Başka bir mevsim

'Masallar ve Hikayeler' forumunda €lem tarafından 8 Temmuz 2009 tarihinde açılan konu


  1. Bahar ortasında birdenbire sonbahar oldu mevsim.

    Renkleri, külrengi bulutlara karıştı erguvanların, sanki onlar da şaşırdılar.

    Yine de yakıştılar birbirlerine.

    Alışkanlık dışı şeylerde de bir armoni vardı bazen, hiç uyuşmayacağını sandığımız tatlar, kokular, sesler, insanlar biraraya gelip ahenk sağlarlardı.

    Mor salkımlar, hazan çehresi takınmış gökyüzünü yadırgamış görünmüyordu.

    Üstelik, üstlerine düşen farklı ışığıyla havanın, başka bir güzelliğe bürünmüşlerdi.

    Düzenini hiç aksatmayan mevsimler dahi rutininin dışına çıkıyor gibiydi zaman zaman; aynı sezonun içinde birkaç ayrı iklim yaşatıyorlardı bize.

    Takvimi unutsak belki yanılırdık bile.

    Çiçeklere bakıp ilkbahar, denize dönüp kış, meyveleri tadıp yaz, uzun ve kasvetli yağmurlarda ıslanıp güz sanırdık, öylesine iç içe geçerdi arada sırada mevsimler.

    İçimizdeki mevsimlerse zaten böyleydi

    Ve hiçbir duygumuz tek başına saf ve pür değildi.

    Renkli bir çileden iplik çeker gibi tek tek ayıramazdık onları diğerlerinden.

    Karışık dokunmuş kumaşa benzerlerdi.

    Birinin tonu ötekini gölgeler, biri öbürünün izini taşır, bütünü oluştururken kişiliklerinden taviz verir, yeni ve değişik bir ortak renk yaratırlardı beraberliklerinden.

    Aşk sevgiden, nefretten, şefkatten, kıskançlıktan, tutkudan, şiddetten, yumuşaklıktan, yaralamaktan ve korumaktan azade olmazdı misal...

    İhtiras tek başına ihtiras...

    Hasret yalnızca hasret...

    Öfke sadece öfkeden ibaret sayılmazdı.

    Ne var ki nadiren de olsa, bir duygumuz çıplak bir elektrik teli gibi hiçbir şey ‘giyinmeden’ gezinirdi içimizde.

    Ne zaman ona değsek, çarpılırdık.

    İçimizde türlü türlü iklim olduğunca, başka başka coğrafyalar da bulunurdu.

    Hepimizin ruhunda bir ‘çöl’ uzanırdı.

    Her birimizde farklı farklı.

    Doğuştan mı bizimle gelirdi, çocukluğumuzda mı edinirdik, bilemezdik.

    Bütün bereketli yağmurları oraya yağdırsanız, tüm denizlerinizin suyunu taşısanız, susuzluğu geçmezdi.

    Ne kadar sevilsek yetmezdi kimimize...

    Ne çok sevişsek doymazdık bazımız...

    Her yanımızı sarsa dostlar, sevgiyle kucaklansak hep, dinmezdi yalnızlığımız...

    En zirveye çıksak kâfi gelmezdi beğenilme arzumuza...

    Neyi başarsak yatışmazdı galip gelme ihtiyacımız...

    Herkesin çölünün adı kendine özeldi; kapladığı alan değişirdi kişiden kişiye...

    Bu yüzdendi bu denli benzeşirken, apayrı insanlar olmamız.

    Çöllerimiz aynıysa anlardık yekdiğerimizi ama anlaşamazdık.

    Neye susuzsak, o susuzluğu giderecek yağmurları getireni arardık.

    Belki de biz, en az sevdiklerimizi tanırdık.

    Duygularımız karışmasa içine, karşımızdakileri daha iyi algılardık.

    Hoşlanmamız, hoşlanmamamız, inançlarımız, önyargılarımız, sevgimiz, sevmememiz sekte vururdu dosdoğru anlamlandırmaya onların davranışlarını, huylarını, eksilerini, artılarını.

    Sonradan hayal kırıklığına uğramamız ya da hiç beklenmedik bir sürpriz sayıp utanmamız bundandı.

    Tuhaflık kendi kendimizi bile kimi duyguları yaşamadan tanımamaktaydı.

    Biz düşüncelerimize inanırdık.

    Bir duyguyla sarsılıp düşüncelerimize söz geçiremeyince, afallardık.

    Ya teslim olurduk birinden birine ya da ikisi arasında bir mücadele başlatırdık.

    Birisi yahut bir olay önceden bilmediğimiz bir hissi uyandırırdı.

    Yeni duyguları tanıdıkça, biz bizimle tanışırdık.

    Her insan kendini severdi neticede...

    Bunun için hayatta en zor olan kendini anlamaktı...
    RENGİN SOYSAL