Bir Mehtap Seyri !!!

'Masallar ve Hikayeler' forumunda Pardus tarafından 5 Ekim 2009 tarihinde açılan konu


  1. Ünlü şairimiz Şeyh Galip, geceyi anlattığı bir gazeline şu matla beytiyle başlar:

    Sâgar habâb-ı mevce-i mehtâbdır bu şeb
    Fânûs bahr-i nûrda girdâbdır bu şeb


    Günümüz diliyle aşağı yukarı şöyle demeye gelir: "Sanki bu gece mehtabın dalgaları üzerindeki hava kabarcıkları bir kadeh; gökyüzünde fanusu andıran dolunay da bir nur denizindeki girdaptır."

    Çırpıntılı bir yaz akşamında, sulara aksetmiş mehtabın deniz üzerindeki kabarcıklarda kırılıp ışıklanmasını tasvir eden bu beyit, insana ferahlık veren bir edanın mahsulüdür ama daha derinine inildiğinde bambaşka hayaller ile örülmüş bir anlatım sunar. Okuyucunun ruhuna küflü çengeller atarcasına ıstıraplar bırakan bu anlatım, zihinlerde ayrı bir tasvir ve duygu ile bambaşka görüntüler bile kazanabilir. Şair, bu derece farklı anlatım zenginliğini beyte sindirirken aslında yalnızca kelimelerin büyüsünden yararlanıyor, onların uzun gelişim maceralarındaki ilişkilerden yola çıkarak anlam katmanları oluşturuyor, velhasıl dilin ihtişamını konuşturuyor.

    Eski şairlerin beyitleri bugünkünden farklı olarak bir iç hendesenin sağlam yapısıyla örülür, vezin ve kafiyeler şairin iç dünyasını çerçeveleyen ama asla sınırlamayan bir söyleyişe hizmet ederdi. Bu ustalıklı söyleyiştir ki bir beyitte yer alan birkaç sayılı kelime, yüzyıllar boyunca yüklenip getirdikleri fikirler, duygular ve hayaller çağrıştırılarak yan yana getirildiğinde yüksek bir medeniyetin sözü ve sözcüsü konumuna yükseliverirdi. Çünkü kelimeler uzun zaman dilimlerinden süzülüp gelirken başka şairler tarafından çeşitli kombinezonlar içinde kullanılarak farklı manalara bürünmüşler, değişik duygu ve fikirleri ifade etmişlerdir. Öyle ki kullanıldıkları her bir şiirde ayrı bir mana ifade etmekle kalmamış, her bir okuyucunun zihninde uzvî ve dimağî imajlar, hayaller, hisler uyandırmışlardır. Eskiden beri söylenegelen 'Dili şairler yapar' cümlesi işte bu yüzden gerçektir ve refte refte basit teşbihler bir tablo misali derinleşir, sıradan mecazlar zihinlerde rengarenk huzme kırılmaları yapabilir. Yukarıdaki beyitte kelimelerin ilk görüntüsü, bizde sanki İstanbul körfezlerinden birinde, musıkî nağmelerine karışan su hışırtılarının eski zaman hatıralarını çağrıştırırken, diğer yandan bizzat bir şeyh ağzından çıkmış olmanın efsunuyla tasavvufî bir derinlik kazanır. Her iki mânâyı iç içe veya yan yana anlamamıza vesile olan şey ise Galib Dede zamanında moda olan mehtap seyirleri ve eğlencelerinin tekke hayatına kadar sirayet etmiş olmasıdır. Şarkıların, nağmelerin, badelerin ve güzellerin harman olduğu kameriyeler, zevrakçeler, sahilsaraylar, yalılar ve fevkalade güzel bir İstanbul... İşte beytin ilk görüntüsü ve bizi hayran bırakan büyülü tasviri... İkinci tasvir ise bambaşka bir dünyadır: Şöyle ki; her güzellik, içinde o güzelliği yaratanın bir tecellisini taşır. Bu tecelli, izafi bir algılama biçimidir ve görünürden görünmeze doğru yol alır. Müşahhastan mücerrede uzanan bu yolculukta madde ile mana iç içe bir tedahül gösterir ki bunun da kilit taşı beytin ikinci dizesindeki bir kelimedir: "Girdap"

    İmdi izaha çalışalım: Ay, bilindiği gibi zatında bir ışığa sahip olmayıp bütün ışığını ve o ışığa bağlı güzelliğini Güneş'ten alır. Bu yüzden tasavvufta Allah'ın tecelli ettiği maddî varlık ay hükmünde görülür. Diğer bir ifadeyle Hakk, maddede tecelli ederek kendini her daim zahir kılmaktadır. Tıpkı Güneş'in ışığının Ay'da görünmesi gibi. Bunu izah edenler, yaratılmışa bakarak Yaratan'ı anlamak, esere bakarak müessire gitmek gerektiğini söylerler.

    Rint yaratılışlı insanlar tasavvufun derinliklerine vakıf olmakla önce ulvi bir tefekkür ve ruh yapısına yükselirler, sonra da Hakk'ın kainatta görünen çeşitli tecellileri ve zuhuru ile kendilerinden geçip hayran ve sarhoş olurlar. Maddeye bakarak, maddede müşahede edilerek mana âleminde yaşanan bu sarhoşluk insanı öyle bitap düşürür, öyle harab eder ki, insan bir girdabın içine düşmüş gibi olur, yahut bizzat girdaba düşer. Hak âşıkına bu sarhoşluğu veren her bir tecelli emaresini farklı içimleri ve lezzetleri olan bir kadeh gibi algıladığımızda, âşık her yeni görüş ve idrak ile tekrar dalgalanıp gitgide kendinden geçer, kanzil sarhoş olur. Çünkü âşık, sevgiliye bir kere tutulduktan sonra her neye baksa onu görecek, her şeyde onun bir işaretini, izini, belirtisini, sembolünü bulacaktır. Burada hayret edilecek husus, âşıkın maddeye (kesrete) bakarak sarhoş olmasıdır ki irfanî bakış onu "vahdet"e yönlendirirken, cismanî bakış "masiva"ya duçâr bırakır. Sevgili, madde âleminde tecelli ederken aslında âşıklarına güzelliklerinin pek çoğunu sayısız defa gösterir ama asla kendini ele vermez. Bu, onun nazıdır. Allah da madde ve kesret güzelliği içinden kendisine ulaşılmasını işte bu yolla ister. Rab ile kul arasında ezelden bu yana var olagelen aşkın gönül makamında görünür kılınmasıdır bu. Tecelli yeri mehtapta veya denizde, girdapta veya dorukta olmuş fark etmez... Yani ister damlanın kesretinde, ister denizin vahdetinde... Mehtabı içinde seyredene ise girdap zaten doruktan güzel gelecektir...

    i.pala@zaman.com.tr
    zaman