Atatürk'ün Not Defteri

'Mustafa Kemal Atatürk' forumunda Wish tarafından 1 Aralık 2008 tarihinde açılan konu


  1. Atatürk'ün not defterleri
    Atatürk'ün düzenli olarak not tuttuğu, kendisine yazılmış bazı mektupları ve önem verdiği belgeleri muhafaza ettiği bilinir. Ancak 1938'den beri bunların hepsi bir sır perdesi altında.


    Avni ÖZGÜREL

    Türkiye Cumhuriyeti, devlet kurucusuna ait her şeyi muammaya dönüştürmeyi, üstelik bunu 'anısını muhafaza' adı altında gerçekleştirmeyi başardı.
    Sonuçta ondan geriye, müze evler, heykeller, fotoğraflar, Türk Tarih Kurumu'nun süzgecinden geçirilmiş ve çoğu fazla bir şey anlatmamak için kaleme alınmış hatıratlar vb. kaldı. Hatırlayın, 12 Eylül darbecileri
    uzun bir zaman rozet ve büstle uğraştıktan sonra bir ara yılan hikâyesi Atatürk filmini yaptırmaya kafalarını takmış, bunun için komite kurup 'ilmi' toplantı düzenlemişlerdi ve o sırada Kenan Evren, "Filmde artık onun rakı içtiği gösterilebilir" demişti.
    İlk bakışta mantıksızca gelse de onu esirgeme gayretiyle yapıldığı izlenimi uyandıran, ama, biraz eşelendiğinde altında buram buram Mustafa Kemal'i gerçek olamayacak kadar pırıltılı bir efsane kişiliğe dönüştürme amacı kokan tavır yüzünden, Atatürk'ün hayatını, Kurtuluş Savaşı yıllarının iç dış siyasal olaylarını araştırmak isteyen herkesin kısa zamanda gayya kuyusuna düştüğünü fark ettiği inkâr edilemez.


    Afet İnan örneği

    Bu hisse ilkin rahmetli Afet İnan hanımı tanıdığım zaman kapılmıştım.
    Hayatının en önemli yıllarını onun yanında geçirmiş, dolayısıyla Atatürk'ün mahremiyetine vâkıf olacak kadar yakınında bulunmuş bir kişiydi Afet hanım. Gerçek o ki, 1938'den itibaren ömrünü Mustafa Kemal'i kendine saklamakla geçirdi. En yakınlarına dahi onun özeline dair bir şey anlattığını ya da bıraktığını sanmam.
    Atatürk'ün Karlsbad hatıralarını kaleme aldığı küçük defter konusundaki tavrı bunun açık göstergesi. Mustafa Kemal, zaman zaman depreşen böbrek ağrıları dolayısıyla Birinci Dünya Savaşı devam ederken kaplıca tedavisinden yararlanmak amacıyla gittiği Karlsbad'da çapkınlıklarını gece hayatına ilişkin notlarını yazmış bir deftere.
    Atatürk'ün öldüğü gün Çankaya'daki çalışma masasından aldığı bu defteri yayımlamak için yıllarca 'uygun zaman ve ortamı' bekledi Afet hanım. Sonunda hatıratın bazı bölümlerini (..........) işaretiyle örtüp neşretti. Sorulup üstelendiğinde de kızgın kızgın, "Canım ne önemi var ki diğer anlattıklarının yanında. Biraz eğlenmiş, o kadar... Bilinmese ne olur..." derdi.

    Gazi'yi terk edenler

    Gazi Mustafa Kemal'in hayatının son bir yılında, özellikle hastalığı belirginleştikten sonra, çevresi tarafından adım adım terk edildiği ve pek çok kişinin 'ondan sonrası'nın hesabını yapmaya başladığı sır değil. Atatürk'ün gıyabında onun akli melekelerini yitirdiği, sabuklamaya başladığı, yakalandığı hastalıktan kuruluşunun olmadığı dahil yoğun bir dedikodu ortamı oluştuğu da...
    Bunu İsmet İnönü'yle arasının açılıp başbakanlığa Celal Bayar'ı getirdiği süreçte yaşananlarla izah edenler var. Devrimler sürecinde gözden düşen, bir tür sürgün hayatı yaşayan, yargılanan, burukluk içindeki yakın silah arkadaşlarının bu hissiyatla kendileri gibi 'mağdur edildiğini' düşündükleri İsmet Paşa'yı öne çıkarma arzusu duymaları mümkün. 1937'nin Kasım ayı Milli Mücadele'yi vermiş komuta heyetinin neredeyse bütün bütüne saf dışı edilip Türkiye'nin sivillerden oluşan yeni bir kadronun yönetime bırakıldığı dönemeç noktasıdır.
     



  2. Salih Bozok'un intihar girişimi
    Ancak özellikle Atatürk'ün bir daha çıkmamak üzere Dolmabahçe'ye kapandığı 1938 ortasından itibaren çevresinde yaverler, doktorlar ve hizmetliler dışında dost çevresinden kimsenin kalmamış olması da yalnızlaştığının göstergesi. Salih Bozok'un 10 Kasım sabahı, onun ölüm haberini aldığında intihara teşebbüs etmesini duyduğu derin üzüntü yanında bu terk edilmişliğe öfke olarak görmek çok yanlış olmaz.
    Haber Ankara'ya ulaştığında herkesin gözünü önceden kararlaştırılmışçasına
    İsmet İnönü'ye çevirdiği şüphesiz.
    Nitekim Başbakan Celal Bayar, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak dahil kimsenin "Ne yapalım" diye bir düşünme/danışma payı talep etmediği ve akıllara İnönü'den başka bir isim gelmediği de açık.
    Ancak o günün Ankara'sını yaşayanlar ölüm haberi geldiğinde 'herkesin Çankaya'ya üşüştüğünde' de hemfikir. Zabıt tutma gerekçesiyle Atatürk'ün çalışma odası dahil Köşk'ün 'elden geçirildiği' ve bu arada İnönü'den ikbal bekleyen kimilerinin geçmişte Atatürk'e şu ya da bu sebeple yazdıkları bazı şikâyet mektuplarının bilinmesini istemedikleri için bunların konulduğu çekmece ve kutularda arama yapıldığı dilden dile anlatılır. Herkes şahsıyla ilgili 'evrakı' alma telaşındayken Fevzi Çakmak'ın emriyle ve onun yaverinin nezaretinde muhafız birliğine mensup askerlerin Köşk'ü korumaya aldıkları, giriş çıkışı yasakladıktan sonra, çalışma odasında özel kalem görevlilerince işaret edilen kutu, dolap ve çekmecelerde bulunan bütün kâğıt, belge ve defterleri tasnifsiz halde bir sandığa doldurularak Genelkurmay binasına naklettikleri de...

    Not defterlerinin akıbeti

    Uzun süre İş Bankası kasasında muhafaza edildiği sanılan sandıkla kimsenin ilgilenmediği muhakkak. Varlığı dahi kabul edilmez bu 'evrakı metruke'nin. Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi oluşurken ortaya çıkar emanet. Ancak açılmadan öylece muhafaza edilir. Neden sonra özel emirle açılıp gizlilik içinde tasnifi yapılır içindekilerin. 1980 ihtilali olduğunda Atatürk'ün not defterlerinin büyük kısmının transkripsiyonu yani yeni harflere geçirilmesi tamamlanır.
    İlk kez Kenan Evren yurt gezisine çıkarken Genelkurmay'dan Atatürk hakkında nakledeceği özel bilgi notu istediğinde bir sayfası ortaya çıkar defterlerin. Atatürk'ün dini içerik taşıyan bir notudur bu. Ancak ne Evren merak edip defterlerdeki diğer yazılanların peşine düşer ne açıklanmasıyla ilgili girişimde bulunur. (Akla daha yakın gelen bir rivayete göre de Kenan Evren, yedi defterden oluşan notların tamamını okumuş ve o günün koşullarında bunların içeriğinin açıklanmasını doğru bulmamıştır.)

    Latife Hanım'ın hatıratı
    Ogün bugün defterler yayına hazır durduğu halde farklı kaygılarla ama hiçbir komutanın gereken emri vermediği söylenir.
    Benzer bir durumun Mustafa Kemal'in eşi Latife Hanım'ın hatıratını yazdığı tomar için de geçerli olduğuna inanmak için ortada yeterli sebep bulunuyor.
    Vefatından sonra bu hatıratın başkaca bazı anı eşyayla birlikte bir şekilde Uşşakizade ailesinin elinden alındığı ve benzer şekilde 'muhafaza' edildiği rivayet ediliyor.
    Talep
    Yakın zamanda devletin şeffaflığını sağlama adına yapılan düzenlemeler çerçevesinde 'gizli' ve 'çok gizli' kaydı bulunan evrakın, üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra açıklanması öngörüldü.
    Atatürk'le ilgili evrak bu kapsamda sayılmayabilir. Neticede defterler resmi yazışma niteliğinde değil. Ancak bu defterlerin var olduklarının dahi bugüne kadar resmen açıklanmadığı göz önüne alınarak hiç değilse kaç adet oldukları, kaç sayfadan oluştukları ve hangi yılları kapsadıkları bilinmeli diye düşünüyorum. Kuşkusuz bir an evvel yayımlanması gerektiğine inanıyorum.
    Atatürk'ün 'resmi tarih'e omurga olan Nutuk dışında (ki Büyük Nutuk da İnönü tarafından tarihi değil siyasi bir belge olarak nitelenmiştir) kendi şahsı için tuttuğu özel notların Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet yıllarının mantığını kavramakta tarif edilemeyecek değer taşıdığı inkâr edilemez...
    Kaldı ki milletin, Cumhuriyet'in kurucusunu en yalın haliyle tanıması, bakarsınız endişelenilen tepkilerin aksine Atatürk'e bakış ve yaklaşıma olumlu yönde ivme kazandırır. Onun dışında bilerek fazlaca parlatılmış kişilerin anısına gölge düşeceği endişesi de yersiz bence...
    O yıllarda yaşamış, sorumluluk üstlenmiş insanların hiçbiri hayatta değil artık. Ama Türkiye kurtarıcısının içtenliğinin yansıdığı notları onun duygusallığı dışında ve herkesin ülke için en doğrusu olduğuna inandığı şekilde hareket ettiğini değerlendirecek olgunluk noktasında.
     



  3. Atatürk'ün Not Defteri...


    30 Ekim 2008 12:34Can Dündar, genç Mustafa Kemal'in hatıra defterlerini yazdı. İşte genç Mustafa'nın hisleri, sıkıntıları, ve duyguları...

    Atatürk'ün not defteri

    Can Dündar / Milliyet

    İç dünyasında bir yolculuk

    Günlükler, hatıraların yapı taşlarıdır; ama onlardan daha inandırıcıdır.
    Çünkü hatıra, bütün o günlüklerden süzülerek, bazen elenerek, bazen eklenerek yazılır.
    Oysa günlük yalındır.
    O gün, o an, o duyguyla, üzerine pek düşünülmeden kaleme alınmıştır.
    Dolayısıyla yazarını daha içeriden yansıtır.
    Atatürk (en azından bizim bildiğimiz kadarıyla) üniversite çağından 1933’e kadar, yani 33 yıl cebinde not defterleri gezdirdi.
    Harp Akademisi’nde, Şam sürgününde, Çanakkale’deki karargâhında, Doğu Cephesinde, Karlsbad’da tedavide, Çankaya Köşkü’nde hep not tuttu bu defterlere...
    Bazen hoşuna giden bir şarkının güftesini yazdı; bazen yapacağı bir konuşmanın taslağını... bazen cebindeki paranın hesabını... bazen gelmeyen bir mektubun onun ruhunda yarattığı fırtınayı... ders notlarını... askeri taktik anlayışını...
    Üstelik bu yazdıkları, yaşadığı döneme dair de çok önemli bilgiler, ipuçları sunuyordu.
    Şaşırtıcı olan, o cepheden bu cepheye koşturan, bir türlü yerleşik bir düzen kuramayan, kütüphanesini hep sandıklar içinde taşıyan Atatürk’ün bu not defterlerini nasıl bu kadar özenle hayat boyu taşıyıp arşivinde saklayabildiği...

    34 defter
    Atatürk’ü daha yakından tanımak açısından çok kıymetli olan bu defterlerden 34 tanesi ölümünden sonra Genelkurmay arşivine devredildi ve nedense yıllar yılı hak ettiği önemi görmedi.
    1970’lerin başında güvenilir Atatürk araştırmacısı Utkan Kocatürk, “Atatürk’ün Hatıra Defterlerine Yazdıkları” kitabında defterlerden örnekler verdi (Ankara, 1971).
    Ardından Türk Tarih Kurumu, Şükrü Tezer imzasıyla (“Atatürk’ün Hatıra Defteri”, TTK, 1972) bazı defterleri yayımladı.
    1990’larda ancak Ali Mithat İnan gibi çok özel araştırmacılar, özel izinlerle bu arşive girip yayınlar yapabildiler (Bkz: “Atatürk’ün Not Defterleri”, Gündoğan, 1996) ya da Afet İnan, kendisine emanet edilen “Karlsbad Defteri” gibi günlükleri kısmen yayımladı.
    Sonra nihayet 2000’lerde, defterleri elinde bulunduran Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Merkezi (ATASE), “Atatürk Araştırma ve Eğitim Merkezi (ATAREM) bünyesinde bir bilim kurulu oluşturarak defterleri belli bir düzen içinde yayımlamaya başladı.
    Hala tamamlanmayan bu çalışmalar, Atatürk araştırmacılarının ilgisini çektiyse de, uzun süre geniş kitlelere ulaşamadı.
     



  4. Demir kapılar ardında
    Yıllar yılı Atatürk üzerine belgeseller yapan biri olarak bu defterlere sık sık atıf yapmama rağmen görüp görüntüleme imkânını bulamamıştım.
    Bu kez “Mustafa” filminin araştırmaları sırasında “Defterler”i görüntüleyebilmek için izin istedim.
    Uzunca sayılabilecek bir beklemeden sonra izin çıktı.
    Ankara’da Meclis kapısına bakan ATASE binasına buyur edildik.
    Orada Atatürk araştırmalarına gönül vermiş subaylar, yaptıkları çalışmaları anlattılar. Sonra büyük demir kapılar açıldı, arşive girildi ve bazıları bir asırdır ihtimamla saklanan defterler ortaya çıktı.
    Bir ceketin iç cebine sığabilecek büyüklükteki bu defterlere ilk dokunduğum andaki duygum, 15 yıl bir definenin peşinde koşmuş birinin onu bulduğu anki sevincine eşittir herhalde...
    Bugünden itibaren burada sayfalarından örnekler sunacağımız not defterlerini titiz bir çalışmayla yayımlayan, bazı yayımlanmayan defterleri de ilk kez kamuoyuna ulaştırabilmemize vesile olan ATASE yetkililerine teşekkür ediyorum.
    Defterlerin yayımının bitmesini, tüm ciltlerin basılmasını, hatta internet aracılığıyla tüm araştırmacılara ve kamuoyuna açılmasını sabırsızlıkla bekliyorum.
    Sizi Atatürk’ün notları aracılığıyla özel iç dünyasında bir gezintiye buyur ederken, satırlar arasında rastlayacağınız insanı, çok daha kendinize yakın bulacağınıza inanıyorum.
     



  5. [​IMG]

    HARP AKADEMİSİ DEFTERİSiyah bez ciltli bir defter... Küçük boy... Çizgili...
    8.5 santime 14 santim ebadında...
    İçindeki yazılar mürekkepli kalemle Osmanlıca Rik’a tarzı el yazısıyla kaleme alınmış.
    Sadece yazılar değil, Atatürk’ün elinden çıkma çizimler de var içinde...
    Notları yazdığı dönemde Mustafa Kemal, Harp Akademisi öğrencisi bir üsteğmen...
    Yani 23-24 yaşlarında...
    Kurmaylık stajı görüyor, bir an önce göreve başlamaya can atıyor.
    Arada Selanik’e gidip geliyor; belli ki orada geride bazı ilişkiler bırakıyor, onlar için duygulanıyor, oradan mektup bekliyor, gelmeyince üzülüyor, cebindeki para, harcamalarını karşılamaya yetmiyor. İstanbul bütün canlılığıyla dışarı, sokağa çağırırken o, kısıtlı bütçesi ile Harp Akademisi binası içinde bu defterle baş başa yaşıyor.
    Hislerini, sıkıntılarını, öğrendiklerini, duygularını bu deftere yazıyor. Mektuplar arasında, kimliğini bilemediğimiz, Selanik’teki bir gazete yazarı ya da düşünüre yazdığı övgü dolu satırlar özellikle dikkat çekici...
    “Atatürk’ün not defterleri” dizisine, bizi onun gençliğiyle tanıştıran “Harp Akademisi defteri” ile başlıyoruz.
     



  6. [​IMG]

    DEFTERDEKİ GÜFTE‘Uğruna canım fedadır, sev beni canın kadar’
    Defterin sayfaları arasında bugünün deyimiyle “şarkı sözleri” dikkat çekiyor. Mustafa Kemal, bu sözleri yazarken başına makamlarını da not etmiş.

    Hicaz- ağır aksak

    Zülfüne dil-besteler zülf-i perişanın kadar
    Görmedim sayyad-ı dil-i alemde müjganın kadar
    Ben değil görmüş müdür çeşm-i felek anın kadar
    Uğruna canım fedadır sev beni canın kadar

    Nakarat

    Merhamet kıl sevdiğim meftununa şanın kadar
    Seni gördükçe derunumda muhabbet uyanır
    Piş-i çeşmimde Melahat güneşi doğdu sanık
    Bu ne behçet, bu ne zerafet, buna can mı dayanır

    Nakarat

    Sen meleksin sana insan deseler kim inanır

    Süz-i nak, ağır aksak

    Bir güna çeşm-i canan süz-i mal oldum beter
    Sabah iken oldum sonra harap oldum beter
    Pay-ı ağyara serildim sanki hak oldum beter

    Süz-i nak, ağır aksak

    Gözlerinden kıskanırken bir zaman dildarını
    Gel de seyret yarinin bu devre-i idbarını
    Bir televvün bak ne hale koydu cism-i zarımı...



    11 MART 1904 CUMA... SAAT 7...
    ‘Yine ağlıyorum... Her zamanki gibi...’
    “Selanik’ten geleli 3 ay kadar oldu. İlk günlerde düzenli bir hayata başladım zannediyordum. Manen ve maddeten tutsağı olduğum ıstırabımdan kurtulduğumu düşünüyordum. Lakin heyhat! Bugün bilmem kaç yüzüncü defa olmak üzere yine kalbimin bütün şikâyet iniltilerini işiterek ağlıyorum. Her zamanki gibi, bu dakika dahi...”



    16 MART 1904 ÇARŞAMBA... SAAT 3...
    Nihayet gelen mektup
    “Uzun zamandan beri kendisiyle haberleşmek için övünçlerimi teslim ettiğim birinin sessizliğe bürünmesiyle, haberleşmedeki kayıtsızlığını görmekle azap duyuyordum. Bugün o uzun süren sessizliği bozan bir mektubun gelişi, vicdanımdaki azabı dindirdi. Bir mektup... evet, birkaç satırlık, birkaç satırlık kâğıt parçası... fakat sevilen bir kalbin, görünüşüne arzu edilen bir ruhun hayal edilen bir sahnesi olduğu için sonsuz bir değere sahiptir.”



    21 MART 1904... PAZARTESİ... SAAT 6...
    Para durumu ıstırap verici
    “Bugün para durumumu inceledim. Harcamaları gelirin pek ziyade üzerinde buldum. Şimdiye kadar cüzdanıma girip çıkan parayı hesap etmek hatırıma bile gelmemişti. Bu hesapsızlığın vahim sonuçlarıyla, pek büyük ıstıraplar altında manen ve maddeten ezildim. Şimdi sarf olunan paranın harcandığı yerin ve zamanın kaydına baktığım zaman, hareketimdeki düzensizlik dikkatimi çekiyor. Her zaman bu defterimin gözden geçirilmesiyle hissettiğim pişmanlıklar, ihtimaldir ki yaptığım hareketleri düzenlememe neden olacak. Fakat ben henüz bunun tesirini anlayamıyorum. Masrafların sebebi, fazlalığından ziyade, gelirlerin azlığıdır.”



    21 MART 1904... PAZARTESİ... SAAT 6...
    Napolyon’a övgü
    “Napolyon, yıldırımları meydana getiren kaynaktan doğmuş bir savaş dâhisidir. Onun hayatı top-tüfek sesleriyle yansıyan bir sema... kanlı derelere tanık olmuş bir zemin... Talih bulutlarına bir düşman, ufuklar arasından geçti. Lakin heyhat, dünyada en az devam eden saadettir. Bu parlak cihanın parlak güneşi olan o koca komutanın bölgesindeki denizin siyah dalgalarının müthiş darbeleri atında inleyen bir kara parçasında nefesini tamamladığını görmek ne üzücü bir durumdur.”