Atatürk'ün Bütün Anıları

'Masallar ve Hikayeler' forumunda YAREN tarafından 21 Mayıs 2011 tarihinde açılan konu


  1. Atatürk'ün Tüm Anıları,
    Atatürk'ün Anıları Nelerdir,
    Atatürk'ün Bütün Anıları Derleme

    Atatürk'ün Bütün Anıları

    Mustafa Kemal Atatürk’ün bütün anıları..

    TÜRK TOPRAĞI

    Sınırlarını, en son Türk kuşaklarının kanlarıyla yoğurup çizdiği bir Türk vatanında, o vatan kavramını anlamlandırdı.
    O, bir ölüm haberi karşısında, yurt toprağına şu hitapları bana yazdırmıştı (1930):
    “Yurt toprağı! Sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için canımızı veririz. Fakat sen Türk milletini sonsuz hayatta yaşatmak için, feyizli kalacaksın. Türk toprağı! Sen, seni seven Türk milletinin mezarı değilsin. Türk milleti için yaratıcılığını göster.”
    Prof. Dr. Afet İNAN
    Kaynak: Afet İnan, Prof. Dr. – Atatürk’ten Hatıralar, 1950
    Pazartesi, Şubat 18, 2008


    SOYADI’NIN BELİRLENMESİ
    O günlerde soyadı kanunu çıkacaktı. Bir akşam yemeğinde, Gazi “Atatürk” adını alacağım, dedi. Karşı geldiler:
    - Memleket, dünya, tarih “Gazi Mustafa Kemal”i tanıyor. Ona nasıl dokunulur.
    Atatürk karşılık verdi:
    - En tanınmış Türkler, yabancı isimler taşıyorlar. İbn-i Sina gibi, El-birûni gibi… Bu yabancı isimlerin karşısında, bunların Türk olduklarını kanıtlamamız gerekiyor ve kanıtlamak için de uğraşıp duruyoruz. Buna son vereceğim ve kendi adımla başlıyorum!
    Ve Gazi Mustafa Kemal o gece Atatürk’tü. Ertesi gün kanun bu olayı onayladı. O’nun kanuna bu kadar nazı geçerdi.
    Mithat Cemal KUNTAY
    Pazartesi, Şubat 18, 2008


    EMİRLERİ ÜNİFORMA VERMİYOR
    1923′te Konya’da verdikleri demeci, ayrılacakları gece, basına verilmek üzere tekrar okutturuyorlar.
    Muhtar Bey (Şakacı bir adam olan İngiliz Muhtar) kadehini kaldırıyor:
    - Yaşasın Başkomutan!
    — Niye Mustafa Kemal demiyorsun da Başkomutan diyorsun? Muhtar Bey üstü kapalı bir davranışla:
    - Hele, diyor ne olur ne olmaz, daha uzun süre şu Başkomutanlık üzerinizde kalsın!
    Şakalaşıp duran Gazi kartallaşıveriyor:
    - Vay, sen beni Başkomutanlıktan mı kuvvet alır zannediyorsun? (Sesini tabiîleştirerek) Dinle bak öyle ise, sana bir hatıra anlatayım: Hani ben Erzurum’da ordu müfettişliği nişanlarını yakamdan atarak, “ferdî millet” kalmıştım ya? O zamana kadar emirlerimi dinleyen komutan (ismini söyleyecekti, söylemedi) ondan sonra verdiğim emirleri dinlememeye başlamasın mı? Makamına gittim:
    — Paşa, paşa dedim, size o emirleri bu yakadaki yıldızlar vermiyor, Mustafa Kemal veriyordu, o yine karşınızdadır, yazınız!
    Yazdı, emir gideceği yere gitti. Fakat çıktıktan sonra aklıma gelmişti. Ya komutan düğmeye basıp da, “Posta, bunu dışarı çıkarınız!” deseydi. Sesi yine heybetleşerek:
    - Fakat diyemezdi, Muhtar, karşısında Mustafa Kemal var, diyemezdi! Muhtar Bey kadehini kaldırarak yürekten bağırıyor:
    - Yaşasın Mustafa Kemal!
    İsmail Habip SEVÜK
    Kaynak: İsmail Habip Sevük – Atatürk İçin


    YERİNİZ MAKAMINIZDIR
    Atatürk, Cumhurbaşkanı iken bir ilçede Kaymakamın odasına girmişti. Kaymakam kalktı, köşede bir iskemleye büzüldü. Atatürk:
    - Siz burada devleti temsil ediyorsunuz. Yeriniz makamınızdır, benim ziyaretçi olarak yerim de sizin karşınızdır, demişti.
    Falih Rıfkı ATAY
    Kaynak: Falih Rıfkı Atay – Mustafa Kemal Mütareke Defteri


    HİTLER HAKKINDAKİ DÜŞÜNCESİ
    Ben, O’nu tek bir kez görmüştüm. Güzel ve kültürlü bir Fransızca ile konuşuyordu ve görünüşe göre bundan hoşlanıyordu. Bir ara konuşmayı Almanya’daki duruma yöneltti. Kısa ve kesin bir biçimde formüllendirdiği sorularından, bu konunun kendisini ne kadar meşgul ettiği ve Hitler’den hiç de hoşlanmadığı anlaşılıyordu. Konuşmamız sırasında, bu yönde doğrudan doğruya bir sözünü hatırlamıyorsam da, sorularından ve jestlerinden, diktatörler dünyasının bu yeni yıldızının hayranı olmadığı kolaylıkla görülüyordu. Yalnız bir kez, o da konuşmamız sona ererken ve ben Nazi’lerin savaş niyetlerine değinerek sözlerimi bitirirken, karşılık olarak, hemen hemen felsefi-psikolojik bir görüş açıklaması biçiminde şunları söyledi:
    - “Daha hiçbir askerlik ve devlet adamlığı başarısı göstermemiş bir adama, iktidarı topyekun teslim etmek, temel bir hatadır. Bir onbaşı, büyük bir askerî deha, büyük bir strateji olduğunu kanıtlamak için de, her şeyi göze almaktan çekinmeyecektir.”
    Rudolf NISSEN


    EMİN OLUN BUNLARIN HEPSİ OLACAK
    Bulgar Türkoloğu İvan Manolof, Meşrutiyetten (1908) bir iki yıl önce Selanik’te Atatürk’ten O’nun Türk devrimine ait düşüncelerini dinlemişti. Yarınki Türkiye’yi heyecanla anlatan Atatürk, Manolof a demişti ki:
    - “Bir gün gelecek, ben hayal zannettiğiniz bütün bu devrimleri başaracağım. Bağlı olduğum millet, bana inanacaktır. Düşündüklerim hiçbir demagoji ürünü değildir. Bu millet, gerçeği görünce, arkasından duraksamaksızın yürür. Dava uğrunda ölmesini bilir. Saltanat yıkılmalıdır. Din ve devlet işleri birbirinden ayrılmalı, doğu uygarlığından benliğimizi sıyırarak batı uygarlığına aktarılmalıyız. Kadın ve erkek arasındaki ayrımlar silinerek yeni bir sosyal düzen kurmalıyız. Batı uygarlığına girebilmemize engel olan yazıyı atarak Latin kökünden bir alfabe seçmeli, kılık kıyafetimize kadar, her şeyimizde batılılara uymalıyız. Emin olunuz ki, bunların hepsi bir gün olacaktır.”
    Arif Necip KASKATI


    ORDUYU AYIKLAMA
    Yıl 1918, Selanik’te bir konferanstan sonra arkadaşlarıyla konuşması:
    - Devrimi tamamlamak lazımdır. Biz bunu yapabiliriz. Ben, bunu yapacağım. O zaman için düşündüklerimi size kısaca anlatayım: Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu’nun yüksek sayılan komutanları, benim için yoktur. Ordu kumanda sicilleri için ben, son limit olarak, binbaşıyı kabul ediyorum. Geleceğin büyük komutanları bunlar olması gerekir. Sicil defterlerinin binbaşıya kadar olanlarını saklayacağım, üst tarafını yaktıracağım.
    Arkadaşlardan biri, bu söz üzerine buna karşı duruyor ve bu büyük ayıklama işinin nasıl yapılabileceğini anlamak istiyor. Mustafa Kemal’in cevabı şudur:
    - Evet, binbaşından yüksek olanlar ay başında, benim kuracağım bürolara gelip maaşlarını istedikleri zaman, büro şefleri defterleri dikkatle inceledikten sonra: “Efendim, defterde sizin adınız yoktur, sizi tanımıyorum” diyeceklerdir.
    Prof. Dr. Afet İNAN
    Kaynak: Afet İnan – Kemal Atatürk


    EN GÜÇ DEVRİM MÜZİK DEVRİMİDİR
    Bir gece toplantısında:
    “Biraz sonra Atatürk’ün yepyeni bir konu ortaya attığını gördüm.
    — En güç devrim nedir?
    Sıra ile hepimizin yanıtını bekliyordu. Bazı arkadaşlar, bütün devrimler birbirinden güçtür, dediler. Sıra bana gelince en güç devrim laikliktir, dedim. Nitekim bugün de hâlâ o kanıdayım. Ama Atatürk yanıtlarımızın hiçbirisini beğenmedi. Bizi bir süre duraksamada bıraktıktan sonra:
    - En güç devrim, dedi, müzik devrimidir. Şaşkınlığımızı yüzümüzde okumuşçasına devam etti:
    - Çünkü müzik devrimi kişiye kendi iç dünyasını unutturmayı, sonra da yeni bir aleme yönelmeyi gerektirir. Onun için çok zordur.
    Kısa bir susma oldu. Işıklar saçan gözünü üzerlerimizde gezdirerek ekledi:
    - Çok zordur ama, yapılacaktır, dedi.
    Ord. Prof. Sadi IRMAK
    Kaynak: Sadi Irmak – Atatürk’ten Anılar
     



  2. Cevap: Atatürk'ün Bütün Anıları

    CUMHURİYETTE ANGARYA YOKTUR
    Cumhuriyetin ilanından sonra idi. Karadeniz’de bir geziye çıkmıştı. Kendisine eşlik edenler arasında bulunuyordum. Rize’ye geldik. Yolların düzgünlüğü ilgisini çekmişti. Vali’ye:
    - Yollarınızı nasıl bu hale getirebildiniz? diye sordu. Vali de anlattı. Bütün yakın köylüleri jandarmalarla toplattırmış ve yol onarımında çalıştırmış.
    Atatürk’ün kaşları çatıldı. Oldukça sert bir dille:
    - Vali Bey, dedi “Corvee” nedir bilir misiniz? Öyle ise ben söyleyeyim: Angarya demektir. Ve şunu da bilmeniz lazım ki, kanunsuz hiçbir vatandaşı işten alıkoyamaz, onu çalışmaya zorlayamazsınız. Cumhuriyette angarya diye bir şey yoktur.
    Muzaffer KILIÇ
    Kaynak: Vatan Gazetesi, 10.11.1953

    BEN YAPAYIM, SİZ YAZARSINIZ
    Gazi Mustafa Kemal, bu işler için muhakkak ki, hukuk kitapları okumuştur. Fakat onların hiçbirisini, aynen uygulama alanına koymamıştır.
    Hatta bir gün kendi anlattığından işittiğime göre, meşhur bir Türk hukukçusu, kendisine: “Bu uyguladığınız esaslar hiçbir hukuk kitabında yoktur” diyor. Mustafa Kemal’in cevabı şudur:
    - Uygulanıp denenişler, kural ve prensip haline gelirler. Ben yapayım, siz kitaba yazarsınız.
    Prof. Dr. Afet İNAN
    Kaynak: Afet İnan – Atatürk’ten Hatıralar



    ŞAPKA KONUSUNDA
    Atatürk, bir gün, lütfen bu konuda fikrimi sormuşlardı. O sırada Musul işi, aleyhimize sonuçlandığı için, rahmetli hayli sıkıntılı idi.
    Şu karşılığı vermek cesaretinde bulundum:
    - “Şapka giymek, bu millet hesabına bir Musul fethinden üstündür!”
    Atatürk, hafifçe gülümsediler. Ve kaşlarını birkaç defa eğerek gönlümü okşadılar.
    Prof. Mahmut Esat BOZKURT
    Kaynak: Mahmut Esat Bozkurt – Atatürk İhtilali



    PROGRAMSIZLIK
    Sen değil mi ki, bir kitapta okuduğum şu: Napolyon’a sormuşlar: Programınız nedir? O da cevap vermiş ki:
    - “Ben yürürüm, program benim hareketimden çıkar” sözüne:
    - “Evet ama o türlü giden, sonunda başını Sent Helen kayalarına çarpar” düşüncesini ekledin.
    Ruşen Eşref ÜNAYDIN
    Kaynak: Ruşen Eşref Ünaydın – Atatürk’ü Özleyiş

    HARF DEVRİMİ
    Yeni Türk alfabesinin ilk biçimlerini kendisine götürdüğüm zaman, Komisyonun en aşağı beş yıllık bir geçiş dönemi düşündüğünü söylemiştim. Gazeteler önce birer sütunlarını yeni harflere ayıracaklar, yavaş yavaş bu sütun sayısı artacak, sonunda bütün gazeteler yeni harflerle çıkacaktı. Okullar için de buna benzer basamaklı yöntemler düşünmüştük.
    Dikkatle dinledikten sonra bir daha sordu:
    - Demek beş yıl düşündünüz?
    - Evet!
    - Üç ay! dedi.
    Donakaldım, üç ay! Üç ay içinde bütün memleket yayını Lâtin harfleriyle değişecekti. İlâve etti:
    - Ya üç ayda uygulayabiliriz, yahut hiç uygulayamayız. Sizin Arap harflerine bırakacağınız sütunlar yok mu, onların adedi bire de inse, herkes yalnız o sütunu okur ve beş yıl sonra, tıpkı yarın başlar gibi başlamaya
    zorunlu kılarız. Hele arada bir buhran, bir savaş çıkarsa attığımız adımları da geri alırız.
    Falih Rıfkı ATAY


    MİLLETİMİN ŞEREFİNE İÇİYORUM
    Bir akşam, birdenbire Saray’dan kalkarak Gülhane Parkı’nda Halk Partisi’nin verdiği bir açık hava toplantısına gittiğimiz zaman, orada toplanan on binlerce insana harf devrimini müjdelemiş ve bu sırada ayağa kalkarak millete hitaben:
    “Arkadaşlarım, bu elimdeki rakıyı evvelce padişahlar da, halifeler de içerlerdi. Fakat onlar saraylarında, dört duvar arasında içiyorlardı. Ben ise sevgili milletimin önünde ve onun şerefine içiyorum.”
    Diye kadehini kaldırdığı zaman halkın alkış tufanı arasında Sarayburnu dakikalarca çınlamıştı.
    Ali KILIÇ
    Kaynak: Milliyet Gazetesi, 1952


    SEN NE OLACAKSIN Kİ?
    Mustafa Kemal, Selanik’te yine bir akşam o zaman Sağlık Müfettişi olan eski Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Araş, Nuri Conker, Salih Bozok beylerle birlikte Olimpiyos birahanesinde oturmuşlar içerlerken, devletin dış siyaseti söz konusu oluyormuş. Bu arada Mustafa Kemal Bey birtakım acı eleştiriler yaptıktan sonra işi şakaya dökmüş ve Tevfik Rüştü Bey’i göstererek:
    - “Bu yanlış siyaseti bir gün doktor aracılığı ile düzelttireceğim.” Deyince, yakın ve teklifsiz arkadaşı olan Nuri Conker:
    - “Ne? Ne… Sen mi düzelttireceksin?”
    Diye küçümseme ile sormuş. Bunun üzerine Nuri (Conker) Bey’le aralarında şöyle bir konuşma geçmiş:
    - “Evet, ben doktoru Dışişleri Bakanı yapacağım. Bütün yanlışlıkları ona düzelttireceğim.”
    Nuri Bey şaka ile sormuş:
    - “Demek sen doktoru Dışişleri Bakanı
    yapacaksın. O halde ya beni?”
    - “Seni de vali ve komutan yaparım!”
    Bu konuşmaya, hazır bulunan Salih Bozok da karışıyor:
    - “Herhalde bu arada beni de bir şey yaparsınız?”
    Mustafa Kemal Bey Salih’in bu sorusuna, biraz düşündükten sonra:
    - “Salih, seni yaver yapacağım ve yanımdan ayırmayacağım.” Cevabını verince Nuri Bey yine dayanamamış, tekrar atılarak:
    - “Allahını seversen, sen ne olacaksın ki, hepimize şimdiden böyle birtakım onurlar veriyorsun?” demiş.
    Mustafa Kemal Bey, Nuri Bey’in bu sorduğu soruya gülerek:
    - “Bu memuriyetleri, bu onurları veren ne olursa işte ben o olacağım.”
    Diye karşılık vermiş.
    Ali KILIÇ
    Kaynak: Milliyet Gazetesi, 15.10.1951



    ANADOLU’NUN MÜZİĞİ
    Atatürk söylüyor:
    - Montesquieu’nun, “Bir milletin musikicilikteki akışına önem verilmezse, o milleti ilerletmek mümkün olamaz” sözünü okudum, doğrularım. Bunun için, musikiciliğe pek çok özen göstermekte olduğumu görüyorsunuz.
    - Biz Batılılara göre, doğu musikiciliğinin kulaklarımıza gelen tuhaflık yönünden söz ettim ve dedim ki; Doğunun tek anlayamadığımız bir tarafı varsa,o da onun musikiciliğidir.
    Gazi, itiraz ederek şöyle demiştir:
    - Bunlar hep Bizans’tan kalma şeylerdir. Bizim gerçek musikimiz Anadolu halkında işitilebilir.
    - Bu ezgilerin geliştirilmesi mümkün değil midir?
    - Batı musikiciliği bugünkü durumuna gelinceye kadar, ne kadar zamanlar geçti?
    - Dört yüz yıl kadar geçti.
    - Bizim bu kadar süre beklemeye zamanımız yoktur. Bunun için, batı musikiciliğini almakta olduğumuzu görüyorsunuz.
    Emil LUDWIG
    Kaynak: Emil Ludwig – Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri


    Atatürk ile ilgili Bütün Anılar için TIKLAYINIZ
     



  3. Cevap: Atatürk'ün Bütün Anıları

    ÖĞRENCİ GÖZÜNDE ÖĞRETMEN

    Çankaya’da bir ilkokul açılmıştı. Köşkün çevresinde bulunan bu okulu bir gün Atatürk ziyaret etmiş.
    Öğretmen tahta başında öğrencilere ders veriyormuş. Cumhurbaşkanı girer girmez saygı işaretini vermiş, çocuklar ayağa kalkmış ve oturunuz işaretini verdikten sonra yüzünü tahtaya çevirerek derse devam etmiş. Atatürk, beş on dakika ayakta ders dinlemiş ve çıkarken öğretmen yine aynı ses, aynı eda ile çocukları ayağa kaldırmış ve oturunuz işareti verir vermez derse devam etmiş.
    Gazi kapıdan çıkarken yanındakilere:
    - “Gördünüz mü öğretmeni? Cumhurbaşkanına önem vermedi” demiş ve ilave etmiş:
    - “İlköğretmen vatanın en hayırlı elemanı. Onlar vatan çocuklarıyla o kadar kaynaşmışlardır ki, adeta çocuklaşmalardır. Onların gözünde en sevgili öğrencilerdir. Bu öğretmen eğer dersini bırakıp saygısını göstermek için yanıma gelseydi ve çıkarken beni merdivenlere kadar
    geçirse idi, öğrencileri gözünde küçülür, belki prestijini kaybederdi. Öğrenci gözünde en saygılı, en büyük adam öğretmendir.” demişlerdir.
    Asaf İLBAY
    Kaynak: Tan Gazetesi, 08.06.1949


    YENİ KELİMELER

    Atatürk, yeni kelimeler için şöyle derdi:
    “Onları ortaya atmak gerekir. Millî duygumuz hangisinden hoşlanır ve onu kullanırsa, o zaman sözlüğümüze koyalım.”
    Prof Dr. Afet İNAN
    Kaynak: Afet İnan – Atatürk’ten Hatıralar

    KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİDİR

    Bir gece beraber oturuyorduk. Yanımızda Siirt milletvekili Mahmut Soydan, şimdiki Macaristan elçimiz Ruşen Eşref Onaydın, bir de Soysallı vardı. Atatürk, ertesi günü Büyük Millet Meclisi’nde okuyacağı söylevi hazırlıyordu. Mahmut’la Ruşen Eşref not tutuyorlardı. Atatürk ara sıra bana da, “Ne dersin?” diye soruyordu. Ben ne diyebilirim? Hiç… Sonra Atatürk bana döndü ve dedi ki:
    - Bu memleketin efendisi kimdir?
    Düşündüm. Karşılığı o verdi:
    - Türk köylüsüdür, dedi. Ve devam etti:
    - Türk köylüsü “Efendi” yerine getirilmedikçe memleket ve millet yükselmez!…
    Prof. Mahmut Esat BOZKURT

    DİL ALANINDAKİ ÇALIŞMALARI

    Dil alanında bir kaynak sorununu ileri sürünce, ortaya, kâğıt kalem ve Atatürk’ün kendi eliyle açıklamalar yapılmış diksiyonerler getiriliyor. Yunanca’dan getirilen kelimelerin, onları bir başka dile bağlayan daha eski bir etimolojisi aranıyor.
    - Ana kökü arayacağız, diyor.
    Ve dil hakkındaki kuramını anlatmaya başlıyor ve bir gülüşle:
    - Uzun bir çalışmadan sonra, bunu bulduğum zaman, Sakarya savaşını kazandığım dakikadaki mutluluğu duydum, diyor.
    Prof. PITTARD
    Kaynak: Cumhuriyet Gazetesi, 03.12.1938

    ATATÜRK VE ÇOBAN ÇOCUK

    ATATÜRK, Antalya’ya giderken yolda verdiği bir mola esnasında bir çocuğun söylediği türkü sesi duyar. Türkü ilgisini çekince türküyü söyleyen kişinin yanına getirilmesini emreder. Atatürk’ün yanındakiler türküyü söyleyen kişiyi bulurlar. Genç bir çoban çocuk türküyü söylemektedir.
    ATATÜRK: Türküyü sen mi söylüyorsun? Diye sorduktan sonra, burada da söyle de dinleyelim der. Genç çoban türküyü bitirince Atatürk çocuğu alkışlar ve: Biis… Biis, diye bağırır. Genç çoban ve yanındakiler anlamayınca ATATÜRK biis’ in ne olduğunu izah eder: Biis demek, beğendim, tekrar söyle demektir. Çoban bunun üzerine türküyü tekrarlar. ATATÜRK de, cebinden elli lira çıkararak çobana verir. Çoban paraya bakar ve Biis… biis diye bağırır. ATATÜRK, bu zeki cevaptan o kadar memnun olur ki, bir elli liralık daha çıkarıp verir ve yanındakilere dönerek o dönemde sürekli Türkiye’ye sataşan İtalyan diktatörü Mussoloni için: İmkân olsaydı da, Musolini şu sahneyi görseydi ve cevabı işitseydi, hangi millete nutuk söylediğini anlardı der.

    İzmir’de hazırlanan o alçakça suikastın sonuçsuz kalmasından sonra bir gün bize şu olayı anlatmıştı: “Ziya Hurşit’in beni öldürmeye memur ettiği iki zavallı vardı. Sorguları yapıldıktan sonra bunların birisini yanıma çağırdım. Odada kimse yoktu. Kendisine sordum: Sen Mustafa Kemal’i öldürecekmişsin, öyle mi? – Evet, dedi. Ben yine sordum: – Mustafa Kemal ne yapmıştı ki onu öldürecektin? – Fena bir adammış o. Memlekete çok fenalık yapmış. Sonra bize onu öldürmek için para da vereceklerdi. -Sen Mustafa Kemal’i tanıyor musun? – Hayır. – O halde tanımadığın bir adamı nasıl öldürecektin? – Geçerken işaret edecekler, Mustafa Kemal işte budur, diyeceklerdi. Biz de öldürecektik. O zaman cebimdeki tabancayı çıkararak kendisine uzattım: – Mustafa Kemal benim, haydi al eline tabancayı, öldür, dedim. Herif benden bu karşılığı alınca yıldırımla vurulmuş gibi oldu. Bir süre şaşkın şaşkın yüzüme baktıktan sonra diz üstü kapanarak hüngür hüngür ağlamaya başladı.
    Yahya Galip KARGI
    Kaynak: Yücel Dergisi, 1948
     



  4. Cevap: Atatürk'ün Bütün Anıları

    HAPI YUTARDI

    Atatürk Galatasaray Lisesi’nde öğrencilerden birine sordu:
    -Nil olmasaydı, Mısır ne olurdu?
    Öğrenci, çabuk yanıt vermek için boş bulunup:
    -Hapı yutardı…dedi.
    Bu yanıt Atatürk’ün hoşuna gitti. Öğrenciye on numara verdi.

    YURDUMUN TOPRAĞI TEMİZDİR

    Kral Edward İstanbul’a geldiği zaman, yatından bir motora binerek Dolmabahçe Sarayına yanaştı.
    Atatürk rıhtımda onu bekliyordu. Deniz dalgalıydı. Kralın bindiği motor, inip çıkıyordu.
    İmparator rıhtıma çıkmak istediği bir sırada, eli yere değerek tozlandı.
    O sırada Atatürk elini uzatmış bulunuyordu.
    Bunu gören Kral bir mendille elini silmek istediği zaman Atatürk:
    -Yurdumun toprağı temizdir, o elinizi kirletmez, diyerek Kralı elinden tutup rıhtıma çıkardı.

    YAPACAKLARIMDAN SÖZ EDİN

    Bir soruşturma dolayısıyla, Atatürk’ün başardığı işlerden Vasıf Çınar söz açmıştı.
    Kendisine Sordu:
    -Sizin en büyük eseriniz hangisidir?
    Atatürk’ün kısa cevabı şu olmuştu:
    -Benim yaptığım işler, biri ötekine bağlı gerekli olan işlerdir. Fakat bana yaptıklarımdan değil,
    Yapacaklarımdan söz edin.

    BAŞÖĞRETMEN ATATÜRK

    Yazı devriminden sonra(1928),Atatürk’ün kara tahta başındaki resmi görülünce, O’na “başöğretmen” denilmeye başlanmıştı.
    Aslında, adlandırmada geç kalınmıştı.
    Kurtuluş Savaşı’ndan hemen sonra, bir İstanbul gazetecisi kendisine şöyle bir soru yöneltmişti:
    -Yurdu kurtardınız. Şimdi ne yapmak isterdiniz?
    Hiç duraklamadan şu cevabı vermişti:
    -Milli Eğitim Bakanı olarak Türk Kültürünü Yükseltmeye çalışmak, en büyük amacımdır.
    Ondan sonra Atatürk nerede görünse, mutlaka orada bir okula girer, öğretmen ve öğrencilerle konuşurdu.
    Bir gün Atatürk’ün yolu köy okuluna düştü. Tek sınıflı okulda bir genç öğretmen ders veriyordu.
    Atatürk sınıfa girince, öğretmen kürsüsünü terk etti.
    Atatürk:
    -Hayır, yerinizde oturunuz ve dersinize devam ediniz, dedi. Eğer izin verirseniz, bizde sizden faydalanmak isteriz. Sınıfa girdiği zaman, Cumhurbaşkanı bile öğretmenden sonra gelir.

    MİLLETE GÜVENİ

    Bir gün Müslüman memleketlerden birinde (Mısır’da) bağımsızlık davası için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal’i görmeye gelmişti, kendisine; – Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz? Diye sordu. Olabilecek bir şey değildi ama insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal; – Yarım milyonun bu uğurda ölür mü? Diye sordu. Adamcağız yüzüme baka kaldı: -Fakat paşa hasretleri yarım milyonun ölmesine ne lüzum var? Başımızda siz olacaksınız ya… Dedi. Benimle olmaz, beyefendi hazretleri, yalnız benimle olmaz. Ne zaman halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse o vakit gelip beni ararsınız. Rıfkı Atay, Çankaya

    BİR TÜRK DÜNYAYA BEDELDİR

    Ata Kastamonu’yu ziyaret etmişti. Kışlaya da uğramıştı. Koğuşları geziyordu. Her koğuşta birçok vecizeler vardı. Güzel sözlerdi bunlar. Bir koğuşta büyük bir levha yazılmış: -Bir Türk on düşmana bedeldi. Atatürk bunu görünce birdenbire durdu, yüzü değişti, gözleri daldı. Sonra sert bir sesle: -Hayır, hayır… Dedi. Bir Türk dünyaya bedeldir.
    Zeki Cemal Bakiçelebioğlu

    BU MİLLETLE NELER YAPILMAZ!..

    Atatürk, milletin ruhundaki o sönmez meşaleyi tutuşturmak için Anadolu’yu adım adım dolaştığı 1919 yılıydı. Büyük asker, Erzurum yolundadır. Ilıca’da tunç yüzlü bir ihtiyarla yaptığı enteresan bir görüşmeyi Cevat Dursun oğlu şöyle anlatmaktadır: “20-30 kişilik bir göçmen kafilesi başında bulunan bu ihtiyar, omuzlarına kartal kanadı attığı paltosu ve elindeki asası ile bir yolcudan çok doğu mitolojisindeki yarı tanrı kabile reislerine benziyordu. Misafirlerin önemli kimseler olduğunu anlayan ihtiyarın zeki gözleri parladı. İri ve ak tüylerle örtülü elini geniş göğsünün üstüne koyarak onları selamladı. Mustafa kemal, ta yanı başına kadar geldiği halde heybetliliğinin azametini kaybetmeyen bu ihtiyarın hatırını soruyor, o da gövdesine yaraşan derin ve gür sesiyle teşekkür ediyordu. Bu kısa hoş-beşten sonra Paşa ihtiyara: -Ağa, dedi. Böyle nereden geliyorsun? —Paşam Rus gelirken göçmen olmuştuk. Çukurova’daydım. Şimdi köyüme dönüyorum. Buralara dönmenin pek yerinde olmadığını, kışın sıkıntı çekileceğini anlatmak istedi. Sonra da ekledi. – Ağa, yoksa oralarda geçinemedin mi? —Hayır paşam, Çukurova cennet gibi bir yer. Bir eken yüz alıyor. Son günlerde işittim ki, İstanbul’daki “ırz kırıkları” bizim Erzurum’u Ermenilere vereceklermiş. Geldim ki ne göreyim, bu namertler kimin malını kimlere veriyorlar? Tunç çehreli, beyaz sakallı, gün görmüş ihtiyarın iman dolu göğsünden gelen bu ses, yine onun gibi tunç yüzlü askerin gözlerini yaşarttı. —Bu eski Türk kalesine millet işi için milletle beraber çalışmaya gelen büyük devlet adamı, yaşlı gözlerle arkadaşlarına döndü: -Bu milletle neler yapılmaz!.. Dedi ve sonra ihtiyarla vedalaştı.

    BEN, CUMHURİYETİ BÖYLE KAZANDIM!

    Ankara, 10. Cumhuriyet yılının büyük ve ölçüsüz sevinci içindedir. Şehir, baştanbaşa ışıklarla donatılmıştır. Eğlence yerlerinde her Türk, tam bir şuurla devrimin nimetlerini idrak ederek neşe içinde eğlenmektedir. Atatürk, resmi baloların verildiği yerlere uğradıktan sonra Halkevi’ne de teşrif ediyor. Orada, milli ve mahalli giysileriyle coşan ve coşturan Türk köylüleriyle karşılaşıyor. Bir gün bu milleti ve bu memleketi kurtarmak için atıldığı mücadelede kendisine yegâne kudret ve kuvvet membaı olan bu temiz yürekli vatan evlatlarının neşelerinden son derece duygulanıyor. Onları bir süre seyrettikten sonra, doğru Çankaya’ya teşrif ediyorlar ve: -Efeleri buraya getiriniz!.. Emrini buyuruyorlar. Efelerin Çankaya’da, Atatürk’ün sofrasında nasıl coştuklarını ve nasıl coşturduklarını anlatmaya imkân yoktur. Büyük Ata, sahnenin en heyecanlı bir anında, Ankara efelerinden birine soruyor: -Efe, sen benim için ne yapabilirsin? Efe tereddüt etmeden cevap verir: – Her şey… — Mesela? ‘Ölürüm. Şimdi bütün dikkat Atatürk’e çevrilmişti. Kimse konuşmuyor, onları dinliyordu. Atatürk, gözlerini etrafındakiler üzerinde bir kez gezdiriyor. Sonra: – Efe, diyor, sözünde samimi misin? — Emir sizindir, Ata’m. Atatürk, elini dizinin üstüne vuruyor: -Koy başını buraya! Efe derhal başını Ata’nın dizlerine koydu ve başını koyar koymaz şakağında bir soğuk temas hissetti. Bu, Atatürk’ün şakağına dayadığı tabanca namlusunun soğukluğuydu. Efe, bu soğuklukla beraber şakağına dayanmış bir tabanca olduğunu görmüş, fakat en küçük bir harekette bulunmamıştı. Efe, Ata’sı için ölümü seve seve kabul edebilirdi. Fakat Atatürk, ona kıyacak mıydı? Bütün yüzlerin rengi bir anda solmuş, heyecan son haddini bulmuştu. Nefes almaktan korkuyorlardı ve gözler Atatürk’ün elindeydi. Tabanca, efenin şakağına dayanmıştı. Fişek sürülmüş ve emniyet açılmıştı. Atatürk, bir saniye bile sürmeyen bu an içinde ve gözle fark edilemeyecek bir hızla tabancanın namlusunu şakağın yanından, belki bir santim kadar kaydırarak tetiği çekiyor. Derin sükûtu yırtan korkunç tabanca sesi… Kalpler, sanki yerinden kopacak. Hazır bulunanların hepsinin beti benzi kül rengini almıştır. Fakat efenin başı hala Ata’nın dizindedir ve efede en küçük bir kımıldanma yoktur. Atatürk, efenin başını dizlerinden kaldırıyor, temiz alnını dudaklarına doğru çekiyor ve öpüyor. Hala biraz önceki havanın tesirinden kurtulamamış olanlara: – İşte, ben Anadolu Savaşını bunlarla ve böyle canlarını esirgemeyenlerle kazandım, diyor.

    HERKESİN MİLLETE İNANMASINI İSTERDİ

    Zaferi müteakip yaptığı seyahatte Samsun’a da uğramış, orada öğretmenlerle görüşüyordu. Öğretmenler adını konuşanların, kendisi hakkında çok sitayişkarane sözler söyleyişlerini, sükûnetle dinledikten sonra, onlara şu cevabı vermişti: Vatandaşınız olan herhangi bir şahsı, istediğiniz gibi sevebilirsiniz. Kardeşiniz gibi, arkadaşınız gibi, babanız gibi, evladınız gibi, sevgiliniz gibi sevebilirsiniz! Fakat bu sevgi, sizi milli varlığınızı, bütün muhabbetlerinize rağmen herhangi bir şahsa, herhangi bir sevdiğinize vermenize sebep olmamalıdır. Bunun aksine hareket kadar büyük hata olmaz. Ben ancak vazifemi yaptım. Bana, bu ilhamı ve kudreti nereden aldığımı soruyorsunuz. cevap olarak diyebilirim ki, bu günkü uyanıklığı, düne, geçmişe borçluyuz. Geçmişte bu milletin çektiklerinden büyük bir ilham ve kudret kaynağı olamaz!

    HALK İSTERSE BENİ DE KOVAR !

    1935 senesinde idi. Atatürk’ün Çanakkale’ye geleceği rivayetleri dolaşıyordu. O zamanlar dünyanın bazı yerlerinde olduğu gibi, memleketimizin de bazı bölgelerinde Yahudiler aleyhinde bir hareket ve ayaklanma baş göstermişti. Bu hal karşısında bütün Museviler mallarını, mülklerini satarak yolculuğa hazırlanıyorlardı. Bunlar, o zaman rivayet olunduğuna göre Filistin’e gitmek istiyorlardı. İşte bu sıralarda “Atatürk Çanakkale’ye geliyor” dediler. Çok sevindim. Çünkü Atatürk’ü hiç görmemiştim. Heyecanla Atatürk’ün geleceği Balıkesir caddesine dikildim. Bu esnada yanımda bulunan birkaç Yahudi’nin fısıltı ile pek hararetli olarak konuştuklarını gördüm. Alakadar olmağa vakit kalmadan karşıdan birkaç otomobil göründü.”Atatürk geliyor” sözü yeniden ağızdan ağıza dolaştı. Halkın “yaşa, var ol!” nidaları arasında Atatürk otomobilinden indi. Alkışlar devam ediyor, o da halkın arasında ilerliyordu. Garip bir tesadüf ve talih eseri olarak Atatürk bizim önümüze gelince hafif bir duraklama yaptı. Halka bakıyor ve kalabalığı selamlıyordu. Tam bu esnada yanımda bulunan ve biraz evvel fısıltı halinde, fakat hareketli konuşan Yahudilerden biri, ileriye doğru yürüdü ve Ata’nın önüne atıldı. Muhafızlar mani olmak istedi. Atatürk: – Bırakın gelsin! Dedi. Bu Musevi vatandaş, Atatürk’ün önünde ellerini açtı, omuzlarını yukarıya kaldırarak: – Paşam bizi kovuyorlar. Biz ne yapacağız? dedi. Atatürk bu şekilde önüne atılan bu adamın ne demek istediğini ve kim olduğunu derhal anlamıştı. Buna rağmen sordu: – Sen kimsin? – Ben paşam, Çanakkale Musevileri’nden Avram Palto. – Sizi kim kovuyor? Hükümet mi? Kanun mu? Polis mi? Jandarma mı? Bana söyle? dedi. Bu Musevi vatandaş durakladı, şaşaladı. Biraz sonra kendini toparlayarak cevap verdi: – Hayır paşam, halk kovuyor. Atatürk, bu adamın yüzüne dikkatle baktı, gülümsedi ve: – Halk isterse beni de kovar, dedi ve yürüdü.
     



  5. Cevap: Atatürk'ün Bütün Anıları

    MİLLET ADAMIYDI

    Milli mücadelenin buhranlı günlerinde, Ankara civarında yaptığı bir gezintiden dönerken, yolda sarıklı bir hocaya rast gelmişti. Konuşurken, üstlerinden geçen uçağı göstererek, sordu : Hocam, bu uçak nasıl uçuyor? – Ne bileyim ben?… Öğretmediler ki bize? – Peki, sen ne bilirsin?” – Ne mi bilirim? Bu uçağa bin dersin, binerim, oradan kendini aşağı at, dersin atarım… İşte ben bunu bildirdim ama, bunu da senden öğrendim, paşam !Mustafa kemal, bu söz üzerine, – Var ol hocam!… Ama, şunu da bil ki, bende senin gibiyim… Bende, milletin hiç bir arzusunu, hiç bir isteğini, hayatım pahasına da olsa, yapmamazlık edemem!…”

    TÜRK’ÜN DOSTU VAR MI?

    28 Haziran, 1933 Ankara Erkek Lisesi’nde: Sınava giren çocuklardan biri sorulan bir soruya şöyle karşılık vermişti: -Fransa ile olan geleneksel dostluğumuz gereği… Atatürk, derhal sözü keserek sormuştu: — Hangi geleneksel dostluk, bu nereden çıktı, kim söyledi bunu? O zaman coğrafya hocası ayağa kalkarak “Ben söyledim paşam” diye onun hiddetini azaltmaya çalışmıştı. Bana dönerek ve “sen söyle tarih hocası” deyince, hemen ayağa kalkarak cevap vermiştim. — Paşam ortada geleneksel dostluk diye bir şey yoktur. Yalnız ortak hareketlere Fransız yazarları geleneksel dostluk niteliği vermişlerdir. Örneğin Kırım Savaşında olduğu gibi… -Aferin, bu gerçekten böyledir. Acınarak söylüyorum Türk’ün geleneksel dostu yoktur. Çıkarlar ortak olunca Avrupalılar buna hemen geleneksel dostluk ismini vermişlerdir” buyurmuşlardı.

    HALK VE YÖNETİCİ

    1923 Martı’nın 17. Cumartesi günü Mersin’e gidiyoruz. İstasyonda yaya olarak topluluk halinde ilerlerken, yolun ortasında, aynen Adana’ya giderken olduğu gibi, büyük bir levha taşıyan bir kaç kız Şef’in karşısına çıktı. Levhada şu cümle yazılı idi: “Suriye hemşirenizi de kurtarınız.” İki gün evvel Adana’da Antalya ve İskenderun için yapılan o levhalı gösteri, Antalyalı kızın o herkesi ağlatıp sızlatan hıçkırıklı söylevi ve Şef’in ona verdiği tarihi cevapla, yüce bir nitelik almıştı. Şef şimdi bu Suriye levhasına ne diyecekti? —Her millet layık olduğu mutluluğa erişir!” dedi ve yürüdü.

    KOMPLEKS

    20 Haziran, 1933, Ankara Erkek Lisesi’nde: Büyük Mustafa Kemal, önce öğrenci ile öğretmenini karşı karşıya bırakmayı uygun görmüş ve sorunların o zamanki yöntemle öğretmenler tarafından sorulmasını istemişti. Şimdi güzel soru bulmak ve güzel soru çıkartmak ne güçtü. Nitekim coğrafyacı arkadaşlarımızdan birinin şu sorusunu derhal kesmiş ve değiştirmişti. Öğretmen öğrenciye şöyle sormuştu: —İtalya’nın memleketimiz hakkında istekleri nedir? Bize siyasetini anlatır mısın? Atatürk kaşlarını çatmış ve öğretmene sormuştu: —Bundan ne amaçlıyorsunuz? İtalya’nın memleketimiz hakkında ne gibi istekleri vardır, bunu devlet başkanı olarak ben bilmiyorum siz açıklar mısınız? Öğretmen şaşırmış, sıkılmış ve karşılık vermişti: —Paşam, İtalyanlar Antalya’yı almak istiyorlar, memleketimizde gözleri var da onları sormak istedim. – Bu öğrenci dışarı çıkıp da biz bize kaldığımız zaman, hepimize dönerek şöyle demişti: — Çocuklar başka memleketleri umacı olarak göstermeye hakkımız yoktur. Türk çocuğu, kendisine hiç bir milletin saldırmağa cesaret edemeyeceğini bir ruh güvenliği ile beslemelidir. Bilmelidir ki Türk milletine kimse ilişemez!

    TÜRKİYE’YE KİN YAKIŞMAZ!..

    İstanbul’un işgali yıllarında bir Türk okulunu gezen Fransız Generallerinden M. Bramon, bir kızımızın yaptığı elişini beğenmişti. General bunu almak arzusu göstermesi üzerine elişinin sahibine öğretmen armağan edilmesi için teklifte bulunmuş ve öğrenci buna son derece sinirli: -Hayır, bir çöp bile vermem!.. Demek suretiyle şiddetle reddetmişti. Aradan yıllar geçtikten sonra aynı okula Atatürk gelmiş, aynı öğrenci bu kez düşman generaline vermediği aynı elişini Atatürk’e armağan etmek üzere uzatmış ve heyecanla şöyle demişti: —Büyük Atam, bu değersiz hediyenin kabulünü rica ediyorum. Bu işimi bir zamanlar hocam, memleketimin işgali zamanında Fransız Genaral Mösyö Bramon’a armağan olarak vermemi rica etmişti. Hâlbuki ben bu arzuyu reddetmekle düşman ellerinde bir çöpümü bile görmek istemediğimi söylemiştim. Şu dakikada içimden gelen bir istek ve sevgiyle armağanımı kabul etmenizi rica ediyorum. Ata’nın bu sözler üzerine kaşları çatılmış ve sert bir sesle şu cevabı verdiği duyulmuştur: -Kızım, Türkiye’ ye kin yakışmaz!..biz herkesle dostuz. Çektiklerimiz, başımızda bulunan saltanat devrinin büyük hatalarının neticesidir. Avrupalı’ların, Türk kızlarının eserlerini hayranlıkla seyretmeleriyle fikirlerini değiştirebilir miyiz? Sen onu o zaman verseydin, şimdi şanlı Türk kızlarını temsil eden bir eser Avrupa duvarlarını süslerdi.

    BÜYÜK ADAM ÖLÜNCE

    Sene 1938, 10 Kasım… İstanbul Üniversitesi’nde saat 9′u 5 geçenin meşum haberi duyulmuş… Bir alman profesör var, Hukuk Fakültesinde, o da duymuş, şaşırmış. Derse girsin mi, girmesin mi bir türlü karar veremiyor. O sırada aklına rektöre müracaat etmek gelir. Kalkar, yanına gider. Aralarında şu konuşma geçer: — Efendim, mütereddidim. Acaba ne yapsam? —Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yaparlarsa, onu yapın. İşte o zaman alman profesör kollarını iki yana sarkıtarak: — Bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki… Der.

    MUSTAFA KEMAL’CE BİR YANIT

    İstanbul’un işgal günleri; başta General Harrington olmak üzere bir kısım işgal kumandanları Pera Palas Salonu’nun bir köşesinde otururlar. Mustafa Kemal nedense dikkatlerini çeker. Kim olduğunu soruşturdular. Mustafa Kemal denir. Onlar için Mustafa Kemal Birinci Dünya Savaşı’nın en ünlü şahsiyetlerinden biridir. Yabancı dillerde Çanakkale Harpleri’nden bahseden ve daima Mustafa Kemal’in isminde düğümlenen kitaplar, yazılar, o zaman bile bir kitaplığı doldururdu. Kendisine haber göndererek masalarına davet ederler. Ama Mustafa Kemal’in cevabı hem nazik, hem kesindir: —Burada ev sahibi olan biziz. Kendileri misafirdirler. Onların bu masaya gelmeleri gerekir.

    SEN KİMSİN?

    Dumlupınar savaşı kazanılmıştır. Düşman askerleri geri çekilmektedir. Afyonkarahisar hatları çözülünce birkaç yunan esiri geceleyin Mustafa Kemal’in çadırına getirilmişti. Bunlardan biri zafer kazanmış kumandanın doğup büyümüş olduğu Selanik’ten gelmişti. Yüzü kendisine yabancı gelmemişti. Üniformasında hiç bir işaret yoktu. Mustafa Kemal’e sordu: — Binbaşı mısınız? — Hayır. Kaymakam mı? – Hayır. – Miralay mı? – Hayır. – Ferik mi? – Hayır. – Peki nesiniz o halde? – Ben mareşal ve Türk Orduları Başkumandanı’yım. Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Yunan, kekeler: – Ben başkumandanın savaş hattına bu kadar yakın bir yerde dolaşmasını işitmiş değilim de…
     



  6. Cevap: Atatürk'ün Bütün Anıları

    ZÜLÜFLÜ İSMAİL PAŞA

    Antalya’ya gidiş Yozgat’tan dönüş, kar, kış… Çankaya köşkünün rahat ve sıcak salonlarına dönüşte Mustafa Kemal çevresindekilere şu hikâyeyi anlatır: “Biz Harbiye’de öğrenci iken, okulun sobaları yanmazdı. Bütün kış, titreşir dururduk. Nihayet bir gün arkadaşlar beni müdüre çıkmak için seçtiler. Müdür Zülüflü İsmail Paşa adında bir saray adamı idi. Müsaade aldık, huzura çıktık; önce Padişah’a sonra müdüre dualarımızı arz ettik. Nihayet, maksada geldik, işi anlatmak istedik. Ama müdür, daha ilk cümlelerde kükredi:ne soğuğu be nankörler! Padişah nimeti gözünüze dizinize dursun. Görmüyor musunuz? Sobalar nasıl gürül gürül yanıyor. Defolun buradan! Gerçekten, müdürün sobası gürül gürül yanıyordu. Müdür, buram buram terliyordu, sıcaktan, göğsünü bağrını açmıştı ve zannediyordu ki, bütün okulun sobaları da böyle yanar… Çocuklar, biz bu Çankaya köşkünde, bazen, galiba bu zülüflü İsmail Paşa gibi kendimizi anlatıyoruz… ” İşte Mustafa Kemal sadece gerçekçi değil, öz eleştiriden çekinmeyen açık sözlü bir gerçekçi idi. Zaman zaman gerçekten, kendini çevresinde esen havaya kaptırmayan lider yoktur. Bütün liderlerin yaşamlarında bir an gelir ki, liderle gerçeklerin arasına, her liderin bilinçaltında yaşayan beşeri içgüdülerinin hatta beşeri zaaflarının perdesi girebilir. Ama gerçek lider odur ki, yapay olan, iğreti olan perdenin arkasında kalmaz ve eriyip gitmez.

    DOĞRUNUN AŞIĞIYDI

    Dil kurultayı toplanmak üzereydi. Kurultayı hazırlayanların ricası üzerine, Hüseyin Cahit de dil davasına dair fikirlerini, mütalaalarını yazmış göndermişti. Fakat bu fikirler aşırı kurultaycıların düşüncelerine uymuyordu. Hüseyin Cahit, öteden beri olduğu gibi Türkçe’yi sadeleştirmek ve konuşma diline yaklaştırmak gibi, özelleştirme zorlamalarına, hele konuşma dili kelimelerine dokunulmasına taraftar değildi. Hüseyin Cahit’in bu yazısını Atatürk’e de okuyan kurultaycılar zaten bir takım siyasi sebeplerle aralarının açık olduğunu fırsat bilerek. —İşte dil davasını baltalıyor. Dil meselesine askerlerin karışmaya hakkı yoktur!.. ” diyor, şeklinde kışkırtıcı telkinlerde bulunmuşlardı. Bunun üzerine Atatürk, kurultaycılarla, Hüseyin Cahit’in karşılaştırılmalarını ve büyük toplantıda, iki tarafında, davalarını savunmalarını istemişti. Ve o gün, kurultaycıların, Hüseyin Cahit karşısında bocaladıklarını gören Atatürk, bizzat kendisinin de benimsediği davanın sarsılır gibi olduğunu görünce, Dolmabahçe sarayının bir odasında hasta yatmakta olan en kuvvetli taraftarlarından, meşhur dilci Samih Rıfat’ı çağırtarak: “bütün kuvvetini toplayıp, cevap vermesini” rica etmiştir. Samih Rıfat da, kendine has kuvvetli belagatı ve olanca kuvvetiyle davayı müdafaa etmiş, kurultaycılarda, mütemadiyen alkışlayarak, işin sonunu getirdiklerini kanaat ederek toplantı sonunda da Atatürk’e: —Paşam, Hüseyin Cahit işte bu gün bitti. Artık öldü. Davayı kaybetti!.. ” diye sevinçlerini izhar etmişlerse de, Atatürk’ün hiç bir sesi çıkmamıştı. Ancak, biraz sonra, kendi aralarında toplandıkları zaman, Atatürk, duvardaki karatahtayı göstererek kurultaycılara hitapla şöyle demişti: — Hüseyin Cahit Bey ne yaptı, biliyor musunuz? Nasıl sınıfta hoca karatahta üzerine bir şeyler yazar, sonra onları silgiyle siler… İşte, hepimizi böyle silgiden geçirdi!… Atatürk yenilmeyi hiç sevmeyen bir insandı. Fakat doğru karşısında, eğrinin yenilmeye mahkûm olduğunu kabul ederdi. Hatta yenen hasmı olsa bile…

    NAZIR BİRAZ BEKLESİN

    Atatürk Anafartalar ve Arıburnu zaferlerinden sonra İstanbul’a gelmişti. Ata, Hariciye Nazırını (Dışişleri Bakanı) ziyaret ederek son durum hakkında konuşmak, mütelalarını bildirmek istiyordu. Nezaret binasına gelerek nazır beye haber gönderdi. —Beklesinler… Buyrulmuş. Atatürk bir hayli beklemiş. Bir aralık kendisinden sonra gelenlerin de kabul edildiklerini farkedince müsteşar muavinine: Beyefendi hazretleri galiba beni unuttular, demiş. Müsteşar muavini tekrar içeri girerek Mustafa Kemal’i hatırlatmış ve yine: -Beklesinler, cevabını almış. Atatürk ikinci “beklesinler” üzerine dayanamamış ve muavine:-Sizin nazırınız bütün zamanlarını hep böyle manasız ziyaretler kabul ederek mi geçirir? Muavin tabii buna bir cevap verememiş, biraz sonra başka bir mevzu açılmış ve konuşmaya başlamışlar. Mevzunun en hareketli anında salon kapısı açılarak bir hademe: —Mustafa Kemal Bey buyursunlar deyince, Atatürk: Nedir o? diye sormuş. Nazır beyefendinin kabul edeceğini söylemiş. Mustafa Kemal hademeye: —Beklesinler… Diyerek dönmüş. Muavin ile olan muhaveresine devam etmiş.

    O MEMLEKET BATAR

    Bundan kaç yıl önceydi bilmiyorum, bir akşam Mustafa Kemal Paşa ile beraber Gül Cemal vapurunda verilen bir baloda bulunuyorduk. Ekselans’ın bana karşı büyük bir ilgisi vardı. Bir aralık dalmış, yere bakıyordum, birdenbire: — Madam, dedi; aşka tutulmuş bir kadın gibi ne düşünüyorsunuz öyle derin derin? Ben o zaman, nereden hatırıma esti bilmiyorum, anlaşılan dilimin ucuna gelmiş olacak ki, düşünmeden hemen cevabını verdim. — Paşam, dedim; Başbakanınızın dudaklarından eksik olmayan şu neşeli, sempatik gülüşlerine hayranım. O kadar güzel erkek gülüşü ile gülüyor ki… — Başbakanımın gülüşlerine hayran olmuşsunuz, benim de belki dansımdan hoşlanırsınız. Madam, müsaade ederseniz bu valsi beraber yapalım. Kalktık ve dönmeye başladık. Ben o zaman gençtim, belki, birazda şımartılmış bir kadındım. Nereden içime o heves doğdu bilmiyorum, başladım dansta Paşa’yı ben idare etmeye… Bir kez baktı, ses çıkarmadı. Bir daha baktı, yine ses çıkarmadı. Nihayet üçüncüsünde birdenbire durdu. Hiddetli değil, fakat gözlerini ciddiyetle bana çevirdi: —Madam, dedi bir erkekle bir kadın yanyana durdukları zaman, yönetmeyi erkeğe bırakmak en doğru davranıştır. Çocukluk işte. Ben büyük bir cesaretle şöyle bir karşılık verdim: —Müsaade edin de Paşam, ne olur, bir kez de ben sizi idare edeyim, dedim. Kızmadı, aksine gülmeğe başladı: — Bir memleket idare edeni, bir kadın idare etmeğe kalkarsa o memleket batar, gelin biz yerimize oturalım sizinle. Beni elimden tutup getirdi ve yanındaki koltuğa oturttu.
    MADAM HANSES

    ON YIL SONRA

    Samsun’dan Havza’ya gidiyorduk. Altımızda, Birinci Dünya Harbi’nden kalan benz marka bir otomobil vardı. Şoför de Türk değildi. Yola çıktık, biraz sonra motorda bozukluk oldu ve araba durdu. Otuz altı yaşında zaferler kazanan kumandan Mustafa Kemal Paşa’nın ne demek olduğunu arkadaşları bilirler. Kızdı ve asabileşti. Şoförü azarladı ve kendisi makineyi harekete geçirmeğe uğraştı. Tabi muvaffak olamadı. Ben, Doktor Refik Saydam ve Kazım Dirik bir köşede duruyorduk. Doğrusu, içimizden neden işe karıştığına hem üzülüyor, hem sinirleniyorduk. İçimizden geçeni anlamış gibi bize baktı ve dedi ki: -On sene sonra sizinle, kendi yaptığımız yollarda, Türk şoförleri bizi istediğimiz yerlere götürecekler! Biz sustuk. İçimizden geçenlerin ne olduğunu bilmem anlatmak lazım mı? Aradan tam on yıl geçti. Ben Birinci Umumi Müfettiş idim. Diyarbakır’a gelmişti. Bir yolda giderken gene otomobil bozuldu. Kafile durdu. Beni yanına çağırdı ve Türk şoförle işlemeye başlayan makineyi işaret etti: – Vaadimi yerine getirdim!

    BU MİLLETVEKİLLİĞİ AYRICALIĞINI HİÇ BEĞENMEDİM

    Atatürk bir sabah Florya’dan Dolmabahçe sarayına dönüyor. Yeşilköy istasyonunun önünden geçerken birdenbire otomobili durduruyor ve başyaver’e: —Sorunuz, tren var mı? Diye emir veriyor. O sırada tren hemen hareket etmek üzeredir, hep birlikte otomobilden inip yanındakilerle trene biniyor. Karar ani verildiği ve tatbik edildiği için bu trene biniş hemen kimsenin nazarı dikkatini çekmiyor. Bir müddet sonra, her şeyden habersiz olan kondüktör ata’nın bulunduğu kompartımana geliyor. Kafileyi görünce çekilmek istiyor. Ata hemen sesleniyor; —Vazifeni yap! (yanındakileri göstererek) bu efendilere niçin bilet sormuyorsun? Yanındakiler cevap verirler. —Paşam biz mebusuz. Tren bileti almayız. Parasız seyahat ederiz. Ata hayretle: — Bu imtiyazı hiç beğenmedim, der. Çok ayıp ve acayip bir kaide. Çok güzel halkçılık!
     



  7. Cevap: Atatürk'ün Bütün Anıları

    ASKERLE GÜREŞ

    Aradan zaman geçer, bir akşam Atatürk Amasya”daki Şıh”ı hatırlar ve Valiyi telefonla arayıp durumu sorar. Vali nasıl söyleyeceğini bilememekle birlikte, Şıh”ın sakal boyunda en küçük bir kısalma bile olmadığını aksine kimselere el sürdürmediğini anlatır. Ata, yanındaki valinin kulağına eğilip sorar; Kimdir bu?
    Vali yanıt verir; Efendim kendisi Şıh’tır. Yörede çok hatırlısı vardır.
    Atatürk Şıh’ı yanına çağırır ve; “Bak baba, imanın ölçüsü sakalın boyunda değildir. Şunu rica etsem de en azından Peygamber efendimizinki gibi kısaltsan” der ve eliyle de boyun
    altı hizasını gösterir.
    Şıh; “Emrin olur Paşam” diyerek yerine çekilir. Aradan zaman geçer, bir akşam Atatürk Amasya’daki Şıh’ı hatırlar ve Valiyi telefonla arayıp durumu sorar. Vali nasıl söyleyeceğini bilememekle birlikte, Şıh’ın sakal boyunda en küçük bir kısalma bile olmadığını aksine kimselere el sürdürmediğini anlatır. Atatürk telefonu kapatır, kağıdı kalemi eline alır ve az sonra nazırını çağırıp, yazdığı yazıyı Amasya Valiliği’ne tebliğ etmesini ister. Ertesi gün Amasya’dan bir haber gelir ki Şıh Efendi Ata’yı görmek üzere Ankara’ya yola çıkmış…
    Şıh gelir Ata’nın karşısına çıkar. Sakal tamamen kesilmiş, sinekkaydı bir tıraş olunmuş, saçlar kısaltılmış, kılık kıyafet baştan sona değiştirilmiş, bambaşka görünüme bürünülmüştür.
    Atatürk’ün mesai arkadaşları bu değişimi anlayamaz ve Ata’ya sorarlar;
    “Aman Paşam, o Şıh ki sakalına el dahi sürdürmezdi, siz ne ettiniz de kökünden kesmesini sağladınız? ” Ata gülümser, sonra da yanındakilere dönüp;
    “Dün akşam Amasya Valiliği’ne bir yazı gönderdim ve Şıh’ı Afyon’a vali atadığımı bildirdim” der.
    Ardından da yeni bir yazı hazırlayıp nazırına bu yazıyı da Şıh’a vermesini söyler. Yazıda söyle yazmaktadır;
    “İnancın ölçüsünün sakalda olmadığını anladığına sevindim. Valilik meselene gelince, bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen yarın başka şeyler için milletinden bile vazgeçebilir. Seni böyle bir ikileme mahkûm bırakmayalım. Kal sağlıcakla… Bugünün Türkiye’sini aslında o zaman anlatmış olan Ata’mızın kemiklerini sızlatmamak dileğiyle… Şimdi üst makamlarda, milletvekili koltuklarında oturan, fakat aynı yukarıda anlatılan zihniyetle bu ülkeyi yöneten insanlara hitabedilmişcesine yaşanmış ve yazılmış bu yazıyı, değer yargılarımızı ve ilkelerimizi, en önemlisi de Atatürk’ün bize miras bıraktığı bu ülkeyi korumak adına bu yazıyı okuyup, geçmişi ve geleceğimizi, yakın geçmişi unutmadan! Yeniden analiz etmenizi rica ediyoruz.
    Bir gezisinde, Kolordu Binasının kapısında aslan yapılı bir Mehmetçik gördü. Çağırdı ve güler yüzle sordu: -‘sen güreş bilir misin?’ yanındakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçiği güreştirdi. Genç asker her zaman üstün geliyordu. Çok neşelendi, ayağa fırladı. Ceketini çıkarıp Mehmet’in ensesinden tuttu: -‘haydi, bir de benimle güreş!’ katıksız ve temiz Anadolu çocuğu atasının yüzüne hayranlıkla baktı: -‘atam dedi. Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu işi başarır?’ gözleri doldu ve ağlamamak için gülmeye çalıştı.

    Atatürk ile ilgili Bütün Anılar için TIKLAYINIZ Atatürkün Anıları
     



  8. Cevap: Atatürk'ün Bütün Anıları

    resimleri olsaydı daha iyi olurdu