrasinin yetki ve otorite bağlamında iyice genişletilmiş sınırları, o sınırlar içinde söylenebilecek olanı ise iyice daraltıyordu. Bürokrasinin iktidar sınırları ile bürokratik söylemin sınırları arasında, kapatılması veya örtüştürülmesi mümkün olmayan bir açıklık söz konusuydu...

    Cumhuriyet'in dönüşümlerini bu sıradanlaşmış ve klişeleşmiş bürokratik söylemlerin içinden kavramayı reddedenlerin (rahmetli babam gibi!) başkaldırısı, ancak ironi ile dışavurulabilme imkânını bulmaktaydı. Nutuklarını, sadece tarihlerini değiştirerek okumak, aslında. Bu bürokratik durağanlığın ironisiydi. Babam, sadece tarihleri değiştirerek ve klişe sözleri hiç değiştirmeden verdiği nutuklarla, büyük umutlarla başlanılan dönüşümlerin bürokratikleşmesi karşısında düştüğü umutsuzluğun ironisini de yapıyordu aslında...

    Öyle görünüyor ki, bu klişeleşmiş söylemlerin bugün hâlâ geçerliliğini koruması, Cumhuriyet'in dönüşümlerine sahip çıkma iddiasında bulunanların, bürokratik maluliyetlerinin devam ettiğini ortaya koyuyor. Cumhuriyet mitinglerinde 'Ordu görev başına, pankartları açanların, Cumhuriyet'in dönüşümlerini hangi dar ve bürokratik zihin yapısı içinden kavradıklarının söylem düzeyinde ifşasından başka bir şey değildir...

    Bürokrasi, ironiyi de artık imkânsız kılmış görünüyor...
    h.yavuz@zaman.com.tr
    Hilmi YAVUZ
    Zaman
    26 Nisan 2009, Pazar
    :f19: