Bekr Bin Abdullah Müzeni Kimdir

'Biyografi' forumunda Bella tarafından 30 Mart 2012 tarihinde açılan konu


  1. Bekr Bin Abdullah Müzeni Kimdir? Hayatı,




    Bekr Bin Abdullah Müzeni Biyografisi,




    Tâbiînin tanınmışlarından büyük velî. Doğum târihi belli değildir. 726 (H.108) senesinde vefât etti. Ebû Hâtem; Alkame bin Abdullah el-Müzenî’nin, Bekr bin Abdullah’ın kardeşi olduğunu söylerse de, âlimler, kardeşi olmadığını bildirmişlerdir.

    Bekr bin Abdullah el-Müzenî; Enes bin Mâlik, İbn-i Abbâs, İbn-i Ömer, Mugîre bin Şû’be, Ebû Râfî es-Sâığ, Hasan el-Basrî, Hamza, Urve bin Mugîre bin Şû’be, Ebû Temîme el-Huceymî ve diğer Eshâb-ı kirâmın sohbetlerinde yetişti. Bunlardan hadîs-i şerîf rivâyet etti. Sâbit el-Benânî, Süleymân et-Teymî, Katâde, Gâlib el-Kattân, Âsım el-Ahvel de ondan hadîs-i şerîf bildirmiştir. İbn-i Muîn ve en-Nesâî, Ebû Zür’a ve İbn-i Sa’d, onun hadîs husûsunda, sika, çok güvenilir, mazbut ve huccet bir âlim olduğunu bildirdiler.

    Bekr bin Abdullah el-Müzenî hazretleri , dünyâya düşkün olmayıp, haram ve şüphelilerden çok sakınırdı. İbretli sözleri vardır. Çok büyük âlim ve iyi insanlar arasında yetişti.

    İlminin çokluğundan dolayı Bekr bin Abdullah el-Müzenî; kâdılık, hâkimlik makâmına getirilmek istendi. O zaman şöyle buyurdu: “Ben size bir şey söyleyeyim. Kendisinden başka ilâh olmayan Allahü teâlâya yemin ederim ki, ben kazâ (hâkimlik) işini yapamam. Eğer, bu sözüm doğru ise, sizin beni bu iş için görevlendirmeniz, uygun değildir. Eğer sözüm yalan ise, yalancı birisini bu vazîfeye tâyin etmeniz doğru olmaz.”

    Bir Cumâ günü vâza gittiği câmide cemâat oldukça kalabalıktı. Bekr bin Abdullah el-Müzenî , vâzında bir ara; “Bana, câmide bulunanların en hayırlısı ve iyisi sorulsaydı, insanlara en çok nasîhat eden, emr-i bil-mâruf ve nehy-i anil münker yapan, iyiliği emredip, kötülükten nehyedeni, alıkoyanı arar bulur ve onu gösterirdim.” Yine, bana; “İnsanların en şerlisi, kötüsü kimdir?” diye sorulsaydı, insanları en çok aldatanı bulur, onu gösterirdim.” dedi.

    Hac farîzasını yerine getirmek için Mekke’ye gitti. Arafat’ta vakfeye durduğu sırada kendi kendine; “Bunlar arasında ben olmasaydım, Allahü teâlânın hepsini bağışlayacağını ümid ederdim.” dedi.

    Yaşlı bir zât görünce, bu benden daha hayırlı, daha iyidir. Çünkü o, yaşça benden büyüktür. Bu sebeple, daha fazla ibâdet yapmıştır. Bir genci gördüğü zaman, ben ondan daha fazla günâh işledim. O ise, yaşı küçük olması sebebiyle, daha az günâh işlemiştir, derdi.

    Birisi Bekr bin Abdullah el-Müzenî hazretlerine kötü sözler söyledi. O da hiç cevap vermeyip, sükût ile karşıladı. Adam bu sefer, daha da ileri gitti. Daha kötü sözler söyledi. Bunun üzerine, Bekr bin Abdullah hazretlerine, niçin ona cevap vermiyorsun, suskun duruyorsun. Baksana sana neler söylüyor, denilince; “Ben onun hakkında, kötü bir şey bilmiyorum ki, ona karşılık da cevap vereyim. Hem, onun hakkında yalan yere, olmayan şeyleri söyleyip, atıp tutmam da bana helâl değildir.” dedi.

    Bekr bin Abdullah el-Müzenî hazretleri , gelen geçeni rahatsız etmemesi için, damının oluğunu bahçe tarafına yapar, yola akıtmazdı. İnsanların incinmesini istemez ve kimseyi rahatsız edecek bir iş yapmazdı.

    Ölüm hastalığı sırasında Bekr bin Abdullah el-Müzenî başını kaldırıp; “Nefsini Allahü teâlâya tâat, Allahü teâlânın beğendiği şeyler için alıştıran, Allahü teâlâya isyân, emirlerini yapmaması için onu zorlayan kula Allahü teâlâ merhâmet etsin.” buyurdu.

    Bir talebesine şöyle nasîhat etti:
    “Biri ile arkadaş olduğun zaman bâzı hususları yerine getirmen gerekir. Berâber olduğunuzda, şâyet onun nalınlarının ipi kopar ve o bunları düzeltip bağlayıncaya kadar sen onu beklemezsen, sen arkadaşlık hukukuna riâyet etmemiş olursun. Çünkü sen, bu hâlinle dost olamazsın. Yine, senin arkadaşın bir ihtiyâç için bir yerde oturduğunda, o işini bitirinceye kadar onu beklemezsen, yine hakîkî dost sayılmazsın.

    Din kardeşlerinden bir cefâ görürsen, bil ki bu, yaptığın bir hatâdan dolayıdır. Derhal Allahü teâlâya dön ve tövbe et. Ayrıca, bir sevgi görecek olursan, Allahü teâlâya olan tâatdan ve Allahü teâlânın beğendiği işleri yapmaktan hâsıl olduğunu bil ve şükret.

    Eğer, şeytan senin önüne çıkıp; “Sen falanca müslümandan daha üstünsün, derse, dikkatli ol ve o müslüman kardeşin senden büyükse, şöyle söyle: “Bu kardeşim, benden önce müslüman olup, benden daha çok sâlih amel işlemiştir. Onun için, o benden daha üstündür. Eğer senden küçükse, ben günâhlarda onu geçtim. Bu bakımdan o benden daha hayırlıdır. Eğer sana ikrâmda bulunan ve hürmet gösteren, müslüman kardeşlerinle karşılaşırsan; “Bu, Allahü teâlânın bir ihsânıdır.” de. Eğer onlardan cefâ görürsen; “Bu, yaptığım bir günâhtan dolayıdır.” de.

    Bir vâzında şöyle buyurdu:
    “Ey Âdemoğlu! Allahü teâlânın rahmetinden öyle ümitli ol ki, bu ümidin seni, Allahü teâlânın mekrinden emin kılmasın. Eğer bundan emin olursan, günâhları işler, Allahü teâlânın gazâbına uğrarsın. Yine Allahü teâlâdan öyle kork ki, bu korku O’nun rahmetinden ümidini kestirmesin. Ne kadar günahkâr olursan ol, yine de Allahü teâlânın rahmet ve merhametinden ümidli ol. Tövbe ederek Allah’a dön.

    Günâhı çok yapıyorsunuz. Halbuki istiğfârı çok yapmalısınız. Çünkü, insan âhirette, amel defterinde iki satır arasında istiğfâr görünce çok sevinir.”

    Bekr bin Abdullah buyurdu ki:

    -“Kişi, müslüman kardeşlerine tevazû etmesiyle, onların hürmet ve saygısını kazanır.”
    -“Allahü teâlâ, mümin kulunun işinde sonunun hayır olmasını murâd ettiği zaman, ona biraz acı ve sıkıntı tattırır.”
    -“Kim gülerek günâh işlerse, ağlıyarak Cehennem’e girer.”
    -“Bir kimsenin, sanki o işe memurmuş gibi, durmadan halkın ayıbını sağa sola aktardığını görürseniz, bu hâliyle azap tuzağına tutulduğunu biliniz.”
    -“İsâbet edip, doğru konuştuğunda sana bir ecir ve sevap getirmeyen, hatâ ettiğinde de seni günâha götüren bir sözü söylemekten sakın. Bu söz, müslüman kardeşine kötü zanda bulunmandır.”
    -“Bir kimsenin tamâhı, dünyâ lezzetlerini haram yollardan araması ve gazâbı öfkesi iyice azalmadıkça müttakî, Allahü teâlâdan korkan olamaz.”
    -“Bir kimsenin cimrilik huyu ile öfke duygusu körelmedikçe, müttakî sınıfına geçemez.”
    -“Bir kimse ziyâfete çağrılır. O da ev sâhibine haber vermeden, yanında misâfir getirirse, bir tokat hak etmiştir. Eve geldiğinde, ev sâhibi, şuraya buyurunuz dediği zaman, hayır ben şuraya oturacağım diyen kimse ise, iki tokat hak etmiştir. Yemek yerken de ev sâhibine; “Sen de bizimle berâber yemiyor musun, sen de yesene.” diyen, üç tokadı hak etmiş olur. Çünkü hepsinde söz ve hareketi boş ve fuzûlîdir.

    EVLİYÂYI ÇOK SEVİN

    Tâbiîn-i kirâmdan olan bu mübârek zât,
    Tesirli sözleriyle, ederdi çok nasîhat.

    Haram ve şüpheliden, sakınırdı pek fazla,
    Emr-i mâruf yapardı, insanlara ihlâsla.

    Derdi ki: “Ey insanlar, yapsanız da çok günah,
    Hemen tövbe edin ki, affeder çünkü Allah.”

    Hak teâlâ Kur’ân’da, buyurur ki “Ey insan,
    Semâyı doldursa da, yaptığın günah isyân,

    Tövbe edip, îmânla, gelirsen bana şâyet,
    Yaparım ben de sana, yer dolusu mağfiret.”

    Yine buyuruyor ki Müzenî hazretleri:
    “Sevmeye gayret edin, Hak dostu velîleri.

    İyi amellerimin, arasında ben bu gün,
    O zâtlara sevgimi, görüyorum en üstün.”

    Yine o buyurdu ki: “Mütevâzi olunuz,
    Halk içinde daha çok kıymetli olursunuz.”

    Arafat’ta vakfeye, durmuştu bu zât yine,
    Şöyle düşünüyordu o an kendi kendine;

    “Şu hüccâcın içinde, olmasaydım eğer ben,
    Hak teâlâ onları, bağışlardı tamâmen.”

    Buyurdu: “Bir kimseyi, görürseniz ki eğer,
    İnsanların aybını, herkese verir haber.

    Yâni gıybet ediyor, yapıyorsa nemmâmlık,
    Cehennem ateşine, hazırlansın o artık.”

    Zamânın hükümdârı, çok severdi bu zâtı,
    Bir gün teklif etti ki, ülkeye olsun kâdı.

    Lâkin o, kâdılığı, kabûl eylemeyince,
    Hükümdâr, “olsun” diye, ısrâr etti bir nice.

    O zaman hükümdâra, arz etti ki o artık,
    “Yemin ediyorum ki, ben yapamam kâdılık.

    Bu sözüm doğru ise, durumu eyledim arz,
    Yalansa, yalancıdan, zâten kâdı olamaz.”

    Buyurdu: “Ey insanlar, din, öğüt, nasîhattır,
    Ve emri mâruf yapmak, çok kıymetli tâattır.”

    Bir Cumâ namazında, çok fazlaydı cemâat,
    O dahî ediyordu, halka vâz-ü nasîhat.

    Buyurdu: Şimdi bana, sorsalar ki: “Ey Bekir,
    Şu insanlar içinde, iyileri kimlerdir?”

    Derim: “Emri mâruf ve nehyi anil münkeri,
    En iyi yapanlardır, en çok kıymetlileri.”

    Yâni İslâmiyeti, öğrenip kendi önce,
    Başkalarına dahî, öğretendir güzelce.

    Çünkü bütün yapılan, nâfile ibâdetler,
    Bunların sevapları, toplansa hepsi eğer

    Allah için gazânın, sevâbının yanında,
    Bir damla gibi bile, değildir esâsında.

    Yine Allah yolunda, gazâda çarpışmanın,
    Allah için harb edip, hattâ şehîd olmanın,

    Ecri de, emri mâruf, sevâbına nisbetle,
    Bir deryânın yanında, değildir damla bile.

    Bütün peygamberlerin, yaptığı tek iş vardı,
    Dîni, İslâmiyeti, halka anlatırlardı.

    Bu yolda eziyyetler, görselerdi de hattâ,
    Yine gevşemezlerdi, onlar bu nasîhatta.

    HELÂL VE TEMİZ RIZK
    Bekr bin Abdullah dâimâ şöyle duâ ederdi:
    Yâ Rabbî! Senin yardımın olmazsa, maksuduma eremem, kötü şeyden nefsimi koruyamam. Ben ve işlerim senin kudretin altındayız. Sana çok, çok muhtâcız yâ Rabbî!
    Allah’ım! Bizi öyle bir rızıkla rızıklandır ki, onun vâsıtasiyla sana çok şükür edebilelim. Yâ Rabbî! Her an her yerde sana muhtâcız.
    Allah’ım! Bize rahmet hazînelerinden birini aç. Rahmetinden sonra bize dünyâ ve âhirette hiç azâb etme. Allah’ım! O geniş ihsânından bize helâl ve temiz rızık ihsân et. Rızık verdikten sonra bizi, senden başkasına muhtaç eyleme, Allah’ım! Merhametine ve ihsân ettiğin helâl rızka, ihsânına karşı şükrümüzü artır. Biz sana muhtâcız. Senin yardımın ve ihsânın ile ancak başkasına muhtâc olmaktan kurtuluruz.”