Bilgi Kazanılmaz,Hatırlanır...

'Masallar ve Hikayeler' forumunda Pardus tarafından 11 Mayıs 2009 tarihinde açılan konu


  1. Rahmetli Turgut Cansever hoca, önce mimarinin özünde idrak edip sonra bir yığın bedii güzelliğin imbiğinden geçirdiği mimari düşüncesini anlatırken "Sanat eseri, varlık tasavvurunun yapılana yansımasıdır." derdi.

    Bununla sanatkârın, eserini ortaya koyarken aldığı her kararda varlık ve varlığın gücünü hesaba katması gerektiğini vurgulamak isterdi. Hocanın bakış açısı İslam seciyesine uygun olmak bakımından sanatkârın kendisinde bir meziyet görmesine mani ve hatta mahviyetkârlığıyla tam bir tevazu sembolü olmasını gerektirir. Halbuki bize hep sanatın ferdiliği öğretilmeye çalışılmıştır. Batılı sanat anlayışının insan-tabiat, insan-insan ve insan-Allah ilişkisinde basitten gelişmişe, alçaktan yükseğe ilerlemeyi benimsemiş olması bir bakıma onun sömürgeci yanının da yansımasıdır. Bu durumda insan, tabiatı bütünleyen ontolojik bir parça olmaktan çıkıp yararlanılması gereken bir meta kılığına bürünür. Bu yüzden, ilhamını ve kaynağını İslam'dan alarak kişiler üstü ve yüce bir nitelik kazanan Doğulu anonim sanat ile Batı'nın ego, güç ve akıl eksenli ferdi sanatı ayrı hedeflere yürüyebilir.

    Doğulu bakış açısına göre sanat, elbette ahlaki gayeler taşımalıdır. Oysa Batı dünyası yüzyıllar boyunca bu konuda çelişkiler yaşamış, sanat-ahlak çekişmesi hemen her çağda tartışılıp durmuştur. Sanatı ahlak kurallarından bağımsız görmek isteyenler, sanatın kendine göre zaten bir amacı bulunduğunu söyler ve bu amaçta ahlakî olma özelliği aranmasını istemezler. Öte yandan eğer ahlak sanata da kendini kabul ettirirse baskıcı bir ahlakın güdümünde bir sanat anlayışı, icat etme zevkini ve sanatçının özürlüğünü ortadan kaldırabilir. Ahlaksızlığın vicdanlarda bıraktığı olumsuz etki dolayısıyla sanatçı kendini baskı altında hissedebilir ve ibda gücünün önü kapanabilir. Bu durumda güzelliğin ta kendisini arayan bir sanatçının ahlak kurallarıyla mukayyet olması gerekmemelidir. Mademki sanat ruh üzerinde güzel bir etki bırakmak için vardır, o halde bu etkinin ruha yansıması konudan ziyade sanatın kendisinden, yani anlatımdan değil anlatım biçiminden kaynaklanmalıdır. Ancak böyle bir durumda sanat eseri, en çirkin bir konuyu bile işlemiş olsa en güzel bir sanat eseri olabilir. Mesela yılan, hayvanlar arasında en nefret edilenlerden biri olmasına karşın usta bir ressamın fırçasından çıkan bir yılan resmi pekâlâ çok güzel bir sanat eseri sayılabilir. O halde sanat, eserin konusunda değil uygulamanın güzelliğinde aranmalıdır. Bu da sanatçıyı ahlaksızlığın tiksinti ve nefretinden, sanatın takdir ve muhabbetine yükseltebilir. Çirkinliğiyle ünlü bir kişinin tasviri bir romancı için pekala güzel bir sanat göstergesi olabilir. O halde konu bakımından güzel olmayan bir şeyin sanat bakımından güzel olması mümkündür. Resmin çirkinliği ressamın çirkinliği değildir. Hatta çirkin bir yüz de tasvir edilmeye layıktır ve ressamın kudretine delil sayılır. Bu durumda güzel olan şey mutlaka "hayırlı" anlamına gelmeyebilir.

    Batı ile Doğu arasındaki sanat anlayışındaki kırılma noktası işte tam da bu "hayırlı"lık bağlamında çelişir. Mademki sanat, aklı terbiye edip merhameti tatmin etmekle yükümlüdür, o halde ahlâkî değerlere ters düşerek maksadından sapmamalıdır. Aksi takdirde amacının sanat olduğunu söyleyen herkes rezalet vadisinde başıboş dolaşır, kutsal olan şeyleri ayaklar altına alabilir, din, ahlak gibi konular onun nazarında değersizdir. Bu durumda sanatçı hakkında "İffeti aşağılamasına kimse aldırış etmemeli, onu yargılamamalıdır" gibi bir yargıya ulaşılır ki bunun adı sanat olmaktan ziyade fesatla dolu bir zihin hastalığı olur. Gerçek sanatkâr, nefsin alçak meyillerine değil, ruhun yüce ihtiyaçlarına hizmet eder. Yoksa güzel her yerde güzel, çirkin her yerde çirkindir. Bu, Uzakdoğu'nun "Sanatçı, eşyanın ilahî âlemdeki şeklini tefekkür ederek görme (yoga-dhyana) yolunu seçmelidir." felsefesiyle de örtüşür. Şair Bursalı Celilî'nin XVI. yüzyılda söylediği "Hâşe lilleh ki müsteâr ola / Şâire müsteâr âr ola (İğreti/geçici olan değildir amaç, mana/iç yerine maddeyi/kabuğu anlatmak bir şair için ayıp sayılır)" beyti o vakit daha bir anlam kazanır ve sanatçı hakikatin peşine düşer. Hayatı müstear (ödünç, mecaz kabilinden, -mış gibi) yaşadığımıza göre sanat bu müsteardan hakikate bir yükseliş olursa, yani hakiki sanatı bize hatırlatırsa sanattır. Eflatun boşuna "Yazıların en iyisi bile ancak bildiklerimizin hatırlanmasıdır" dememiştir. Nitekim Mevlânâ hazretlerinin Çinli ressamlarla Anadolulu ressamlar arasında kurguladığı perdenin sanat vasıtasıyla ortadan kalkması mümkün olur ve ancak o vakit bir sanatçı, içine yönelerek tıpkı bir sufi gibi marifet bilgisine vasıl olabilir. Çünkü bir nakkaş veya şair, maddi ve dış gerçeğe bakarak şekil vermek istediği iç gerçeği gördüğü, -divan şairi gibi- somut olanı örnek vererek aslında soyut olanı anlattığı vakit gerçek sanatçıdır. Geleneksel kültür boşuna dememiştir: Bilgi sonradan kazanılmaz, yalnızca hatırlanır.
    05 Mayıs 2009, Salı
    İskender PALA
    zaman