Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretlerinin Hayatı

'İslami Bilgiler' forumunda YAREN tarafından 20 Temmuz 2008 tarihinde açılan konu


  1. Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretlerinin Hayatı

    20 .Yüzyılın yetiştirdiği en büyük İslam alimlerinden birisi olan muhterem Bediüzzaman Said-i Nursi hazretleri Bitlis’in Hizan İlçesine bağlı İsparit Nahiyesi’nin Nurs Köyünde dünyaya geldi (1876). Yenilikçi, atak, cesur bir mizaca, son derece parlak bir zekâya ve güçlü bir hafızaya sahipti .Bunlar katıksız iman ve ilim aşkıyla birleşince, normalde onbeş yıl kadar süren klâsik medrese eğitimi üç aya sığdı. Bu olağanüstü gelişmeyi kavrayamayanlar tarafından düzenlenen münazaraları (ilmi tartışmalar) kazanarak kendini ispatladı .Bu yüzden "Molla Said"e, "zamanın emsalsizi, benzersizi" anlamında "Bediüzzaman" lâkabı verildi.

    Dönem tüm dünyada maddeciliğin öne çıktığı bir dönemdi .İnsanlık kendi geleceğini tahribe yönelmişti. Bu değişimden Müslüman milletler de etkilenmiş, meselâ yeryüzünün tek bağımsız İslam devleti olan Osmanlı Devleti çoktan eski haşmetini ve kudretini kaybetmişti. Büzülme ve çözülme noktasındaydı.
    İnsanlığın ortak problemlerinin yanı sıra yaşadığı toplumun özel problemlerine de eğilen Bediüzzaman, açık bir gerçekle yüz yüze geldi: Batı maddeciliğe saplanmış, Doğu ise eskiyen kurumlarını yenileyip iman eksenli bir yapılanmaya dönüştürememişti. Osmanlı Devleti de aynı açmazda tükeniyordu. Devlet ve millet şeklen İslâma bağlı olmakla birlikte mânâ plânında İslâmdan kopmuştu. Batı’yı da anlayamamıştı .Asıl problem buydu
    Teşhisini bu şekilde koyan Bediüzzaman tedavi metodunu da geliştirdi: "Tahkiki iman" geliştirdiği metodun özü ve özetiydi.
     



  2. Said-i Nursi'nin Fotoğrafları

    [​IMG]


    [​IMG]


    [​IMG]


    [​IMG]


    [​IMG]


    [​IMG]


    [​IMG]


    [​IMG]


    [​IMG]
     



  3. Said-i Nursi'nin kaleme aldığı muhteşem eserleri



    [​IMG]
    Sözler
    Allah, kâinat ve insan münasebetlerinin, çağımız anlayışına hitap eden bir üslupla ve Kur'an'ın dürbünüyle anlatıldığı, "insan neden ibadete muhtaçtır; kader nedir, insan kaderinin mahkumu mudur; kainat niçin yaratıldı; Kur'an neden mucizedir?" gibi bütün akılları hayrette bırakan ve hiçbir felsefenin halledemediği suallerin cevabını ve insanın imansız yaşayamayacağı gerçeğini ortaya koyan bu eser, Risale-i Nur Külliyatı'nın en mühim eserlerindendir
    [​IMG]
    Mektubât
    Bu eserde günümüz insanına yol gösteren mektuplar bulunmaktadır Kainattaki sürekli faaliyetin sırrı, Tek Allah'a inanç (Tevhid), Peygamber (asm) mucizeleri, İslamda reform, milliyetçilik, oruç gibi konularda zihinleri kurcalayan suallere verilen cevaplar ile Risale-I Nur Külliyatı'nın en mühim eserlerindendir

    [​IMG]
    Lem'alar
    Gençlere, öğrencilere, hasta ve yaşlılara, ilim adamlarına, hanımlara daha doğru bir deyişle hepimize gerekli olan hayat ve iman prensiplerinin yer aldığı bu eserde Allah'ın varlığının kesin isbatı, Peygamberimizin (asm) bizzat yaşayarak gösterdiği saadet yolu, aile hayatının huzur prensipleri, iman kardeşliğini pekiştiren esaslar, günahın psikolojik tahlili ve günahtan kurtuluş yolları gibi konular ele alınmaktadır
    [​IMG]
    Şuâlar
    Kainattan yaratıcısını soran bir seyyahın gözlemleri, bütün varlıkların dilinden tevhid delilleri; insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; ahirzamanda gelecek olan Deccal ve Süfyan gibi müthiş şahsiyetlerin mahiyetlerinin izahı ve bu konuda Hadis-i Şeriflerin açıklaması gibi çeşitli konuların yer aldığı mühim bir eserdir

    [​IMG]
    Mesnevî-i Nûriye
    Risale-i Nur Külliyatının bir çekirdeği, insana Rabbini tanıtan yolların, nefisle mücadelesinde takip edeceği esasların, iman hakikatlerinin açıklamalarının yer aldığı, Risale-i Nur Külliyatı'nın fihristesi ve bir nevî fideliği addedilen bu eser Bediüzzaman'ın ilk eserlerindendir

    [​IMG]
    İşârâtü'l-İ'câz
    Birinci dünya savaşı sırasında cephede yazılan olağanüstü bir eser çağımız insanının ihtiyacı olan Kur'an'ın yepyeni yorumları, ince manaları, ilimlerin keşfiyle anlaşılan gerçekleri tesbit eden bu eser çeşitli tefsirlerde dağınık bir şekilde işlenen sırları açığa çıkaran, Kur'an'ın mucize oluşunu bütün yönleri ile anlatan, Kur'an'ın nazmındaki vecizliği ve mucizeliğini ortaya koyan orjinal bir Kur'an tefsiridir

    [​IMG]
    Asâ-yı Mûsâ
    Kur'ani bir bakış açısı ile etrafımızdaki varlıkları inceleyen bir eser Ayrıca, ibadet, gençlik, ölümden sonra diriliş ve âhiret inancı ile dünyadaki mutluluk arasındaki ilişkiler de ele alınıyor

    [​IMG]
    Barla Lâhikası
    Risale-i Nur'un Barla'da neşre başladığı dönemde ilk talebelerinin samimî hissiyat, kalbî ve ruhî istifadelerini dile getirdikleri mektuplar ve Bediüzzaman'ın bunlara verdiği cevapları içine alan bu eser Risale-I Nur yoluyla yapılan iman ve Kur'an hizmetinin meslek ve metodunu belirlemektedir

    [​IMG]
    Kastamonu Lâhikası
    Nur müellifinin, Kastamonu'da talebeleri ile Nur'un inkişafı, mahiyeti, iman hizmeti, talebelerin hizmet tarzları ve din düşmanları ile mücadele şekillerini konu edinen karşılıklı mektuplardan oluşan bu eser bilhassa yazıldığı zaman itibariyle bir devrin iman ve Kur'an hizmetinin özeti ve içtimâî bir dersidir

    [​IMG]
    Emirdağ Lâhikası
    Nur müellifinin, Emirdağ'da ikameti esnasında Isparta, Kastamonu, İstanbul, Ankara ve üniversite talebeleri ile Anadolu' da ki talebelerine hizmetleri ve onların suallerine cevaben yazdığı mektuplar iman ve Kur'an hizmetinin günümüzdeki içtimâî vechesini ortaya koymaktadır

    [​IMG]
    Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî
    Kur'an-ı Kerim'in 33 âyetinin, Hazret-i Ali'nin (ra) ve Abdulkadir Geylani'nin Risale-i Nur'a gaybî işaretlerinin izahının yer aldığı bu eser Risale-i Nur Külliyatının mânâ alemindeki yerini ve ehemmiyetini ortaya koyan önemli bir eserdir

    [​IMG]
    Tarihçe-i Hayat
    Risale-i Nur Müellifi Bediüzzaman Said Nursi'nin doğumundan vefatına kadar olan yetişme tarzını, hizmetini, gayret, cehd ve fedakarlığını sade bir üslupla ortaya koyan; Bediüzzaman'ın yazı , mektup ve müdafaalarından derlenmiş ve bizzat kendisi tarafından tashih edilmiş çok kıymetli ve önemli bir eserdir

    Münazarat
    Yeni Asya Neşriyat'ın orijinal nüshasına sadık kalarak yeniden neşrettiği bu eserde hürriyet, meşrutiyet ve istibdadın tarifi, mahiyeti, neticeleri; kalkınmamışlığın sebep ve çareleri; millet iradesinin hakimiyeti; devlet idaresine Şeriatın nasıl tatbik edileceği; müslümanlar arası birlik, bilhassa Kürt, Türk ve Arap milletlerini bir ve beraber olmaya mecbur kılan zaruretler, gibi konular

    Muhakemat
    Her cümlesi bir kaide derinliğini taşıyan eser Bediüzzaman'ın ilk eserlerindendir Müslümanların geri kalış sebepleri, bu sebepleri gidermenin çareleri; teknik gelişmelere İslâmiyet adına karşı çıkanların durumu; zorlukları akıl yoluyla çözmekten hoşlananlar için bulunmaz bir kaynak olan Muhekemat, mantıklı ve sağlam düşüncenin; doğru konuşup, doğru yazmanın ölçüleri gibi orjinal konuları ihtiva etmektedir.
     



  4. Aksiyon dergisinden alıntıdır..



    Nursi'nin mezarını taşıyan askerler konuştu..

    Bediüzzamanın mezarını gizlice taşıyan askerler yıllar sonra konuştu Kefeni de bedeni de çürümeyen cenazenin taşınmasını kimlerin neden istediğine dair ilginç iddialar var.
    1960'ın 12 Temmuzu Vakit, gece yarısına yaklaşıyor Urfadaki Halil İbrahim Dergâhından balyoz sesleri yükseliyor. Etrafı askerlerle çevrili türbede, 111 gün evvel vefat eden Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri yatıyor. İhtilal komitesi üstadın mezarını taşıma kararı almış Ancak balyozları tutan askerler mermeri bir türlü kıramıyor. Nihayetinde komutan sesleniyor: Mezarı kim kırarsa 30 gün izin Pehlivan lakaplı Yusuf öne çıkıyor: Ben kırarım Orada kimin yattığından ne onun ne de diğer askerlerin haberi var. Verilen emir gereği Pehlivan Yusuf olanca gücüyle balyozu sallıyor. Önce mermer kırılıyor, sonra toprak kazılıyor. Said Nursinin naaşı bozulmamış kefeniyle kabirden çıkarılıyor.

    Bediüzzaman Said Nursinin 84 yıllık hayatı sıkıntılarla geçti. Mahkeme mahkeme, şehir şehir dolaştırılıp durdu. Birçok işkenceye maruz kaldı Kadir Gecesine denk gelen 23 Mart 1960 tarihinde İpek Palas Otelinde vefat etti. Ardından on binlerin duası eşliğinde Hz İbrahim Makamına defnedildi. Vefatından üç gün önce Isparta yolunda talebelerine Bunlar beni anlamadı dedi .Bu sözleri adeta vefatından iki ay sonra gerçekleşecek olan 27 Mayıs 1960 ihtilalinin habercisiydi İhtilal olmuş ve Adnan Menderesi idam sehpasına götüren süreç başlamıştı. İhtilali yapanlar Bediüzzamanı vefatından sonra da rahat bırakmadı .Yeni iktidar mezarın taşınmasına karar verdi. Urfadan naaş önce uçakla Afyona, oradan da Ispartaya götürüldü .Askerler Bediüzzaman Hazretlerini taşımakla görevlendirildi .Bu sürece şahitlik eden erlerden biri Kahramanmaraşın Elbistan ilçesinde, diğeri Gaziantepin Nizip ilçesinde, bir diğeri ise İstanbulda yaşıyor. Pehlivan Yusuf ise üç buçuk ay kadar önce vefat etmiş .Said Nursinin naaşını taşıyan uçaktaki muhabere subayı ise Bursada ikâmet ediyor .

    KEFENİ HİÇ ÇÜRÜMEMİŞ

    12 Temmuz gecesi türbeyi 100 civarında asker kuşatır. İçeriye kimse alınmazken bekçilerin de dışarı çıkmasına izin verilmez. Onu ziyarete gelenler birer avuç toprağı hatıra olarak yanlarında götürmeye başlayınca Adana'dan getirilen mermerlerle mezarın üstü kapatılır .Gece yarısı kabri taşımak için gelen askerler balyoz darbelerine rağmen bu mermerleri kıramaz Yusuf Hayal (1 Aralık 2005'te vefat etti). Ben kırarım diyerek başlar vurmaya Dişleriyle 50 kilogramlık çuvalları taşıyan, tek başına bir arabayı 10 dakika boyunca kaldırarak hareket etmesine izin vermeyen Yusuf Hayal, balyozu her indirişinde mermerden de parçalar ayrılır. Mezarın üstündeki toprağı kürekle dışarı atar. Ve kefene sarılı beden ortaya çıkar.

    Yusuf Hayalin kendine anlattıklarını aktaran eşi Emine Hayal, İçini açmamışlar ama kefen hiç çürümemiş .Aynen bugün konulmuş gibi .Sık sık anlatırdı bize Yusuf Kendi elleriyle naaşı çıkartmış. Adanalı bir arkadaşı galiba ona yardım etmiş diyor .Bu sahnelere şahitlik edenlerden biri de Elbistanlı Tahir Aktaştır: Türbenin etrafı abluka altına alınmıştı Askerden başka hiç kimse yoktu Biz kabre 5-6 metre mesafedeydik. Gördüğüm kadarıyla cenaze sanki bugün defnedilmiş gibiydi .Bakıştık birbirimizle Merak ediyoruz kim çıkıyor diye Mübarek adamın ismini hiç işitmemiştik .Ama cenazenin çürümemiş olmasından dolayı tüylerimiz diken diken oldu.

    Askere gitmeden önce köylerinde ceset çıkardıklarını, köylünün kokuya dayanamayarak oradan kaçtığını anlatan Aktaş, Ama bu mübarek insan çıktığında yeni konulmuş gibiydi 3 ay 21 gün önce vefat ettiği düşünülünce çürümüş olması lazımdı .Ancak kefende bedeni aynen duruyordu diyor.

    Yusuf Hayalin anlattıklarını, asker arkadaşı Şenol Başaslan ise şöyle aktarıyor: Gümüşhaneli Yusufa mezarın yerini göster, oradan nasıl çıkarttın diye sordum Beni götürdü Mezarın yerini bir iki gün sonra gösterdi O zaman anlattıklarına inandım Askerdim, cahildim ama Bediüzzaman Hazretlerini seviyordum. Bana Hiç leke yok Aynen bugün konmuş gibi demişti. Kefen toprağa girdikten hemen sonra çürür .Ama o üç aydan fazla kalmış Mübareğin kefeni çürümemiş .
    Başaslan, kırılan mermer parçalarını da alaydaki yemekhane kapısının ardında gördüğünü kaydediyor. Daha sonra nereye götürüldüğüne dair bilgisi ise yok .Yusuf Hayalin mermeri kırmasından ötürü hak ettiği izni 30 günden 45e çıkartılır. Bir ay kadar önce çıktığı Gümüşhanenin Demirören köyüne yeniden döner.

    TABUT, C-47 UÇAĞINA SIĞMADI

    Halilürrahman Dergâhında (Hz İbrahim Makamı) bir saat içinde yaşanır tüm bunlar. Tabut bir arabaya yerleştirilip Şanlıurfa Alay Komutanlığına nakledilir. Askerî konvoy nizamiye kapısında durdurulurken sadece Bediüzzamanın naaşının olduğu arabanın girmesine izin verilir. Küçük havaalanında Diyarbakırdan gelen C-47 nakliye uçağı beklemektedir .Uçaktaki dört kişiden pilot Ahmet Kırlay, muhabereci Kadri Özkartal ve diğer ekip gece yarısı apar topar kaldırılıp Urfaya yönlendirilir .Kadri Beyin eşi Hikmet Özkartal taşınan kişinin Bediüzzaman olduğunu daha sonra öğrendiklerini söylüyor .Biz şehit var sanmıştık Ama Bediüzzaman Hazretleri olduğunu öğrenince tüylerimiz diken diken oldu

    Tabut, bu uçağa sığmaz Naaş, daha küçük bir tabuta yerleştirilir. Yusuf Hayal ve arkadaşlarına ikinci bir emir verilir: Büyük tabutu şehrin dışında bir yerde yakın Benzinle yakılmaya çalışılır, ancak tabut bir türlü alev almaz. Askerlerin bu şaşkınlığını Yusuf Hayalin eşi Emine Hanım şöyle anlatıyor: Benzini dökmüşler ama yakamamışlar. Vilayetin dışında bir yere götürmüşler. Tabutuna kaç teneke benzin döktük ama yakamadık derdi. Sonra tabutu oraya gömüyorlar. Bunları üzülerek anlatırdı .O mübareği nereye götürdüler hiç bilemiyordu.

    Gece yarısı Afyon Havaalanına inen uçağı vali ve yaklaşık 15 asker karşılar. Buradaki askerlerden biri de Nizipli Ahmet Çamdır Ispartanın merkezindeki 58inci Tümen Karargâh Bölüğünde nizamiye nöbetçisidir. Biraz atıcı, vurucu olduğumuz için bizi alıp götürdüler .Muhafız olarak gittik, muhafız olarak geldik diyen Çam, subayların havaalanında kendilerine katıldığını aktarıyor. Bir ambulansa yerleştirilir Bediüzzamanın naaşı Peşine de 3-4 tane askerî araç takılır. Araçlar dağların arasından süzülüp sessizce yol alır. Nereden gittiğimizi bilmiyoruz. Dağların tepesiydi Araba önümüzde gitti, arkadan askerî arabayla gittik. Anayollardan gitmedik, dağ yollarıydı Karanlıktı...

    3-4 saatlik yolun sonunda gece yarısını geçerken Ispartada meçhul bir yere gelinir. Yaklaşık 10 metre ötesinde defnedilen kişinin kimliğini dahi bilmeyen Ahmet Çamın görevi Bediüzzamanı defneden askerlerin tüfeklerini beklemektir. Sabaha karşı defin tamamlanır, ancak Çam, sadece uzaktan seyreder. Defnin ardından bir yüzbaşı erlere' Hiç kimseye söylemeyeceksiniz Sizi asarlar 'der .Bunun üzerine kimse ne geldikleri yeri, ne de defin işlemini o günlerde başkasına anlatır. Ahmet Çam, defnettikleri kişinin kimliğini günler sonra gazetelerden öğrenir.

    Tahir Aktaş, Urfa-Suruçtaki birliğine döndükten sonra ilçenin yaşlıları ile konuşarak gece yarısı gizlice kimi çıkarttıklarını öğrenir. Bediüzzaman Hazretleri hakkında bilgi aldığı kişilerden biri Bostancı köyünün şeyhidir. Şeyh efendi hadiseyi anlatır ve ağlardı. O kadar duygulanırdı .Ondan bilgi edinmeye çalışırdım yasak olduğu zamanlarda..

    Eski adı Höyüklü yeni adı Ecek olan köyde vekâleten karakol komutanlığını yürüten Tahir Aktaşın eline Said-i Nursinin toplanma emri verilen eserleri ulaşır: Şehir merkezi ile pek alakamız yoktu .Köyleri dolaşırken ortaya çıkıyordu eserler Okumayı bilen köylülerde bulunurdu genelde Karakol komutan vekilliği yaptığım zamanlarda sık sık geçerdi elime Said Nursinin eserlerinin toplanması emredilirdi yukardan Ama ben aldığım insanlara geri verirdim .Eserler belli ki bir âlimin yazısıydı Benim Arapça okumuşluğum vardı Tehlikeli olmadığı belliydi Dinî konulardan bahsediyordu .El koymanın bir anlamı yoktu

    26 Ekim 1959 tarihinde Vanın Erciş ilçesinde askerliğine başlayan Tahir Aktaş, altı aylık eğitimin ardından Şanlıurfanın Suruç ilçesine jandarma olarak gelir. 30 aylık askerliğin ardından memleketine dönerek lokanta açar Mermeri kıran Yusuf Hayal Van-Ercişteki okuldan arkadaşıdır Ancak Hayalin birliği Şanlıurfa vilayetinin karşısında yer alan, yaklaşık 30 kişiden oluşan toplu birliktir. 72 yaşında vefat eden Yusuf Hayal 1961de askerlik görevinin sona ermesinden üç yıl sonra Almanyaya işçi olarak gider .24 sene kaldığı Duisburgda demir döküm fabrikasında çalışır. Eşi Emine Hanımı dönmesine 5 yıl kala yanına alır. Her altı ayda bir eşini ziyarete gelir .1988de İstanbula kesin dönüş yapan Pehlivan Yusuf, askerlikteki anılarını eşi Emine Hanıma ve ikisi kız biri erkek üç çocuğuna anlatır .Emine Hayal, Bediüzzaman Hazretlerini merak ederdi. Kitabı vardı onda, biri aldı götürdü .Nasıl aldı kabirden, nasıl çıkarttı onu anlatırdı .Severdi Bediüzzaman Hazretlerini diyor .



     



  5. BENİM KABRİM BİLİNMEYECEK

    67 yaşındaki Ahmet Çam ise Gaziantepin Nizip ilçesine bağlı Yeniyazma köyünde ikamet ediyor Ispartadaki askerliği bir kenara konulacak olursa yaşamı köyünün dışına taşmamış Bediüzzamanın mezarı ile uğraşılmasına şaşırıyor: Bir adamın cenazesinden asker niye korkmuş ki? Niçin nakletmiş acaba? Şaşırıyor insan Bir adamdan niye korksun devlet diyen Ahmet Çamın iki yıl süren askerliğinin başladığı tarih de Üstadın vefatından tam bir yıl öncesine denk geliyor: 23 Mart 1959 Mart 1961de de köyüne dönüyor 68 yaşındaki Şenol Başaslan ise askerliğin ardından 1963 yılında yerleştiği İstanbulda Denizcilik İşletmelerinde manevracı olarak çalışmış Kadri Özkartal ise Bursada yaşıyor. Kendisi konuşmayı arzu etmese de eşi onun yaşadıkları hakkında kısa bilgiler veriyor.

    Bediüzzaman Hazretleri vefatından üç gün önce Ispartadan talebeleri Bayram Yüksel, Hüsnü Bayram ve Zübeyir Gündüzalp ile gizlice Urfaya geldi Hükümet temsilcilerinin Bir an önce ayrıl uyarılarına rağmen, Ben buraya dönmeye değil kalmaya geldim diyerek vefatını haber veriyordu .21 Martta geldiği, herkese kapısını açan, sofrasına misafirsiz oturmayan Hz İbrahimin makamında gözlerini yumdu. Yaşadığı yıllarda mezarının Urfada kalmayacağına da işaret ediyordu: Benim kabrim çoklar tarafından bilinmeyecek

    BEDİÜZZAMANIN MEZARININ TAŞINMASINI İSTEYENLER MASONDU


    Bediüzzaman Hazretlerinin küçük kardeşi Abdülmecid Ünlükul, Konyada oturuyordu. Temmuz 1960ın ilk günlerinde Vali Beyin kendisini beklediği haberi iletildi Odaya girdiğinde üç generalle karşılaştı: Cemal Tural, Refik Tulga ve Mucip Ataklı..

    Abisinin mezarını şark ahalisinden ziyarete gelenler arasında kaçaklar olduğu, nazik bir zaman geçirildiği söylenir. Bu yüzden İç Anadoluda bir bölgeye nakledileceği söylenir .Israr etmemesi, buna mecbur olduğu, dilekçeyi imzalaması gerektiği ifade edilir. Ünlükul, Bari mezarında rahat etsin feveranına rağmen istemeye istemeye dilekçeyi imzalar. Bu dilekçe Milli Birlik Komitesine dönemin İçişleri Bakanı emekli General İhsan Kızıloğlu tarafından sunulur. Ancak komiteye talebin Abdülmecid Ünlükul tarafından geldiği, abisini ziyaret edemediğinden dolayı ikamet ettiği Konyaya taşımak istediği aktarılır. Dilekçe metni de orada okunur .Hukuki bir sorun olmadığı da belirtilir.

    Ünlükulu dinlemeye gerek duymayan Milli Birlik Komitesi İçişleri Bakanına taşıma yetkisi verir .Komite üyesi Ahmet Er, kararın alındığı toplantıda bulunmadığını ancak Cemal Tural, Refik Tulga, Mucip Ataklı ve İhsan Kızıloğlunun mason olduğunu iddia ediyor:

    Kanaatimi söylüyorum. Bunlar yapabilirler. Bu isimler masondur Komitenin içinde İslama karşı olanlar da vardı, olmayanlar da .Ama İslamiyetin büyüklüğünün farkında olan hiç kimse yoktu .Dini bütün adam yoktu. Ezanın Türkçeleşmesi üzerine çok kavgalar ettik. İslamiyet havanın, suyun, ışığın girmediği yere kadar girmiş .İslamiyet hayatımızın bir parçası değil Adan Zye kadar bir bütündür.

    Milli Birlik Komitesi üyelerinin kandırılmış olabileceğini değerlendiren Ahmet Er, O bir cinayetti .Bu kadar büyük müçtehidi nasıl rahatsız edersiniz diyor. Abdülmecid Ünlükul, ağlaya ağlaya mezarın taşınmasına şahitlik eder. Hatta diğer şahitlerin aktardığı gibi abisinin kefeni bugün konulmuş gibidir ve kefeni açtığında tebessüm eden yüzünü görür .

    CEMAL TURAL KARŞIMDA KALP KRİZİNDEN ÖLECEKTİ

    Bediüzzaman Hazretleri ile ilgili çalışmalarıyla bilinen Necmeddin Şahiner, 1966 yılında Genelkurmay Başkanı olan Cemal Turala önce mektup yazar sonra da onu ziyaret eder. Tural karşımda kalp krizinden ölecekti. Bir daha bana Said Nursi ile ilgili mektup göndermeyeceksin, beni aramayacaksın, kitap göndermeyeceksin dedi Taşınma olayının müsebbibi olarak ihtilalcileri gösteren Şahiner, Bediüzzamanın mezarının sadece birkaç talebesi tarafından bilinmesiyle ilgili Bu olay Cenab-ı Hakkın, onun duasını zalimlerin eliyle kabul etmesidir diyor
     



  6. Resimlerle Risaleden Vecizeler

    [​IMG]


    [​IMG] [​IMG]


    [​IMG]


    [​IMG] [​IMG]


    [​IMG] [​IMG]


    [​IMG] [​IMG]


    [​IMG] [​IMG]
     



  7. Bediüzzaman´ın asayişe bakışı
    Yazar: M Latif Salihoğlu
    09-04-2008




    Said Nursî'nin hayatını, mesleğini ve dünya görüşünü lâyıkıveçhiyle bilmeyenler, onunla ilgili söz ve yazılarında hata üstüne hata işlemekten bir türlü kurtulamıyor.

    Aradan seksen–yüz yıllık bir zaman geçmiş olmasına rağmen, Üstad Bediüzzaman'ın Mutlakıyet dönemi ile Meşrûtiyet'in ilânı (1908) günlerindeki rolünü bilmeyen, hatta tümüyle yanlış şekilde bilenler var.

    Kezâ, onun bilhassa 31 Mart Vak'asındaki (1909) yatıştırıcı yönünü bilmediği gibi, aksine sanki kışkırtıcı bir rol oynamış gibi Said Nursî'yi öyle tanıyan ve tanıtan kimselere rastlamaktayız.

    Aynı çarpıtılmış görüşler, maalesef Şeyh Said Hadisesiyle (1925) ilgili yorum ve değerlendirmelerde kendini gösteriyor.

    Ne var ki, bu tarihten sonraki dönemler itibariyle, Said Nursî hakkında yazılanlarda, o zâtı herhangi bir vukuatla irtibatlandırmanın esâmisi dahi bulunmuyor.

    Meselâ, İzmir Sûikastı (1926) Menemen Hadisesi (1930), Ticaniler Vak'ası (1951), Malatya Hadisesi (1952), 6/7 Eylül Olayları (1955) gibi

    Yani, Said Nursî'nin 1925–1960 yılları arasında geçen 35 yıllık zaman zarfında yaşanmış "irtica–mirtica kokulu" hiçbir hadise ile doğrudan, yahut dolaylı şekilde herhangi bir irtibatı kurulamıyor.

    Acaba, bu son derece açık ve yalın gerçeğe rağmen, Said Nursî'yi 1925'ten evvelki menfî hadiseler sebebiyle karalamaya çalışanların aklına şu suâlin gelmemesi garip değil mi: "Yazmış olduğu eserleri ve kazanmış olduğu talebeleri itibariyle, özellikle 1925'ten sonra en güçlü dönemini yaşayan Bediüzzaman Said Nursî'nin karıştırıcı, kışkırtıcı, yani menfî herhangi bir hareketine niçin rastlanılamıyor? Kendisi olmadık sıkıntılara düçâr edildiği, hapis, sürgün, zindan, zehirlenme gibi türlü işkenceli bir muameleye mâruz bırakıldığı halde, neden hiç kimseyi incitmedi veya misillemede bulunmadı? Üstelik, misillemede bulunulmamasını ve intikamının alınmamasını talebelerine tavsiye etti, vasiyet etti?"

    Evet, kalbinde, vicdanında bu suâllerin cevabını arayan ve bulan bir kimsenin, Said Nursî'yi nisbeten karanlıkta ve sis perdesi altında kalmış olan 1907–1925 yılları arasındaki o çalkantılı dönemler itibariyle de suçlamaya, yahut karalamaya çalışmaz.

    Zira, bir kimsenin siyaset, kuvvet veya şiddet yoluyla hedefe varmak gibi bir düşüncesi varsa, bunu hayatının her safhasında fırsat buldukça açığa vurur. Mutlaka bir takım teşebbüslerde bulunur.

    Ne var ki, Said Nursî, hayatının hiçbir devresinde kuvvet–şiddet metoduna tenezzül etmiş değil.Bilâkis, bu tarz bir metodun, dahilde hiçbir sûrette kullanılmaması gerektiğine inanmış ve bunu da daima talebelerine ders vermiştir.

    Hakikat budur, bundan ibarettir. Gerisi ya kasıt, ya da cehalet kaynaklıdır.

    Üstad Bediüzzaman'ın "son dersi"ndeki bir ifadesi: "Aziz kardeşlerim! Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir Menfî hareket değildir. Evet, mesleğimizde kuvvet var .Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek içindir. Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir. Bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâyişi muhafazaya çalışmışım" (Emirdağ Lâhikası, s 455)
     



  8. Cemil Meriç'e Göre Said-i Nursî



    HÜSEYİN YILMAZ TARAFINDAN KALEME ALINMIŞTIR

    Hayata gözlerini 12 Aralık 1916’da, Hatay Reyhanlı’da açar, Hüseyin Cemil Meriç Gözlerinin hayat arkadaşlığı otuzsekiz yıl sürer, vefatına kadar devam edecek otuzüç yılı onların rehberliğinden mahrum yaşar. Yaşamak ne kelime, otuzüç yıl süren bir isyan, körlüğe isyan .Nihâyet her fâninin hayatını noktalayan ecel, Meriç’in çileli hayatına 13 Haziran 1987’de son verir Cumhuriyet devrinin bu kutup yıldızı âhiret yolculuğuna çıktığında yetmişbir yaşındadır ve arkasında cihânşümûl zekâları doyuracak çapta muazzam bir eser külliyatı bırakmıştır.
    Meriç, her şeyden çok mütefekkirdir, düşünce adamıdır. Düşünca adamı, bitmek tükenmek bilmeyen arayışları olan adamdır. Suya hasret çöl hayvanları gibi yaşar. Susuzluğunu gidermek için, vehimlerin vücut verdiği bütün vahalara koşar; bütün kaynaklara eğilir, hepsinden içmek ister. Maksadı kanmaktır, kanmak ve sükûn bulmak Meriç’in hayatı, hakikati bulma arayaşıları ile geçer .Düşünce mabedlerini ard arda ziyaret eder, nefes nefese dolaşır zirveleri .Tecessüslerinin emrinde düşünce ırmaklarına dalar, ummanlarda kulaç atar Hakikati bulma ümidiyle bataklıklara bile dalar.
    Mütefekkirin susuzluğunu giderebileceği kaynaklar nâmütenâhi değildir. Dün kana kana içtiği kaynağa bu gün iğrenerek bakar; zirâ önceki gün su sanıp doyasıya içtiği mainin bir lağım sızıntısı olduğunu farketmiştir .Bâzen şelalelerin gürültüsüne koşar , ayağı kayar ve bir uçurumun dibinde bulur kendisini .Yara bere içinde kaldığına aldırmaz, suyun şırıltısı ile mesttir. Doyasıya içer. Ama bu kaynak da saf değildir, susuzluğunu gidermek yerine daha çok susatır.
    Meriç, Batı’nın düşünce kaynaklarının içinde meydana getirdiği yangını söndürmenin Şark’ın semavî irfanıyla mümkün olduğunu ömrünün son çeyreğinde iyiden iyiye hisseder .Bu münzevî düşünce fâtihi, bilhassa iki isim karşısında ürpertiler geçirir. Biri Rifai, diğeri Bediuzzaman. Kenan Rifai, Meriç’in hayâl ve ümitlerine hakikat zenginliği katar, içini ferahlatır, ürpertiler geçirmesine sebep olur, heyecanlarını dalgalandırır .Rifai, huzurunda sükûn bulunacak bir tasavvuf ehlidir, mütefekkir için “Bir parça Hint, bir parça Mevlâna Ve kanma bilmeyen bir yaşama susuzluğu .O da bir tekrar .Ama şeriatın katı kaidelerine mahpus değil .Aşkı dinleştiren bir tanrı adamı” (1) diye sever onu.
    Bediüzzaman’a gelince Meriç, tek kelime ile, Üstâd’a hayrandır .Ruhî med ve cezirleri bu hayranlığa gölge düşürmez. Mahrem ve has sohbetlerdeki tenkidadatı sıradandır ve çoğu zaman mütefekkirin öğünme ihtiyacını besler .Efkâr-ı ammenin huzuruna çıkan bütün düşüncelerinde Bediuzzaman’a duyduğu hayranlığı haykırmakta tereddüt etmez. Nitekim Said-i Nursi hakkında yazılmış edebi metinlerin en güzellerinden birine, belki de en güzeline imza atar. Gençliğinde komünistlikle itham edilip takibat gören Meriç, vefatına 4 yıl kala, 7 Mart 1983 târihli Hamle dergisindeki yazısında Üstâd’ı övdüğü için yargılanır(2)
    Daha 1963’te Jurnal’ine düştüğü not bu bahis için kayda değerdir:
    “Said-i Nursî'nin risâlelerini okumak için toplanan üç beş vatandaşın tevkifi, tabiî hukuk bakımından hamakatle kaynaşan bir cinayettir .Ahlâksızlığın, bencilliğin, kayıtsızlığın ferman ferma olduğu bir ülkede, bir kitabı, ahlâktan, insanlıktan bahseden bir kitabı okuyanlar ancak takdire lâyıktır. Soğuk ve süprüntülüklerden devşirme, maddeci, sözde maddeci yayınlardan tiksinen, kendilerine insaniyetçi süsü veren bir alay -----nin sapıklıklarına iğrenerek bakan ve bir kurtuluş arayan samimi çocuklar Davranış bakımından kendimi onlara çok yakın buluyorum” (3)
    Eserlerinde, yazılarında ve sohbetlerinde Said Nursi’ye atıflarda bulunur. Meriç Kader bahsi gibi zor bir mevzuu okuyucuları için Üstad’ın rehberliğinde vuzuha kavuşturmaya çalışır. Yirmialtıncı Söz’ün kısa bir hülâsasından sonra aczini ve Bediuzzaman’a duyduğu hayranlığı şu ifadelerle haykırır:
    “Yazı şu ezelî hükümle tuğralanıyor:
    “Üstâd şimşek pırıltıları ile aydınlanan bu karanlık bölgelerde büyük bir güvenle dolaşıyor. Üslûb kesif v e izahlar inandırıcı .Asırları kucaklayan bir tefekkürün çağdaş idrâke seslenişi, yaralanan bir idrâke, yabancılaşmış bir idrâke İrfanımızın madde-i asliyesi olan bu fikirleri ne kadar anlayabiliyoruz? Heyhat; ne meselenin kendisine âşinâyız, ne mefhumlara” (4) Said-i Nursi ve Risâle-i Nur Külliyatı, Meriç’in hakikat arayışını bitirecek, susuzluğunu giderecek kaynaktır Bunu o da hissetmiştir: “Said-i Nursî kavliyle fiilini birleştirmiş insan Mücâhit insan Kürtçü değil O devirde tek başına karşı koyabilmiş Düşüncesinde sosyalizm, sınıf çatışması da var Adamı inceledikçe hürmetim artıyor” (5) der
    Ne var ki, Meriç hiç bir zaman şâkirt olamaz .Düşüncesindeki istihâleye amelî hayatı ayak uyduramaz ve buhranlar geçirir Üstâd ona göre, inzibat adamıdır .Amelde daha esnek ve daha kucaklayıcı gördüğü Kenan Rifai’ye bu sebeple sığınır Nasip meselesi deyip, geçelim.
    Benim için Meriç, düşüncesi kadar, hattâ ondan da çok, üslûb ve dil noktasından hayranlık uyandırıcıdır. Türkçe için Meriç büyük hazine ve emsâlsiz kaynaktır. Türkçe konuşan, Türkçe yazan kaç kişi bunun farkında? Bilmiyorum. Ama en azından Millî Eğitüim ve Kültür Bakanlıkları bütün unsurlarıyla bu hazinenin farkında olmaya mecbur değiller mi? Belki, bu suale verilecek menfi bir cevap bütünüyle haksızlık olur, ama yapılması gerekenlerin çokluğu düşünülünce bu sual kaçınılmaz oluyor. Evet, Türkçe konuşan herkesin Cemil Meriç’e bir borcu vardır: Milleti millet yapan temel unsurlardan biri olan dillerine yaptığı büyük hizmete karşılık, şükran borcu.
    Mütefekkir’i vefat yıl dönümü münasebetiyle rahmet ve mağfiretle anarken, yazıyı onun o veciz ifadelerinin muhteşem bir tablosu ve intibahının bir vesikası gördüğüm o harika metinle noktalayalım:
    “Said Nursi
    “Said'in müridi, bir havariler ormanı Yekpare ve kesif Ağaçlar kaynaşmış birbirleriyle Ve bağrında adsız bir uğultu yükseliyor Bir fırtına rüzgârına benzeyen Nur risâlelerinin zaman zaman boğuk, zaman zaman heybetli yankısı
    “Said, dağbaşında va'z eden bir mürşit Hor görülenler, her şeyini kaybedenler, mukaddesleri çiğnenenler ona koştu akın akın
    “ Nass'ların yalçın duvarları arkasından geliyordu bu ses, târihin içinden geliyordu: kabuğuna çekilmiş yüz binlerce insanı uyandırdı Bu hayalî insanlar o konuştukça gerçekleşti Yâni, Nurculardan önce kelâm var
    “ O konuştukça, laikliğin kartondan setleri yıkıldı birer birer Kentle köy, çağdaş uygarlık düzeyi (!) ile Anadolu, tereddütle inanç karşı karşıya geldi
    “ Nurculuk, bir tepkidir Kısır ve yapma bir üniversiteye karşı medresenin, küfre karşı îmanın, Batı'ya karşı Doğ'nun isyanı Her risâle bir çığlık, şuuraltının çığlığı Zulmün ahmakça taarruzu olmasa, bu münzevi ses böyle sayhalaşır mıydı?
    “Tanzimattan beri her hisarı deviren teceddüt dalgası ilk defa olarak Nur kalesi önünde geriler .Bu emekleyen, bu kekeleyen yığın, devrim yobazları için bir yüz karasıdır.. Düşünmezler ki kendi yüz karaları bu. Nurcuları yok farzetmek,gaflet Nurcular adalarında kendi hayatlarına devam edebilirler. Ama kökünden kopmak kimseye mutluluk getirmez .Aydının görevi fildişi kulesini yıkarak bu mazlum kitleyi muhabbetle bağrına basmak, acısını anlamağa çalışmak.
    “ Said-i Nursî, bir kavga adamı Yalçın bir irade, taviz vermeyen bir mizaç, tefekkürden çok iman Said'in kavgası, Yogi ile Komiser'in kavgası (6)
    -------------------------------------------------------------
    Notlar:
    1 - Cemil Meriç, Jurnal 2, sayfa 215, İletişim Yayıncılık AŞ, 3 Baskı, 1993
    2 - Halil Açıkgöz, Cemil Meriç ile Sohbetler, 31, Seyran İktisadi İşletmesi 1993
    3 - Cemil Meriç, Jurnal 1, sayfa 62, İletişim Yayıncılık AŞ, 2 Baskı, 1992
    4 - Cemil Meriç, Kırk Ambar, sayfa 419, Ötüken Neşriyat, 1980
    5 - Halil Açıkgöz, Cemil Meriç ile Sohbetler, sayfa24, Seyran İktisadi İşletmesi 1993
    6 - Cemil Meriç, Bu Ülke, Sayfa 246-247, İletişim Yayıncılık AŞ, 7 Baskı, 1992
     



  9. DEĞERSİZ DALLARDA ASILMAMA PERVAM YOKTUR MUHAKAK MUCADELEM ALLAH VE DİN İÇİNDİR
    (Bediüzzaman)



    Risale-i Nur Nedir ve Nasıl Bir Tefsirdir?


    Bediüzzaman Said Nursi’nin telif etmiş olduğu ve 130 parça eserden oluşan Risale-i Nur Külliyatı bu asrın idrakine ve ihtiyacına göre sünuhat ve ilham kabilinden olarak yazılmış olan Kur’an-ı Kerim’in manevi bir tefsiridir Bilindiği üzere tefsir iki kısımdır

    Birisi: Malûm tefsirlerdir ki, Kur'anın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin mânalarını beyan ve izah ve isbat ederler Bu bölümde ayetler Fatiha Suresi’nden başlayarak sona kadar sıra ile tefsir edilir

    İkinci kısım tefsir ise: Kur'ânın imanî olan hakikatlarını kuvvetli hüccetlerle beyan ve isbat ve izah etmektir. Bu kısmın çok ehemmiyeti var. Zâhir malûm tefsirler, bu kısmı bazan mücmel bir tarzda dercediyorlar; fakat Risale-i Nur, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsalsiz bir tarzda muannîd feylesofları da susturan bir mânevî tefsirdir. Birincisi ibaresini izah eder, ikincisi de hakikatlerini ispat eder. Risale-i Nur bu ikinci kısım tefsirlerin en kuvvetlisi ve en kıymettarı olduğuna, ehl-i dirayet ve dikkat yüz binler şahitler var. Risale-i Nur, Kur'an-ı Hakîmin hakîki bir tefsiridir. Ayetler, sırasıyla değil, devrin ihtiyacına cevap veren îmanî hakîkatleri beyan eden ayetler tefsir edilmiştir .Risâle-i Nur, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsâlsiz bir tarzda, muannid feylesofları susturan bir mânevî tefsirdir. Bu ikinci kısım tefsiri malum olan tefsirler bazen kısa olarak geçmektedirler. Fakat Risale-i Nur, bu ikinci kısmı esas tutmuş ve bütün kuvvetiyle bu ciheti ispat etmeye çalışıyor. Bu çeşit tefsirler sünuhat ve ilham kabilinden olup doğrudan doğruya vahyin menbaı olan Hazreti Muhammed (ASM)’in manevi ilham ve telkinatıdır. Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin Mesnevi-i Şerif’i, Hz Ali’nin Celcelutiye Kasidesi, Abdulkadir-i Geylani’nin Fütuh-ul Gayb Risalesi hep bu manevi tefsirlerdendir .

    Kur'ânın hakikatlarını müsbet ilim anlayışına uygun bir tarzda izah ve isbat eden Risale-i Nur Külliyatı, her insan için en mühim mesele olan "Ben neyim? Nereden geliyorum? Nereye gideceğim? Vazifem nedir? Bu mevcudat nereden gelip nereye gidiyorlar? Mahiyet ve hakikatları nedir?" gibi suallerin cevabını vâzıh ve kat'i bir şekilde, çekici bir uslûp ve güzel bir ifade ile beyan edip ruh ve akılları tenvir ve tatmin ediyor.
    Şimdiye kadar ispat edilemeyen iman hakikatlerini iki kere iki dört eder derecesinde ispat etmiştir. Bunlardan haşir meselesinde İbni Sina, fehminde aczini itiraf etmiş, "Akıl buna yol bulamaz" demiş Yani böyle diyenlerin namına kendisi de aczini itiraf etmiştir. Demiştir ki: “Haşir meselesi nakli bir meseledir, iman ederiz fakat akıl buna yol bulamaz yani akli deliller ile ispat edilemez” manasında söylemiştir. Onuncu Söz risalesi, o zâtın dehâsıyla yetişemediği hakikatleri, avamlara da, çocuklara da bildiriyor.

    Hem kader ve cüz-i ihtiyarinin ispatı meselesinde Sad-ı Taftazani gibi büyük bir alim ancak 40 sayfada ve o da alimlerin alimlerine anlatabildiği ve hatta bu meseleyi avam içinde konuşmayı uygun görmedikleri halde, Risale-i Nur ise 26 Söz olan Kader Risalesinde 2 sayfada çocuklar dahi anlayacak şekilde izah ve ispat etmiştir, meydandadır ve bakılabilir.

    Hem kainatın yaratılmasının hikmetlerini ve kainatın tılsımı, Yirmi Dördüncü Mektup ve Yirmi Dokuzuncu Sözün âhirindeki remizli nüktede ve Otuzuncu Sözün, tahavvülât-ı zerrâtın altı adet hikmetinde keşfedilmiştir. Bu derece müşkil meseleleri en basit bir şekilde ve herkesin istifade edeceği bir tarzda izah etmek harika olmazsa nedir?
    Hem her tabaka insan Risale-i Nur’dan istifade etmektedir. Bir köylüden bir vekile, bir öğrenciden bir profesöre, 7 yaşındaki bir çocuktan tut 70 yaşındaki ihtiyarlara kadar her taife Risale-i Nur’dan istifade etmektedir.

    Hem her taife derecesine göre istifade etmesi, doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’ın bir rahmeti ve Kur’an-ı Kerim’in bu asırda bir kerameti olduğu aşikardır. Çünkü her okuyan mutlaka istifade etmiştir İstifade etmeyen olmamıştır. Derecesine göre istifadeler de değişiktir .Hiçbir dinsiz filozof tarafından tenkit edilememesi de ayrıca bir keramettir. Onların damarlarına şiddetli bir şekilde dokundurduğu ve mesleklerini en aşağı bir dereceye düşürdüğü halde hiçbir filozof itiraz edememiştir.

    Hem hangi kitap olursa olsun, böyle hakaik-i İlâhiyeden ve imaniyeden bahsetmişse, ekseriyetle bir kısım meseleleri, bir kısım insanlara zarar verir. Ve zarar verdikleri için, her mesele herkese neşredilmemiş. Buna dair kitaplarda kayıt vardır. Halbuki şu risaleler ise, şimdiye kadar hiç kimsede -çoklardan sorduğum halde- sû-i tesir ve aksülâmel ve zihne zarar gibi bir zarar vermedikleri, doğrudan doğruya bir işaret-i gaybiye ve bir inâyet-i Rabbâniye olduğu bizce muhakkaktır .

    Hem yirmi üç senede (1926-1949) telifi tamamlanan ve yüz otuz kitaptan müteşekkil Risale-i Nur adlı eserleriyle, ilm-i kelam sahasında bir teceddüd yaptığı görülmüştür.

    Evet, Said Nursi, on beş sene tahsili lazım gelen ilmi üç ayda elde etmesi, gaybî bir işarettir ki: "Bir zaman gelecek, on beş sene değil, bir sene bile ilm-i îman dersini alacak medreseler ele geçmeyecek .İşte o zamanda müştaklara on beş senelik dersi on beş haftada ellere verebilecek .Kur'anî bir tefsir çıkacak ve Said Nursi onun hizmetinde bulunacak" Hem “Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir” diye bu hakikate işaret edilmektedir.

    Müceddid-i Elf-i Sânî İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârukî ders verirken diyordu:
    "Bütün tarîkatların en mühim neticesi hakáik-ı îmâniyenin inkişâfıdır Ve bir tek mesele-i îmâniyenin vuzuh ile inkişâfı, bin kerâmâta ve ezvâka müreccahtır"

    Hem yine Ahmed-i Fârûkî Risale-i Nur hakkında demiş ki: "Mütekellimînden biri gelecek, bütün hakaik-i imaniyeyi kemal-i vuzuh ile beyan ve ispat edecek" Zaman ispat etti ki, o adam, adam değil, belki Risale-i Nur'dur Ehl-i keşif, Risale-i Nur'u ehemmiyetsiz olan tercümanı suretinde keşiflerinde müşahede etmişler, "bir adam" demişler
    Yirminci asrın Kur'ân Felsefesi olan bu eserler, bir taraftan teknik, fen ve san'at olarak maddiyatı, diğer taraftan iman ve ahlâk olarak mâneviyatı câmi ve havi olacak Türk medeniyetinin, sadece maddiyata dayanan sair medeniyetleri geride bırakacağını da isbat ve ilân etmektedir.
    Ecdadımızın bir zamanlar kalblerinde yerleşen iman ve itikad cihetiyle zemin yüzünde yüz mislinden ziyade devletlere, milletlere karşı imanından gelen bir kahramanlıkla mukabele etmesi, İslâmiyet ve kemalât-ı mâneviyenin bayrağını Asya, Afrika ve yarı Avrupa'da gezdirmesi ve 'Ölsem şehidim, öldürsem gaziyim' deyip ölümü gülerek karşılayarak müteselsil düşman hâdisata karşı dayanması gibi, milletçe medar-ı iftihar âli seciyemizin bugün biz gençlerde inkişafı, vatan ve millet menfaatı bakımından ve istikbalimizin selameti noktasından ne derece elzem olduğu malûmdur .Mutlaka her hareket ve hizmette maddî bir ücret ce şahsî menfaatler mülâhaza etmek, Türk'ün millî tarihinin şeref ve haysiyeti ile kabil-i te'lif olamaz. Bizler, ancak Rıza-yı İlâhî için çalışıyoruz .Bizzat hizmetinde bulunmakla aldığımız telezzüz, kardeş ve vatandaşlarımıza, İslâmiyete ve insaniyete yardımda bulunabilmek mazhariyetinden gelen ebedî hayatımıza ait sürur ve ümit, bizim bu babda aldığımız ve alacağımız yegâne hakiki mukabele ve ücrettir .

    Risale-i Nur! Kur'an âyetlerinin nurlu bir tefsiri .Baştan başa iman ve tevhid hakikatlarıyla müberhen .Her sınıf halkın anlayışına göre hazırlanmış. Müsbet ilimlerle mücehhez. Vesveseli şüphecileri ikna ediyor. En avamdan en havassa kadar herkese hitap edip, en muannid feylesofları dahi teslime mecbur ediyor.

    Risale-i Nur! Nurlu bir külliyat Yüzotuz eser. Büyüklü küçüklü risaleler halinde Asrın ihtiyaçlarına tam cevap verir .Aklı ve kalbi tatmin eder Kur'ân-ı Kerim'in yirminci asırdaki lâfzî değil - manevî tefsiri .

    İsbat ediyor! Akla gelen bütün istifhamları Zerreden güneşe kadar îman mertebelerini Vahdaniyet-i İlahiyeyi Nübüvvetin hakikatını .

    İsbat ediyor! Arz ve Semavatın tabakatından, melaike ve ruh bahsinden, zamanın haikatından, Haşir ve Ahiretin vukuundan, Cennet ve Cehennemin varlığından, ölümün mahiyet-i asliyesinden ebedî saadet ve şekavetin menbaına kadar. Akla gelen ve gelmeyen bütün îmanî meseleleri en kat'i delillerle aklen, mantıken, ilmen isbat ediyor. Pozitif ilimlerin müşevviki Riyazi meselelerden daha kat'i delillerle aklı ve kalbi ikna edip, merakları izale eden bir şaheser.
     



  10. [​IMG]

    Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, ahiretimi de. Seksen küsûr senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum .Bütün ömrüm harb meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı .Divan-ı harblerde, bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men’edildim. Defalarca zehirlendim .Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım .Zaman oldu ki hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men’etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.
    (Bediüzzaman Said- i Nursi)
     



  11. Dava arkadaşı Zübeyir GÜNDÜZALP’in dilinden Üstad Bediüzzaman Said Nursi



    Nur Risalelerinin müellifi Bediüzzaman Said Nursî Hazretleridir Bu zat-ı Nuranî, büyük bir insan-ı kamil, dahi bir İslam müellifidir Misli benzeri pek ender olan namdar bir İslam mütefekkiridir Şarkî Anadolu afakında parlayan bir ateşpare-i zekadır Envar-ı Kur’aniyenin fem-i mübareklerinden fışkırdığı bir hazine-i ulumdur Fart-ı zeka ve hafızaya malik ve meşhur olan bir nadire-i Hilkattir Harika bir iradeye, ruhî bir kuvve-i kudsiyeye, Kur’an-ı Hakimin feyz-i dersiyle, Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselamın, talimiyle, adeta fevka’l-beşer diyebileceğimiz bir ikna, bir irşad, tenvir ve teshir kudretine mazhar bir mana adamı, bir muallim-i ekber ve bir hatib-i umumidir

    Evet, O Bediüzzaman ki, tek başıyla, dünya dinsizliğine meydan okuyan, harikulade bir îman kuvvetinin timsalidir.
    Evet, O Bediüzzaman ki, Peygamber-i Zişan’ımız iki cihan serveri, Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselamın, bu asırda efal, ahval ve akvaliyle, eserleri, ilim ve hizmetiyle, bir varis-i Peygamberi olduğu aşikar bir surette görünen bir zattır.
    Bediüzzaman ki, din düşmanları, gaddar zalimlerin karşısında, îman ve İslamiyeti, emsalsiz bir celadet, şecaat ve şehametle müdafaa eden, cihad-ı mukaddesenin serdarlığını ifa etmiş bulunan bir mücahid-i ekberdir.
    Bediüzzaman ki, yüce Peygamberimiz Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselamın senasına mazhar Türk milletinin ve millet-i İslamın medar-ı iftiharıdır Nesilden nesile intikal eden, Kur’anî hizmetiyle ve eserleriyle, Türk ve İslam tarihini şan ve şereflerle donatan tarihi bir insan-ı ekmeldir .Bu asırda bir serdar-ı İslam ve bir sertac-ı insandır.

    Bediüzzaman ki, bin seneden beri İslamiyet’in bayraktarlığını yapan şanlı ve namlı milletimizin, Nur Risaleleriyle münevver bir önderidir, en mütekamil, en mutemet ve müstakim bir mürşiddir. Bu hakikat, İslam ordusunun sevgi, hürmet ve tazimle kalbinde yaşattığı nuranî bir varlıktır. Eserleriyle, milyonlarca mü’minlerin gönlünde yüksek bir mevki ihraz etmiş bulunan müessir bir mürşid-i azamdır.

    Bediüzzaman ki, yüz binlerce bu mübarek vatan evladının okuduğu Nur Risalelerinin ilmî kuvvet ve rüçhaniyetiyle, eserleri en çok okunan ve cihanpesendane bir revaca nail olan bir İslam müellifidir. Bütün varlık halitası Kur’an’ın nuruyla nurlanmış; kalbi İslamî cevherlerle donanmış; dimağı Kur’anî ve ledünnî ilimlerle tenvir edilmiş; manevî mevcudiyeti, îman ve Kur’an hakikatleriyle teçhiz edilmiş bir ilim, irfan ve îman timsalidir.
    Bediüzzaman ki, bütün maddî kuvvet ve imkanlara sahip olan zalim din düşmanlarının İslamiyet’i yok etmek icraatları karşısında harikulade bir îman kudret ve şehametiyle şahlanarak, cihad-ı mukaddes bayrağını açan manevî bir kahraman-ı azamdır. Din düşmanlarını mağlubiyet vadilerine, hezimet gayyalarına yuvarlayan bir esedullah, bir seyfullah ve bir saykal-ı İslamiyet’tir.

    O Bediüzzaman ki, deniz gibi engin ve zengin bir ilimle manevî servetlerin şahikasına yükselmiş hikmetfeşan bir hakîm-i İslam ve beliğ bir bedîülbeyandır.

    Bediüzzaman ki, manevî, hikemî, irfanî, gül-ü Muhammedî (asm) ile dolu bir gülistanda Kur’anî hakikatleri terennüm eden bir bülbül-ü şeydadır Ruhları teshir ve maneviyatı tehyiç eden ezvak-ı tayyibeyi müheyyiç kılan, akl-ı selimi zenginleştiren, kelam-ı İlahî-yi füsunkar nağmeler ile ilan eden, güzeller güzeli, güzelim, şakrak bir andelîb-i yektadır.
    En azgın ölümler ona zincir vuramamıştır. O volkanlar gibi coşkundur. Adeta yalçın kayalardan örülen şahikalardan aşmıştır. Onun eğilmeyen dağlar gibi dik başı mahvolmak hengamında bile dinsizlere ser-füru etmemiştir. Gül yüzlü melekler gibi rikkatle gülümser. Kar kış dememiş, üzülüp acı duyup ye’se düşmemiştir.Güneş sönse, ay batsa, gökler yıkılıp çökse, en sarp uçurumlar civarını sarsa, O davasından ve mücahede-i dîniyesinden dönmeyecek bir yaratılışta idi .Ruhunda îmanla yanan meş’ale sönmemiş ve söndürülememiştir. Kalbinde yanardağ gibi haşmet ve azamet saçan mukaddes bir îman vardı.

    Üstad Bediüzzaman Said Nursi, tarihte misli görülmemiş işkence ve zulmün envaına giriftar edilmiştir .Barbarca ve hunharca muameleler yapılmıştır .Başlı başına birer facia olan gaddarane işkenceler içinde bırakılmıştır. Vahşi bir kavmin dahi yapamayacağı gayet vahşiyane icraatlar yapılmış, îmanî hizmetinin önüne geçilmeye ve durdurulmasına çabalanmıştır .Onun öz vatanındaki esaret hayatı acı hakikatlerle doludur.
    Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, cihad-ı ekber-i dîniyenin pişdarı, rehberi ve öncüsüdür.

    Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin dinsizlere karşı kahramanca mücadelesi, zalimlerin taarruzlarına göğüs germesi, işkence ve zulme karşı sabır ve metaneti, îmanı kuvvetlendirmek ve kökleştirmek kuvvetini kendine bahşeden, yine ondaki îman kuvveti olmuştur.
    Cenab-ı Hak, üstadım Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerini ender ve cami bir ayine ve külli ve daimi bir ubudiyeti eda edecek ulvi bir mahiyette yaratmıştır .Harikulade bir şecaat, cesaret ve fedakarlık seciye-i aliyesine mazhar kılmıştır. Nazirsiz bir akıl ve farklı zeka, bahr-i umman misillü bir ilim ve irfan ihda eylemiştir.
    Üstadım Bediüzzaman Sald Nursi Hazretleri hayat-ı içümaiye-i beşeriye semasının güneşleri, ayları, yıldızları olan enbiya ve evliyanın bu asırda Ümmet-i Muhammed’in ve beşerin imdadına gönderilen yekta bir varis-i Nebevi ve ferd-i ferid makamında bir serdar-ı velidir Buna doksan senelik harikulade ilmi, manevî şahsiyeti, Nur Risaleleriyle hayat-ı içtimaiye-i beşeriye deki gayet müessir ve müdavim hizmet-i Kur’aniye ve îmaniyesi vukuat halinde bir şahid-i sadıktır.
    O parlak ve cevval bir zekaya malikti.
    Hazret-i Şah-ı ekber Bediüzzaman Said Nursi, bir halaskar-ı İslamdır.
     



  12. Türkeş: Nakil emrini MBK vermedi


    Said Nursi sağlığında mezarının istinatgah olarak kullanılmamasını şiddetle tavsiye etmesine rağmen, mezarı adeta türbeye dönüştürüldü Dönemin DP Hükümeti, bu konuda endişe duymasına karşın halkın tepkisinden çekindiği için bir şey yapamadı Said Nursi'nin naaşı 27 Mayıs 1960'daki askeri darbeden sonra Milli Birlik Komitesi tarafından verilen talimat üzerine kabrinden çıkarılarak meçhul bir yere götürüldü Said Nursi'nin naaşının kaldırılması emrini 27 Mayıs'ın Devlet Başkanı yaptığı Org Cemal Gürsel'in vediği öne sürülüyor Emri yerine getiren Cemal Tural'dı Olayın ayrıntıları 35 yıl sonra, o dönemde Milli Birlik Komitesi Üyesi olan MHP Lideri Alpaslan Türkeş tarafından anlatılacaktı Said Nursi'nin kardeşi Abdulmecit Ünlükul da nakil olayı hakkında ilginç bilgiler verecekti 1963'de Hindistan'dan sürgünden döndükten sonra siyasete atılan Türkeş, Said Nursi'nin kayıp mezarı hakkında sorulara muhatap kaldı Uzun yıllar suskunluğunu koruyan MHP Lideri Türkeş, gazeteci Hulusi Turgut'a 1995 yılında anlattığı anılarında kayıp mezarla ilgili açıklamalarda da bulunuyordu
    Kızıloğlu gündeme getirdi
    Türkeş, kayıp mezar ile ilgili yaptığı açıklamalarda nakil olayının Milli Birlik Komitesi toplantısında gündeme geldiğini belirtiyordu Konuyu gündeme getiren askeri yönetimin İçişleri Bakanı emekli general İhsan Kızıloğlu'ydu
    "İhsan Paşa elinde bir dosya ile geldi Bir konuda bilgi vermek istediğini söyledi Paşanın Komite'ye anlattıklarına göre, 27 Mayıs'tan önce, Urfa'da vefat edip, oraya defnedilen Said Nursi'nin kardeşi, kendilerine bir dilekçe vermiş, ismi Mehmet olabilir, ama soyadı, kardeşinin soyadına benzemiyordu Dilekçe sahibi, 'Ben Konya'da oturuyorum, oysa ağabeyimin mezarı Urfa'da Sık sık ziyaret etmek istiyorum, ama iki şehrin arası uzak olduğu için her zaman ziyaret imkanı bulamıyorum' demiş Paşa bize bunları anlattıktan sonra, 'Said Nursi'nin kardeşi kabir nakli istiyor' dedi Dilekçe MBK'da Kızıloğlu tarafından okundu ve üyelere gösterildi" diyen Türkeş, "Komitenin izin vermesi halinde, Cemal Gürsel Paşa'ya da arzedileceğini belirtti Milli Birlik Komitesi kabrin nakline izin verdi Gelişmeler hakkında, İçişleri Bakanlığı tarafından bilgi sunulması da hatırlatıldı Olayın bize yansıyan şekli budur Biz olayı böyle biliyoruz Kızıloğlu'nun verdiği bilgi dışında bir ayrıntı alamadım Zaten 13 Kasım oldu, biz yurt dışına çıkarıldık Olayın komiteye sunulan kısmını biliyorum" şeklinde konuşuyordu
    Dilekçe zorla imzalatıldı
    Kayıp Mezar olayının Türkeş'e yansımayan bir başka yüzü vardı Türkeş'in dilekçe sahibi olarak sözünü ettiği Said Nursi'nin kardeşi, Konya'da öğretmenlik yapan Abdulmecit Ünlükul'du Nakil için herhangi bir talebi olmamıştı İşin gerçeği, Ünlükul, askeri yönetimin talimatıyla hazırlanan dilekçeye imza atmak zorunda kalmıştı Türkeş'in dile getirdiği dilekçe metni anlattığı gibiydi Necmettin Şahiner'in 1988'de neşredilen "Bilinmeyen Yönleriyle Bediüzzaman Said Nursi" isimli kitabında dilekçeyi imzalatanlar Konya'ya gelen Urfa valisi Necdet Yalçın ve General Cemal Tural olduğu belirtiliyor Ünlükul şöyle anlatıyordu:
    'Kağıdı lütfen imzalayın'
    "Temmuz ayının başlarında ve abimin vefatının beşinci ayıydı Öğle namazı vaktinde Birinci Şube Şefi İbrahim Yüksel geldi Sizi vali bey çağırıyor dedi Vilayete gitik İçeri girdiğimizde 3 general vardı Biri Cemal Tural, biri de Refik Tulga idi Tulga II Ordu Komutanı ve Geçici Konya Valisi'ydi Tural bana, 'Abinizin kabrini şark ahalisi ve güney sınırımızdan kaçak gelip ziyaret edenler var Nazik bir durumdayız Sizin de iştirakiniz ile kabrini İç Anadolu'ya nakledeceğiz Şu kağıdı lütfen imzalayın dedi ve benim ağzımdan yazılmış bir dilekçe uzattı 'Benim böyle bir isteğim yok, ne olur hiç olmazsa kabrinde rahat etsin' dedim, ancak imzalamaya mecbursun biz zor durumda bırakma dediler"
    Askerler önce çok korktular
    Ünlükul, 12 Temmuz günü Askeri uçakla Diyarbakır'a, oradan da başka bir uçakla Urfa'ya gittiklerini belirterek, Said Nursi'nin naaşını çıkardıklarını belirtiyordu "Beni askeri vasıtayla yine askeri bir binaya götürdüler Akşam olduktan sonra beni bir jiple bir yüzbaşı refakatinde ve bazı erlerle beraber Halilurrahman Dergahı'na götürdüler Caminin avlusunda iki tabut vardı Bazı askerler dolaşıyorlardı Yanıma bir doktor geldi, 'fazla merak edip üzülmeyin, üstadı Anadolu'ya naklediyoruz Onun için sizi buraya getirdiler' dedi
    Doktorun bu sözleri üzerine sinirlerim tamamen bozulmuştu, ağlıyordum Doktor askerlere 'Bu tabutu açıp, öbür tabuta alacağız' diyor fakat erler çekiniyor ve korkuyorlar 'Biz yapamayız, çarpılırız' dediler Fakat doktor, 'kardeşlerim, biz emir kuluyuz, ne yapalım mecburuz' dedi Hep beraber tabutu açtık" diyen Ünlükul, "Bütün işler bittikten sonra bir askeri cemseye bindim Doğru uçağın yanına Caddelerde süngülü askerler geziyordu Az sonra Afyon'a indik Oradan da bir ambulansla Isparta'ya doğru hareket ettik Önümüzde arkamızda askeri vasıtalar refakat ediyordu Sabaha karşı Isparta'ya vardık Önceden hazırlanmış mezara üstadı defnettiler" şeklinde konuşacaktı
    1926'dan 1960'a kadar sürgünde yaşayan ve bir otel odasında son nefesini veren, sevenlerinin 'Bediüzzaman' dediği Said Nursi'nin 83 yıllık hayatı ibret vericiydi

    KAYIP MEZAR SIRRINI KORUYOR
    Abdulmecit Ünlükul, Said Nursi'nin mezarı hakkında, ağabeyinin birkaç talebesi dışında kimseye bilgi vermedi Bu talebelerden biri merhum Bayram Yüksel'di Said Nursi'nin bir çok kez Yüksel'e, "Kabrimi sen bekleyeceksin" demişti Kabrinin bir istinatgah ya da ziyaretgah haline getirilmemesini, bu nedenle yerinin dahi bilinmemesini vasiyet ettiği için naaşı talebeleri tarafından Isparta'daki mezarından gizlice kaldırılarak başka yere defnedildi Mezarın Emirdağ ya da Barla'da olduğu tahmin ediliyor Bir başka rivayete göre Said Nursi turistik bir belde olan Davraz Dağı eteklerinde yatıyor Son iddiayı güçlendiren ise Said Nursi'nin Emirdağ Lahikası'nda yer alan şu sözleriydi: "Marangoz merhum Barlalı, harika sadakatli Mustafa Çavuşun tam yerine geçen Medrese-i Nuriyenin tam çalışkan kahramanlarından marangoz Ahmedin benim için Savanın Davraz Dağında berzahi ve uhrevi bir menzil, bir mezar düşünmesi ve yazması, beni çok sevindirdi ve hazinane ağlattırdı"
    Ne merhum Bayram Yüksel ne de diğer talebeleri Said Nursi'nin mezarı konusunda tek bir cümle etmediler Hatta kayıp mezar tartışmalarından ve bu konuda yapılan araştırmalardan da rahatsız oldular

    KABRİNİN GİZLENMESİNİ VASİYET ETTİ
    Naaşı bilinmeyen bir yere nakledilen Said Nursi sağlığında talebelerine ve sevenlerine, öldüğünde kabrinin yerinin bilinmemesini tavsiye etti Onun için kendi cismi değil Risale-i Nur önemlidir Yaşatılması ve korunması gereken en önemli dava budur Emirdağ Lahikası'nda Said Nursi, kabriyle ilgili olarak şu vasiyette bulunuyor:
    Dostlar uzaktan ruhuma Fatiha okusunlar, manevi dua ve ziyaret etsinler Kabrimin yanına gelmesinler Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir Risale-i Nur'daki azami ihlas ile bütün bütün terk-i enaniyet için buna bir manevi sebep hissediyorum Kendini Risale-i Nur'a vakfetmiş olan, yanımda bulunanlardan nöbetle birer adam kabrimin yakınında olup, bu manen, lüzumsuz ziyarete gelenlere bildirsinler Benim kabrimi gayet gizli bir yerde, bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lazım geliyor Bunu vasiyet ediyorum Çünkü, dünyada sohbetten beni men eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu surette beni mecbur ediyor
    Bu dehşetli zamanda, eski zamandaki firavunların dünyevi şan ve şeref arzusuyla heykeller ve resimler ve mumyalarla nazar-i beşeri kendilerine çevirmeleri gibi, enaniyet ve benlik, verdiği gafletle, heykeller ve resimler ve gazetelerle nazarları, mana-yı harfiden mana-yi ismiyle tamamen kendilerine çevirtmeleri ve uhrevi istikbalden ziyade dünyevi istikbali hayal edinmiş olmaları ile, eski zamandaki lillah için ziyarete mukabil, ehl-i dünya kısmen bu hakikate muhalif olarak mevtanın dünyevi şan ve şerefine ziyade ehemmiyet verir Öyle ziyaret ediyorlar Ben de Risale-i Nur'daki azami ihlası kaçırmamak için ve o ihlasın sırrıyla, kabrimi bildirmemeyi vasiyet ediyorum
    Hem şarkta, hem garbda, hem kim olursa olsun, okudukları Fatiha'lar ruha gider.Dünyada beni sohbetten men eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu suretle beni sevap cihetiyle değil, dünya cihetiyle men etmeye mecbur edecek.
     



  13. Ömer Faruk Paksu
    "Bediüzzaman'la Yaşayan Öyküler-2" kitabından



    Bediüzzaman Padişaha nasıl boyun eğmedi ?

    Saray’da bir tören düzenlenmişti. Dönemin padişahı Sultan Reşat’tı Bu törene zamanın diğer âlimleriyle birlikte o da davet edilmişti .Bediüzzaman, bu davete, kendisine özel yerel kıyafetiyle katılmak istedi: Ayağında çizmesi, belinde kuşağı ve hançeri, başında da ucunu omuzlarına kadar sarkıttığı sarığı.
    Ona, hiç olmazsa bu tören süresince diğer âlimler gibi cübbe giymesini rica ettiler. Israrlar üzerine, bir cübbe giyerek Saray’a öyle gitti.
    Şeyhülislâm, âlimler, bakanlar, yüksek rütbeli komutanlar ve üst düzey memurlar “saçak” öpeceklerdi. Padişahın oturduğu tahtın yan tarafından ipekten yapılmış bir kumaş sarkıtılmışt.ıSaçak öpme merasimi başladığında, kimi bu saçağı, kimi padişahın eteğini öpüyor, kimi de baş eğip gerisin geri çekiliyordu.Sıra Bediüzzaman’a gelmişti .Bediüzzaman yerinden çıktı, dik ve vakur adımlarla yürüyerek Padişahın önüne kadar geldi.

    Eli göğsünde “Esselâmü aleyküm” diyerek selâm verdi ve Sultan Reşat’ın önünden geçerek gitti.Padişah şaşırmıştı. Bu eşi benzeri görülmemiş bir şeydi. Yanındaki paşaya sordu:

    “Kim bu adam paşa? Beni mahalle muhtarı mı sandı? Niçin böyle selâm etti?”

    Paşa eli önünde bağlı bir halde:

    “Efendim, bu zâtın lakabı Bediüzzaman, ismi Said’dir. Çok yüksek bir ilmi vardır. Çok da izzetlidir. Feleğe baş eğmeyen biridir”
    Sultan Reşat kısa bir süre düşündü .Durumu kavramıştı .Zaten âlimlere büyük saygısı ve sevgisi olan biriydi .Böyle bir âlim ise onun daha çok ilgisini çekmiş, takdirini kazanmıştı.
    Herkesin duyabileceği bir şekilde şunları söyledi Sultan Reşat:
    “Ben şimdiye kadar ilmin izzetini koruyan pek az insan gördüm ve tanıdım. Gerçek âlim, işte böyle olmalıdır”
    Bu olaydan sonra Bediüzzaman’la Sultan Reşat samimi iki dost oldular ve pek çok şey paylaştılar.
     



  14. "Bediüzzaman'la Yaşayan Öyküler-1" kitabından




    Konyalı, genç bir İmam Hatip talebesi Bediüzzaman’ı ziyarete gelmişti “İsmim Ahmed” diye tanıttı kendini.


    Bediüzzaman gençlere, özellikle talebelere ayrı bir önem verir, onlarla ilgilenir, sıkıntılarını gidermeye çalışırdı.

    Ahmed, okul müdüründen şikâyetçiydi .Ona göre yeterince dine hizmet edilmiyor, hatta din dışı uygulamalar yapılıyordu. Bundan da en çok yöneticiler sorumluydu. Bediüzzaman’a:

    “Efendim, bizim okul müdürünün dinimize uymayan davranış ve uygulamaları var” dedi ve biraz da ileri giderek, “Galiba komünist” dedi.

    Bediüzzaman, kimseye önyargıyla bakmaz, herkesin iyi yönlerini ön plana çıkarırdı. Ve kimsenin de arkasından kötü konuşulmasını istemezdi.

    “Kardeşim, müdürünüz namaz kılıyor mu?” dedi.


    Delikanlı, “Evet kılıyor Üstadım” dedi.

    Bediüzzaman bunun üzerine hayatın şaşmaz ölçülerinden birini ders verdi genç talebeye:


    “O halde o bizim kardeşimizdir”
     



  15. Bu yazıyı Kaleme Alan;M. Fethullah GÜLEN



    Tarih boyunca terörün ve anarşinin şiddetlendiği dönemler olmuş ve tüm insanlığı tehdit eden bu soruna çözüm bulabilmek için çeşitli öneriler ortaya atılmıştır. Terör ve anarşi belaları ile topyekün bir mücadele başlatılması konusunun en çok üzerinde duran kişilerden biri de büyük İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi'dir. Bediüzzaman bunun için öncelikle yapılması gereken şeyin din ahlakının insanlar arasında yaygınlaşması için çaba gösterilmesi olduğunu anlatmış ve çeşitli tavsiyelerde bulunmuştur.

    Bediüzzaman Said Nursi'nin hayatı dünya tarihinin köklü değişiklikler yaşadığı bir döneme rastlar. I Dünya Savaşı Bediüzzaman'ın hayatında önemli bir yer tutmaktadır. Üstad, Osmanlı'nın çöküşüne ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş aşamasına çok yakından şahit olmuştur .O, Rusya'da komünizmin bir ihtilalle başa geçişine, dünya devletlerinin Birinci ve İkinci Dünya Savaşları'nın içine sürüklenişine ve Türkiye Cumhuriyeti'nin bu süre zarfında yaşadığı zor dönemlere tanıklık etmiştir. Bediüzzaman yaşadığı dönemde gerçekleşen tüm olayları çok detaylı olarak tahlil etmiş ve siyaset sahnesinde gelişen her olayı Kuran ayetleri doğrultusunda değerlendirmiştir. Onun bu özelliğini tüm eserlerinde ve her sözünde görmek mümkündür. Din ahlakından uzaklaşmanın bir toplumu ne kadar büyük bir tahribata uğratacağına, Müslümanların birlik olurlarsa dinsiz ideolojilere karşı büyük bir başarı elde edeceklerine hemen her sözünde değinmiştir.

    Bediüzzaman hem kendi yaşadığı dönemde hem de kendinden sonra terör ve anarşinin insanların karşısına büyük bir bela olarak çıkacağını biliyordu .Bu nedenle de terörle mücadele ile ilgili çeşitli çözüm yolları sunuyor, insanları bu konuda bilinçlendirmeye çalışıyordu. O, "Dinin şiddetle men ettiği şey, fitne ve anarşidir Çünkü anarşi hiçbir hak tanımaz İnsanlık ahlakını ve medeniyet eserlerini canavar hayvanlar ahlakına çevirir…" sözüyle İslam dininin terör ve şiddete bakış açısını en güzel şekilde ifade etmişti .Bütün hayatını da bu bakış açısını insanlara anlatmakla geçirmişti .Üstad bir sözünde "Madem iman hizmetinde tam ihlasla, anarşiliği durdurmakla, asayişi muhafaza etmekle sabır ve tahammül gerekir .Ben de bunun için rahatımı, haysiyetimi feda ediyorum .Onları da helal ediyorum" demiş, anarşi ve terörle mücadelenin iman edenlerin üzerine yüklenen önemli bir sorumluluk olduğunu, bu mücadelenin sabır ve tahammül gerektirdiğini ifade etmiştir.

    Bizler için Bediüzzaman'ın tecrübeleri ve birer rehber niteliğindeki sözleri çok değerlidir. Bu nedenle tüm hayatı boyunca, Kuran ahlakındaki sevgi, barış ve huzur dolu dünyayı tesis etmek için çaba göstermiş olan bu kıymetli insanın her açıklaması üzerinde dikkatle düşünmemiz gerekir.

    Bediüzzaman Terörün Ancak Sevgi İle Çözülebileceğini Söylüyordu

    Bediüzzaman'ın açıklamalarında öncelikli olarak dikkat çeken yön, insan sevgisi ve insan hayatına verilen önemdir Bu, Kuran ahlakının insana kazandırdığı bir güzelliktir Bediüzzaman da bir sözünde bunu şu şekilde ifade etmiştir:

    Kuran-ı Hakim'den aldığımız hakikat dersi şudur ki: Evde, yahut bir gemide, bir masum, on cani bulunsa, Kuran'ın adaleti, o masumun hakkına zarar vermemek için, o evi, o gemiyi yakmayı men ettiği halde, on masumu bir tek cani yüzünden mahv için, o ev, o gemi yakılır mı? Yakılırsa en büyük zulüm, en büyük hıyanet ve gadir olmaz mı? Bu sebeple, güvenliği ihlal yolunda yüzde on cani yüzünden doksan masumun hayatını tehlikeye ve zarara sokmayı ilahi adalet ve Kuran gerçeği şiddetle men ettiği için, biz bütün kuvvetimizle bu Kuran dersine uyarak güvenliği korumaya kendimizi dinen mecbur biliriz…

    Üstad yukarıdaki sözünde insan hayatının ne kadar önemli olduğunu, tek bir insanın hayatı korumak için her türlü fedakarlığı yapmak gerektiğini, aksinin çok büyük bir zulüm olacağını bildirmiştir .Müslüman dünya üzerindeki tüm insanların güvenliğini, huzurunu sağlamayı, hoşgörülü ve sevgi dolu bir dünyada yaşamalarını ister. Bu, ona yükletilen bir sorumluluk, Allah'ın bildirdiği bir emirdir .Bunun için de din ahlakının yayılması için tüm imkanlarıyla gayret eder, insanların güvenliğini bozacak her türlü zorbalığa engel olmak için ellerinden geleni yaparlar .Anarşi ve terör insanı adeta bir canavara dönüştürürken, İslam ahlakının yaşandığı ortam cennet benzeri olur .Bediüzzaman bunu bazı sözlerinde şu şekilde belirtir:

    Bir Müslüman İslamiyet dairesinden çıksa, İslam dininden döner ve anarşist olur, sosyal hayat için zehir hükmüne geçer .Çünki anarşi hiçbir hakkı tanımaz, insaniyet güzel huylarını canavar hayvanların ahlakına çevirir.
    Hakiki bir Müslüman, samimi bir mü'min hiçbir zaman anarşiye ve bozgunculuğa taraftar olmaz .Dinin şiddetle menettiği şey fitne ve anarşidir. Çünkü anarşi hiçbir hak tanımaz İnsanlık güzel huylarını ve medeniyet eserlerini canavar hayvanlar ahlakına çevirir.

    Bediüzzaman din ahlakının anlatılması ile insan sevgisini bilmeyen, hoşgörüsüz, uzlaşmaz ve saldırgan kimselerin dahi kalplerinde büyük bir aşk ve muhabbet oluşacağını, bu Allah sevgisinin ise insanları her türlü zorbalıktan uzak tutacağını bildirmiştir. Müslümanın görevinin de, insanlarda bu sevgiyi oluşturmak için dinin güzelliklerini ve Kuran hakikatlerini anlatmak olduğunu vurgulamıştır. Üstad bir sözünde, yazdığı Nur Risaleleri'nin bu görevi yerine getirdiğini şöyle vurgular:

    Evet, Risale-i Nur hak ve hakikata dayanan, delil ve ispata dayanan iman ve Kur'an hakikatlarını, zamanın anlayışına uygun, cem'iyetin kabul etme tarzına uygun, çekici bir üslûb ve kolay açıklamasıyla isbat ve izah eylemesi ile milyonlarca insanın iman ve inancını tahkiki yaparak, ruhlarda İslami aşk ve muhabbeti uyandırmak suretiyle anarşizmin belirtisi olan dinsizlik ve ahlaksızlığa karşı manevi bir sed tesis eylemiştir. Evet ruhlarda, akıl ve kalblerde tesis edilen mukaddes ideal ve gaye birliği, iman aşk ve muhabbeti, yıkılmaz bir kuvvet, aşılmaz bir sed hükmünde manevi bir etki meydana getirmektedir..
     



  16. Kuran Ahlakının Yaşanması Terörle Mücadelede En Önemli Noktadır

    Bediüzzaman terör ve anarşi ile mücadelede en önemli noktanın din ahlakının yaygınlaşması olduğunu her fırsatta dile getirmiştir Bu sözlerinden birinde şunları ifade eder:

    Hem her bir şehir kendi halkına geniş bir hanedir. Eğer ahiret inancı o büyük aile fertlerinde hükmetmezse; güzel ahlakın esasları olan ihlas, samimiyet, fazilet, hamiyet, fedakarlık, Allah'ın rızası, ahiret sevabı yerine kötü niyet, menfaat, sahtekarlık, kendini beğenmişlik, yapmacık hareket, riya, rüşvet, aldatmak gibi haller meydan alır .Zahiri güvenlik ve insaniyet altında, anarşistlik ve vahşet manaları hükmeder; o şehir hayatı zehirlenir .Çocuklar haylazlığa, gençler sarhoşluğa, güçlüler zulme, ihtiyarlar ağlamağa başlarlar.

    Bediüzzaman'ın da vurguladığı gibi, din ahlakının yaşanmasıyla pek çok güzel ahlak özelliği ortaya çıkarken, dinden uzak bir toplumda her türlü sahtekarlık, zorbalık, anarşi, vahşet ve terör gelişir .Yardımlaşma, fedakarlık, dürüstlük gibi meziyetler ortadan kalkar İnsanlar sadece kendi çıkarlarını düşünür, sadece kendi rahatlarını kollar, sadece kendi menfaatleri için çalışır hale gelirler. Ancak dinin yaşanması toplumda çok büyük bir dayanışma, kardeşlik ve dostluk oluşmasına vesile olur Bediüzzaman aynı sözünün devamında, din ahlakının bir topluma ve aile hayatına kazandırdığı güzellikleri şu şekilde örneklendirir:

    Buna kıyas olarak, memleket dahi bir evdir ve vatan dahi bir milli ailenin evidir. Eğer ahiret inancı bu geniş evlerde hükmetse, birden samimi hürmet ve ciddi merhamet ve rüşvetsiz muhabbet ve yardımlaşma ve hilesiz hizmet ve birlikte yaşanılanlar ve riyasız ihsan ve fazilet ve benlik verilmeyen büyüklük ve meziyet o hayatta gelişmeye başlarlar. Çocuklara der: "Cennet var, haylazlığı bırak" Kur'an dersiyle vakar verir. Gençlere der: "Cehennem var, sarhoşluğu bırak" Aklı başlarına getirir Zalime der: "Şiddetli azab var, tokat yiyeceksin" Adalete başını eğdirir İhtiyarlara der: "Senin elinden çıkmış bütün saadetlerinden çok yüksek ve daimi bir ahirete dair saadet ve taze, ebedi bir gençlik seni bekliyorlar .Onları kazanmağa çalış" Ağlamasını gülmeye çevirir .Bunlara kıyasla, bir bölüm ve bir bütün olarak her kavimde güzel etkisini gösterir, ışıklandırır İnsanların sosyal hayatıyla ilgili olan sosyologların ve ahlak ilmiyle uğraşanların kulakları çınlasın! İşte ahiret inancının birlerce faydasından işaret ettiğimiz beş-altı örneklerine diğerleri kıyas edilse kesinlikle anlaşılır ki; iki cihanın ve iki hayatın saadete sebep olan yolu yalnız imandır.

    Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi din ahlakı yaşandığında insanlara öğüt vermek, onları kötülüklerden menedip ve doğru yola sevk etmek son derece kolay olur. Bediüzzaman terörün ve anarşinin ancak sevgiyi, hoşgörüyü, barışı, affediciliği, şefkati ve merhameti emreden, insanı her türlü kötülük ve bozgunculuktan meneden Kuran ahlakının yaşanmasıyla yok olacağını sık sık belirtmiştir .Aşağıdaki sözlerinde de Müslümanlara Kuran'ın hakikatlerine sarılmayı tavsiye etmekte ve anarşinin ancak yeryüzünde dinin hakim olmasıyla son bulacağını tekrar vurgulamaktadır:

    İnsanlığı dehşetli musibetlere uğratan, tehdid eden anarşiliğin bozma ve tahribin tek çaresi ancak ve ancak İlahi, semavi bir dinin ezeli ve ebedi gerçekleridir, gerçek İslam'dır.
    Şimdi bu zamanda en büyük tehlike olan münafıklık ve dinsizlik ve anarşilik ve maddecilere karşı yalnız ve yalnız tek bir çare var: O da Kuran'ın hakikatlarına sarılmaktır. Yoksa koca Çin'i, az bir zamanda komünistliğe çeviren insanlık musibeti; siyasi, maddi kuvvetler ile susmaz .Yalnız onu susturan Kuran gerçeğidir.

    Bediüzzaman terör ve anarşinin yok olmasında Kuran ahlakının ve Kuran'ın bir tefsiri hükmündeki Risale'lerin çok büyük bir görev üstlendiğine ve gelecekte de bu görevine devam edeceğine sıklıkla dikkat çeker. Dolayısıyla Kuran ahlakının anlatıldığı, insanların gerçek İslam'a davet edildiği her türlü çalışma da bu görevi layıkıyla görecek ve terörle mücadelede etkin bir rol üstlenecektir Bediüzzaman "Risale-i Nur'un gerçi siyasetle alakası yoktur; fakat kesin küfrü kırdığı için, kesin küfrün altı olan anarşiliği (ve) üstü olan istibdad-ı mutlakı esasıyla bozar, reddeder" sözleriyle bu öneme dikkat çekmektedir. Bediüzzaman bir diğer açıklamasında ise anarşizmden kurtulmak için 5 esastan bahsetmiştir Bunlar Üstad'ın ifadesiyle " Hürmet, merhamet, haramdan çekinmek, emniyet, serseriliği bırakıp itaat etmektir"Bediüzzaman aynı sözünün devamında Risale-i Nur'ların üstlendiği görevi nasıl yerine getirdiğini şu şekilde vurgular:

    Risale-i Nur sosyal hayata baktığı zaman, bu beş esası kuvvetli ve kutsal bir surette tespit ederek ve sağlamlaştırarak, asayişin temel taşını muhafaza ettiğine delil ise; bu yirmi sene zarfında Risale-i Nur'un, yüz bin adamı vatan ve millete zararsız birer faydalı uzuv haline getirmesidir.

    Sanat, Marifet ve İttifak Gücü ile Mücadele Etmek

    Bediüzzaman Said Nursi eserlerinde dinsizlikle, terör ve anarşi ile nasıl mücadele edileceğini de detaylı olarak tarif etmiştir. Bunu da " Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilaftır Bu üç düşmana karşı san'at, marifet, ittifak silahıyla mücadele edeceğiz"sözleriyle belirtmiştir. Said Nursi'nin bu sözleri insanların dinsizliğe karşı mücadelesinin ne şekilde olacağını anlamak açısından çok önemlidir Bediüzzaman yukarıdaki sözünde üç tehlikeye dikkat çekmektedir: Cehalet, zaruret ve ihtilaf.
    İlk tehlikeye karşı, yani cehalete karşı halkın bilinçlendirilmesi son derece önemlidir Yaşadığımız toplumda insanların büyük çoğunluğu dini bilgiye sahiptir, Allah'a ve dine inanır. Ancak yine büyük çoğunluğu dinin ve manevi değerlerin derinliğine inmez, sadece yüzeysel ve dahası kulaktan dolma bilgilere sahiptir Dolayısıyla dinin getirdiği güzel ahlakı gerçek manada hayata geçirmesi mümkün olmaz Bu sebeple cehaletin, yani bilgi eksikliğinin hızla ortadan kaldırılması şarttır Bediüzzaman'ın dikkat çektiği ikinci tehlike ise zarurettir İnsanlara, iman dışındaki düşünce ve yaşam tarzları birer "zaruret" gibi sunulmaktadır Hayatın gerçeklerinden vazgeçilemeyeceği, dini yaşamanın buna engel olacağı öğretilmektedir .Said-i Nursi'nin son olarak dikkat çektiği ihtilaf tehlikesi de bugün mevcuttur Bugün dünyada insanlar arasında birçok konu ihtilaflıdır. Çoğu zaman fikir birliğine varılamamakta ve pek çok konu tartışmalara, çatışmalara dönüşmektedir Bu ihtilaf insanların en büyük odak noktası haline gelmekte, güzel ahlak, din ve ahiret tamamen unutulmaktadır Oysa yapıcı bir yaklaşım ihtilafları kolayca çözer. Aklın ve vicdanın yolu birdir. Bu nedenle bu ihtilafın getireceği kargaşa ve kaos tehlikesine karşı doğrular çok açık bir şekilde ortaya konmalıdır.

    Bediüzzaman, bu üç tehlikeye karşı önlem alırken göz önünde bulundurulması gereken konuları da sözlerinde vurgulamaktadır. Bu konuların ilki sanattır. İnsanların terör ve anarşiyle yapacakları mücadelede sanat çok önemli bir yer tutmaktadır Burada "sanat" kelimesiyle pek çok şey kastedilmiştir Biri, insanların genel olarak Allah'ın bir nimeti ve ayeti olan güzelliğe ve estetiğe düşkün hale gelmesidir ki, bu insan ruhunun kabalıktan ve şiddetten uzaklaşmasını sağlar .Bir diğeri de, sanatın Allah'ın bir nimeti olduğunu bilmek ve buna şükretmektir ki, insanın manevi derinliğini artırır. Bu nedenle Allah'ın çevremizdeki sanatının tüm güzelliğiyle anlatılması çok önemli bir konudur .Sanatçılar bu bilinçle hareket etmeli, dindar insanlar bu bilinçle sanatı sahiplenmelidir. Din ahlakını anlatmak için yapılan her çalışmanın da sanatsal değerlere sahip olması gerekir. Örneğin her türlü yazılı eserde, kullanılan resimlerle, dildeki açıklık ve sadelikle, baskı kalitesiyle dindar insanların üstün sanat anlayışını ortaya koymak son derece önemlidir. Bunun yanında sözlü anlatımdaki hikmet de sanatın bir türüdür .Seçilen kelimeler, kullanılan örnekler, anlatımdaki çarpıcılık ve etkileyicilik karşıda bırakılacak etki açısından çok önemlidir Dinin güzelliklerini anlatırken anlaşılmaz, karmaşık, kalıpçı ve zor yolu benimseyen yöntemlerin aksine, anlatımdaki sadelik, insanların gerçekleri anlamasına çok büyük bir kolaylık sağlayacaktır .
    Üstad'ın dikkat çektiği marifet ise "bilgi sahibi olmak" anlamına gelir ve Müslümanların yaşadıkları devrin tüm bilgilerine hakim olmaları gerektiğini ifade eder Müslüman, Allah'ın insanlar için seçtiği dinin yeryüzündeki temsilcisidir, dolayısıyla yaşadığı devrin bilim, kültür, düşünce, teknoloji gibi farklı alanlarına hakim olmalı, bunları bilmeli ve en iyi şekilde kullanabilecek yeteneğe sahip olmalıdır.
    Üstad'ın gösterdiği son yöntem olan ittifak ise, tüm insanlığın refahını ve güvenliğini isteyen herkesin yerine getirmesi gereken bir vazifedir .İnananların tüm insanları tehdit eden terör ve anarşi belasıyla mücadele ederken birbirlerine destek olmaları son derece önemlidir. Bu birliği bozmak için yapılacak her türlü girişim de etkinin azalmasına neden olacaktır.
     



  17. Bu yazıyı kaleme alan; Yaşar CELEP



    Bediüzzaman'dan Kürtlere Çağrı


    Güneydoğu Anadolu Bölgemiz’in tarihi süreci içinde İdris-i Bitlisi ve Bediüzzaman’ın Kürt vatandaşlarımıza yaptıkları öncülüğü belgelerle sunuyoruz .Özellikle Bediüzzaman’ın Osmanlıca olup Latin harfleriye basılmayan Nutuk isimli eseri Güneydoğu’da yaşanan olaylara ışık tutmaktadır.


    Güneydoğu bölgemizde, Türkler’e geçmişten gelen hınçlarından dolayı düşman olan dış güçler tarafından desteklenen kukla örgüt tarafından tertiplenen üzücü olaylar milletçe hepimizi üzmektedir.
    Devletimizin bu bölgedeki problemleri çözmeye yönelik her türlü çalışması kasıtlı olarak yanlış aksettirilmektedir. Çünkü hain emelleri olan güçler, olayların can damarını yakalayarak kanayan yarayı daha da kanatmaktadırlar.
    Hain örgüt 1300 senedir Müslüman toprağı ve 1000 yıldır da hem Müslüman ve hem de Türk yurdu olan bu toprakları işgal edilmiş gibi göstermektedir .Bu bölgedeki vatandaşlarımız azınlık olarak takdim edilip, yeni hak ve özgürlükler talep etmektedirler .Oysa ki, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkes eşit haklara sahiptir .Üstelik bu devletin kurucularıdırlar.
    Bir çok bölge savaşla Osman Devleti’ne bağlandığı halde, 350 sene Osmanlı Devleti idaresi altında kalan bu bölge halkı gönüllü olarak Osmanlı Devleti’ne tabi olmuşlardır.
    Bu bölgenin tarihi gelişimine bir göz atalım ;
    Osmanlı Devleti’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi ile ilgisi, 1514’de Şah İsmail’e karşı kazanılan Çaldıran Zaferi ile başlamaktadır.
    Şah İsmail’in bölgeye uyguladığı baskılar ve en sonunda Diyarbakır’ı muhasara altına alması, bardağı taşıran son damla oldu 25-30 Kürt beyi muhasara esnasında İdris-i Bitlisi aracılığı ile Yavuz Sultan Selim’e bir ariza gönderdiler Bu ariza özet olarak şöyledir:
    “Can ü gönülden İslam Sultanı’na biat eyledik Şah İsmail’in mezhebinden uzaklaşarak ehl-i sünnet ve Şafii Mezhebi’ni icra eyledik .İslam Sultanı’nın namı ile şeref bularak hutbelerde dört halifenin ismini zikretmeye başladık.İdris-i Bitlisi’yi makamınıza gönderdik .Hepimizin arzusu şudur;
    Bu ihlaslı ve size itaat eden kullara yardım edesiniz ;sizin yardımınız olmazsa bizim Şah İsmail’e karşı koyacak gücümüz yoktur Zira Kürtler, ayrı ayrı kabile ve aşiret tarzında yaşamaktadır Sadece Allah’ı bir bilip Muhammed ümmeti olduğumuzda ittifak halindeyiz .Diğer hususlarda birbirimize uymamız mümkün değildir. Sünnetullah böyle uygulana gelmiştir.
    Baki ferman yüce dergahındır”
    Bu mektup üzerine Hüsrev Paşa Kumandası’nda ve İdris-i Bitlisi’nin yardımlarıyla toplanan gönüllü ordu Şah İsmail’in ordusunu mağlup etti
    İslami kesim ve Kürtler arasında bir çok seveni olan Bediüzzaman, 19 yüzyılın ilk çeyreğinde Devlet’e isyana kalkışan Kürtlerin Devlet’e bağlı kalmalarını önermiştir. Bu hususla ilgili Osmanlıca Nutuk isimli risalesinde Kürtlere’e şöyle hitap etmektedir:
    “Altıyüz seneden beri birlik bayrağını umum âleme karşı yücelten ve millî âdetlerini terk ederek seçkinleşen bizim şanlı Türk pederlerimize, kuvvet ve cesaretimizi hediye edelim. Ona bedel, onların akıl ve marifetinden istifade edeceğiz ve asaletimizi de göstereceğiz. Elhâsıl, Türkler bizim aklımız, biz onların kuvveti; hep beraber iyi bir insan oluruz. Dik başlılık ve kendi başına hareket yapmayacağız .Bu azmimizle başka milletlere ibret dersi vereceğiz .İyi evlat böyle olur.İttifakta kuvvet var, birlikte hayat var, kardeşlikte saadet var, hükümete itaatte selamet var. Birliğin sağlam ipine ve muhabbet şeridine sarılmak zaruridir”

    16 .yüzyılda Kürtlere rehberlik yapan İdris-i Bitlisi’nin yaptığı görevi 20 yüzyılda Bediüzzaman yapmıştır. Bilgi çağı olan 21 yüzyılda illa yeni bir bilgeye ihtiyaç mı var?

    Tarih tekerrürden ibarettir başka söze ne gerek.

    Kaynakça:
    1-Koca Müverrih, Bedayi, cII, vrk 452/a-b Ayrıca geniş bilgi için bakınız: Doç Dr Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri, İstanbul 1991, c III, s199-215
    2-Bediuzzaman, Nutuk, Dersaadet 1326, s20
     



  18. Risale-i Nur'dan Duâlar




    Sözler | On Dördüncü Lemanın İkinci Makamı | 20
    Ey Rahmân ve Rahîm olan Allah'ım!
    "Bismillâhirrahmanirrahîm" hürmetine, rahîmiyetine yaraşır şekilde bize merhamet et, Rahmâniyetine yaraşır şekilde, bize "Bismillâhirrahmânirrahîm"in sırlarını anlamayı nasip eyle
    Âmin


    Sözler | On Dördüncü Lemanın İkinci Makamı | 21
    Allah'ım!
    "Bismillâhirrahmânirrahîm"in sırları hürmetine, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin zâta ve onun bütün âl ve ashâbına, Senin rahmetine ve onun hürmetine yaraşır şekilde salât ve selâm eyle Bize de, Senden başka, hiçbir mahlûkunun merhametine ihtiyaç bırakmayacak bir şefkat ve rahmetle merhamet eyle
    Âmin


    Sözler | Altıncı Söz | 33
    Yâ Rab, kusurumuzu affet Bizi Kendine kul kabul et Emânetini kabzetmek zamanına kadar bizi emânette emîn kıl
    Âmin!


    Sözler | Yedinci Söz | 37
    Allah'ım, kalplerimizi imân ve Kur'ân nuruyla nurlandır
    Allah'ım, bizi Sana muhtaç olduğumuzun şuuruyla zenginleştir; Senden müstağnî durma fakirliğine düşürme Kendi güç ve kuvvetimizden teberrî ediyor, Senin havl ve kuvvetine sığınıyoruz Bizi Sana tevekkül edenlerden kıl Bizi nefsimizin eline bırakma Bizi, koruyuculuğunla muhâfaza eyle Bize ve erkek, kadın bütün müminlere merhamet et Kulun, peygamberin, seçtiğin, dostun, mülkünün güzelliği, masnuâtının melîki ve sultanı, inâyetinin gözbebeği, hidâyetinin güneşi, hüccetinin lisânı, rahmetinin timsâli, mahlûkatının nuru, mevcudâtının şerefi, mahlûkatının çokluğu içinde birliğinin kandili, kâinat tılsımının keşşâfı, rubûbiyet saltanatının dellâlı, hoşnut olduğun şeylerin tebliğ edicisi, gizli isimlerinin tanıtıcısı, kullarının muallimi, âyetlerinin tercümânı, rubûbiyet güzelliğinin aynası, şuhud ve işhâdının medârı, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin habîbin ve resûlün olan Efendimiz Muhammed'e, onun bütün âl ve ashâbına, kardeşleri olan diğer peygamber ve resûllere, melâike-i mukarrebîne ve sâlih kullarına salât ve selâm eyle
    Âmin


    Sözler | Sekizinci Söz | 43
    Allahım, bizi saadet, selâmet, Kur'ân ve imân ehlinden eyle
    Âmin
    Allahım, Efendimiz Muhammed'e, onun âl ve ashâbına, indiği günden itibâren tâ kıyâmete kadar, onu okuyan her okuyucunun her kelimesini okuması esnâsında Allah'ın izniyle hava dalgalarının aynasına yansıyan bütün Kur'ân kelimelerinin bütün harfleri adedince salât ve selâm eyle Bize, anne ve babamıza, erkek ve kadın bütün müminlere bu salavâtlar adedince merhamet et Bunu rahmetinle yap, ey merhametlilerin en merhametlisi! Duâmızı kabul buyur Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun
    Âmin


    Sözler | Dokuzuncu Söz | 51
    Allahım,
    Seni nasıl tanımaları, Sana nasıl kullukta bulunmaları gerektiğini öğretmek için kullarına muallim, isimlerinin hazînelerini tanıtıcı, kâinat kitâbının âyetlerinin tercümânı, kulluğuyla rubûbiyet güzelliğinin aynası olarak gönderdiğin zâta, onun bütün âl ve ashâbına salât ve selâm eyle Bize ve erkek, kadın bütün mü'minlere merhamet eyle Amin Bunu rahmetinle yap ey, merhamet edenlerin en merhametlisi!


    Sözler | Onuncu Söz | 72
    Rahmân'ın dünya ve Cennetler dolusu salât ve selâmı onun üzerine olsun Allahım! Kulun ve resûlün olan, iki cihanın efendisi, iki âlemin medâr-ı iftiharı, iki dünyanın hayat vesîlesi, dünya ve âhiret saadetinin sebebi, peygamberlik ve kulluk olmak üzere iki mânevî kanadın sahibi, ins ve cinnin peygamberi olan Habîbine, onun bütün âl ve ashâbına, kardeşleri olan diğer peygamber ve resûllere salât ve selâm eyle
    Âmin


    Sözler | Onuncu Söz | 96
    Yâ Rab!
    Bunların ders ve tâlimlerinin hakkı ve hürmeti için, bize ve Risâle-i Nur talebelerine imân-ı ekmel ve hüsn-ü hâtime ver Ve bizleri onların şefaatlerine mazhar eyle Âmin


    Sözler | On Birinci Söz | 116
    ebedî ve sermedî olan bir cemâlin seyirci müştâkı ve âyinedar âşıkı, elbette bâkî kalıp, ebede gidecektir İşte Kur'ân şâkirdlerinin âkıbetleri böyledir Cenâb-ı Hak, bizleri onlardan eylesin, Âmin


    Sözler | On Birinci Söz | 119
    Allahım,
    Risâlet semâsının güneşi, nübüvvet burcunun ayı olan yüce Peygambere (asm), onun hidâyet yıldızları olan Al ve Ashâbına salât ve selâm eyle Bize, erkek ve kadın mü'minlere merhamet et
    Amin, âmin, âmin