Atatürk'ün Başöğretmenliği

'Mustafa Kemal Atatürk' forumunda Aysell tarafından 23 Kasım 2009 tarihinde açılan konu


  1. Atatürk'ün başöğretmenliğiyle ilgili
    atatürkün baöğretmenliği hakkında


    Bağımsızlık Savaşı’nı kazandıktan sonra, ne yapmak istediğini soranlara, Atatürk’ün yanıtı, “Ulusal Eğitim Bakanı olmak” olmuştu. Türkiye’nin geleceğini eğitime dayandırması, bunu en önemli ve onurlu görev bilmesi, yenginlikle (utku, zafer) bu yolda bulunacağını vurgulaması da, eğitime-öğretime verdiği değerin göstergeleri olmaktadır.



    İnsanımızın yok olma konumunu varoluşa dönüştüren, güç yaşam koşullarını gönence (bolluk, refah) çeviren, dağılmış, parçalanmışlığı birlikteliğe, bütünleşmeye yönlendiren, “Sayrı (hasta) Adam”ı sağlığına kavuşturan Atatürk, ulusuna, halkına olan güvenini, “Silahıyla olduğu gibi, beyniyle de savaşım zorunda olan ulusumuzun, birincisinde gösterdiği gücü, ikincinsinde de göstereceğinden kesinlikle kuşkum yoktur” sözleriyle vurgulaması, “düşün, bilinç savaşımı” nı ne denli önemsediğini göstermesi adına oldukça önemlidir.

    “Yeni Türkiye’nin kurulması eğitime dayanır. En önemli ve en onurlu görevimiz eğitim işleridir. Ulusal eğitim işlerinde kesinlikle yengin olacağız.”

    “Bilinçlenme süreci” nin anlamını derinden kavrayarak şöyle demiştir: “Hedefe yalnızca çocukları yetiştirmekle ulaşamayız. Çocuklar geleceğindir. Ne var ki geleceği yapacak olan bu çocukları yetiştirecek analar, babalar, kardeşler, hepsi şimdiden az çok aydınlatılmalıdır ki, yetiştirecekleri çocukları, bu ulusa ve memlekete görev yapabilecek, yararlı olabilecek biçimde yetiştirilsin. Hiç olmazsa yetiştirmenin gerekliliğine inansınlar.”



    Atatürk’ün “yetiştirme” kavramıyla dile getirmek istediği olgu “eğitim-öğretim” dir. Çocukları, gençleri önemsediği denli, günümüzde üzerinde yoğunlaşılan “anne-baba eğitimi”ni yıllar öncesinde önemseme ileri görüşlülüğünü göstermiştir. Eğitim-öğretim olgusunun önemini algılamak, bu bağlam doğrultusunda bilinçlenmek ve bunu yaşama geçirmek, işlevselleştirmek, gelecek kuşakların sağlıklı, yapıcı, olumlu bir konumda oluşmasının koşuludur Atatürk’e göre. Bağımsız bir Türkiye, gönençli bir ulus için koşul yine aynıdır: “Eğitimdir ki, bir ulusu özgür, bağımsız, ünlü ve yüksek bir toplum konumunda yaşatır; ya da bir ulusu tutsaklık ve yoksulluğa bırakır.”





    “Okulun sağlayacağı bilim ve teknikle Türk ulusu, Türk sanatı, Türk ekonomisi, Türk şiiri ve edebiyatı bütün güzellikleriyle belirip gelişecektir” sözleriyle, Atatürk’ün eğitim-öğretim olgusuna ne denli kapsamlı yaklaştığı açık – seçik ortaya konulmaktadır. “Okul” un önemi ve değeri, eğitim-öğretimle koşut bir gelişimi içermektedir. Gelecek kuşakların çağdaş donanımla yaşama atılmasında, önce okul ortamının, bilgilenme sürecinin sağlıklı gerçekleşmesi söz konusudur. Bu süreç, salt bilgilerin ardışıklığıyla, öğrencilere aktarılmasıyla değil, bilimle, teknikle, sanatla, ekonomiyle, yazınla (edebiyat) iç içe yaşayarak olabilmektedir. Birey olabilmek, ekin (kültür) insanı olarak yaşamak, ilerici, çağdaş bir konumu içselleştirmektir. Bilgiyle sevginin bileşkesini, birlikteliğini sağlayan kişi, yaşama, doğaya, insana daha duyarlı yaklaşan, incelen, paylaşımcı olan bir konuma ulaşacaktır. Atatürk’ün üzerinde durduğu okul ortamı, böylesi düşünceleri taşımaktadır. Bu düşünceler ne denli uygulamaya geçerse, anlamlaşırsa, Türkiye’nin, Türk ulusunun da geleceği o denli aydınlık, o denli güzel ve verimli olacaktır.



    Atatürk’ün “Düşünce”ye, “Sanata”a, “Bilim”e verdiği değer, bireyin ekin insanı olmasını önemsediğini gösterirken, “Beden” sağlığına, “Spor” eğitimine verdiği değer de, iç-dış, eşdeyişle düşün-beden birlikteliğini ne denli önemsediğinin göstergesidir: “Düşüncenin gelişmesine olduğu denli vücudun / bedeni gelişmesine önem vermek ve özellikle ulusal krakteri, derin tarihimizden esinlenerek yüksek düzeylere çıkarmak gerekir.”



    Tarihsel gelişimimizi düşünce ve beden eğitimimizi içerir biçimde irdeleyen Atatürk, ulusal eğitimimizin olmazsa olmaz öğesi olarak gördüğü spor etkinlikleri üzerine şöyle demiştir: “Her çeşit spor etkinliklerini Türk gençliğinin ulusal eğitiminde başlıca öğelerden saymak gerekir.”



    Okulun işlevine derinlemesine irdeleyen, açımlayan, Başöğretmeni şu sözleri de üzerinde durulması,düşünülmesi gereken sözlerdendir: “Kurtuluş, toplumsal yapıdaki sayrılığı (hastalığı) bulmak ve iyileştirmeye çalışmakla elde edilir; ve bu, ancak bilimsel yolla olursa, iyileşme olabilir. Yoksa sayrılık yerleşir, iyi edilemez bir duruma gelir. Bir toplumun sayrılığı ne olabilir? Ulusu ulus yapan, ilerleten ve yükselten güçler vardır: Düşünce güçleri, toplumsal güçler. Düşünceler, anlamsız, temelsiz, uydurmalarla dolu olursa, o düşünceler sayrılıklıdır. Bunu gibi toplumsal yaşam, us (akıl) ve mantıktan yoksun, yararsız, zararlı bir takım inançlar ve geleneklerle dopdolu olursa kötürüm olur. Önce düşünce ve toplum güçlerinin kaynaklarını temizlemekle işe başlamak gerekir. Ülkeyi, ulusu kurtarmak isteyenler için coşkulu bir yurt sevgisi ve iyi niyet ve özveri en gerekli niteliklerdendir. Ne var ki bir toplumdaki sayrılığı görmek, onu iyileştirmek ve toplumu çağımızın gereklerine göre ilerletebilmek için bu nitelikler yeterli değildir. Bunların yanında bilim ve teknik gereklidir. Bilim ve teknik, fen yolundaki girişimleri etkinliği de okuldur. Onun için



    okul gereklidir. Okul adını hep birlikte saygıyla, yücelterek analım. Okul, gençlere, insanlara saygıyı, ulus ve ülkeyi sevmeyi, bağımsızlık onurunu öğretir. Bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman onu kurtarmak için izlenmesi uygun olan en sağlam yolu belirtir.



    Bağımsızlık, özgürlük, gönenç içinde yaşayan ve ilerleyen bir ulusu yaratmak, bunu yüzyıllar boyu geliştirerek anlamlaştırmak, Atatürk’e göre eğitim-öğretimle olabilir ancak. Aydınlık yarınların, bilinçli bir yaşamın sağlanabilmesi için eğitim-öğretimin anlamı oldukça derindir Atatürk’e göre.



    Halkın içinden gelen, insanını derinlemesine tanıyan, Bağımsızlık Savaşı’nı onlarla omuz omuza veren önderimiz, “İnsanlar, ancak, erekleri, düşünceleri tanınarak gönderilip ve yönetilebilir” düşüncesiyle, insanımızın sorunlarını bilmenin, yarından beklentilerini saptamanın ve ona göre bir yönlendirmenin/yönetmenin sağlanabilmesinin önemini belirtmektedir. O’na göre halkın sorunlarının, beklentilerinin gerçek çözüm yolu eğitim-öğretimden geçmektedir. Başarının yolunun eğitim-öğretimle sağlanabilmesiniyse düzen bağına (disiplin, sıkıdüzen) bağlanmalıdır: “Yaşamın her çalışma aşamasında/ evresinde olduğu gibi, özellikle öğretim yaşamında sıkıdüzen başarının koşuludur. Yöneticiler ve öğretim kadroları sıkıdüzen sağlamaya, öğrenciyse sıkıdüzene uymaya zorunludur.”



    Eğitim-öğretim olgusunun ne denli önemli olduğunu vurgulayan “Başöğretmen”, aynı oranda sıkıdüzene olan gereksinimi de vurgularken, öğretmenler denli öğrencilere de yoğun bir sorumluluk yüklemektedir. Öğretmenlere, özellikle “Yalınlık” ve “Törel Bilinç (vicdan)”i, en az sıkıdüzen denli salık vermektedir: “Hiçbir yengiyle benzetme onamayan (kabul etmek) bir başarının coşkusu içindeyiz. Vatandaşlarımızı bilgisizlikten kurtaracak bir yalın öğretmenliğin törel bilinçli mutluluğu, bütün varlığımızı sarmıştır.”



    Atatürk’e göre eğitim-öğretim, böylesi bir yalınlığı içerdiği denli, süssüzlüğü, baskısızlığı da içermelidir: “Eğitim ve öğretimde uygulanacak yöntem, bilgiyi insan için fazla bir süs, bir baskı aracı ya da bir uygarlık beğenisinden (zevk) çok, yaşamda başarıya ulaşmayı sağlayan, uygulanan ve kullanılabilen bir araç konumuna getirmektir.” Bu bağlamda üzerinde durulması gereken kavram “Başarıdır.” Başarılması istenense, daha çağdaş, daha insanca, daha ilerici, daha aydın bir ulus içerisinde yaşamak. Böylesi bir yaşamı sağlamak amaçsa, eğitim-öğretim, bu yoldaki uygulanması gereken araç olmaktadır. Bu aracın içeriğindeyse bilgi, bilinç ve özgürlük yer almaktadır.



    Bir yeni araç da “Bilimler Yurdu” dur. Atatürk, ilk ve orta öğretimle yetinmenin yetersizliğini, bunu aşmanın gerekliliğini şöyle ortaya koymuştur: “Arkadaşlar, Türk Ulusu yeni bir amaca doğru yürüyor. Memleketimizde uygarlığın simgesi Bilimler Yurdu (Üniversite, Darulfünun) olacaktır."



    Atatürk, bu sözü söyleme konumuna uzunca bir uğraştan sonra gelmiştir. Önce Latin kökünden gelen Türk harflerinin Türk diline uygunluğunu sağlama uğraşını vermiştir. Bu sözleriyse şunlardır: “Bizim uyumlu, varsıl (zengin) dilimiz, yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Yüzyıllardır kafalarımızı demir çerçeve içinde bulundurarak, anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak, bu gerekliliği anlamak zorundayız. Bunu anladığımızın belirtilerini yakın zamanda bütün dünya görmüş olacaktır. Buna kesinlikle inanıyorum.”



    Bütün dünyanın bu gelişmişliği, bu değişimi görmesi demek, uygar dünyanın yanında olduğumuzun göstergesi olmaktadır Atatürk’e göre: “Yeni Türk harfleri çabuk öğrenilmelidir. Her yurttaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu yurtseverlik görevi biliniz. Bu görevi yerine getirirken düşününüz ki, bir ulusun, bir toplumun yüzde onu okuma yazma bilirse, yüzde sekseni, doksanı bilmezse bundan insan olanlar utanmalıdır. En çok bir yıl, iki yıl içinde bütün Türk toplumu yeni harfleri öğrenecektir. Ulusumuz yazısıyla, kafasıyla bütün uygar dünyanın yanında olduğunu gösterecektir.”



    Atatürk, bir başka zaman diliminde, düşüncesini şu sözleriyle sürdürür: “Her şeyden önce her gelişmenin ilk yapı taşı olan soruna değinmek isterim. Her araçtan önce büyük Türk ulusuna, onun bütün emeklerini kısırlaştıran çorak yol dışında, kolay bir okuma-yazma açkısı (anahtar) vermek gerekir. Büyük Türk ulusu bilgisizlikten az emekle, kısa yoldan, ancak kendi güzel ve soylu diline uyan bir araçla sıyrılabilir. Bu okuma – yazma açkısı, ancak Latin kökünden alınan Türk abecesidir (alfabe). Sıradan bir deneme, Latin kökünden gelen Türk harflerinin Türk diline ne denli uygun olduğunu kentte, köyde yaşı ilerlemiş Türk yurttaşlarının ne denli okuyup yazdıklarını güneş gibi ortaya çıkarmıştır.”



    Uygar Türkiye’nin oluşmasında ve bugünlere gelmesinde alınan yol, Türk abecesinden bilimler yurduna (üniversite) dek süren zorlu uğraşın, yolculuğun güneş gibi aydınlığıyla anlamlaşmaktadır. Bu yolculukta "Bilim" ve "Teknik” in işlevi yadsınamaz bir gerçektir Atatürk’e göre: “Ulusumuzun, siyasal ve toplumsal yaşamında, ulusumuzun düşünce eğitiminde kılavuzumuz bilim ve teknik olacaktır. Türk ulusunun yürümekte olduğu ilerleme ve uygarlık yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale, olumlu bilimdir.”



    Bilimin yanı sıra “Ekin (Kültür)”i de çokça önemsemektedir Atatürk: “Yüzyıllarca süren bir dönemde yönetim savsaklamasının, devlet yapısında açtığı yaraları iyileştirmek için harcanan çabaların en büyüğünü, hiç kuşku yok ki, bilim ve ekin yolunda göstermemiz gerekecektir.”



    “Bilim” , “Ekin”, Atatürk’te ne denli önemli olgularsa, “Felsefe” de o denli önemlidir. İlerlemenin, bağımsızlığın koşuludur O’na göre usa uygun bir yaşam; eşdeyişle; felsefe: “Usa uygun hiçbir kanıta dayanmayan, bir takım geleneklerin korunmasında direnen ulusların ilerlemesi çok güç olur, belki de hiç olmaz. İlerleme yolunda sınırlama ve koşulları aşamayan uluslar, yaşamı usa uygun ve uygulamalı olarak göremezler. Yaşam felsefelerini geniş çapta olan ulusların egemenliği altına girmekten, onlara tutsak olmaktan kurtulamazlar.”



    “Asker Ordusu” vatanın yaşamını kurtarıp, Bağımsızlık Savaşı’ndan utkuyla çıkmış olsa da, bir başka orduya daha gereksinim vardır Atatürk’e göre: “Ekin (Kültür) Ordusu”na.



    Bunun için Atatürk diyor ki: “Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe ve mutluluğa eriştirmek için iki orduya gereksinim vardır; biri, vatanın yaşamını kurtaran asker ordusu, öteki, ulusun geleceğini yoğuran ekin ordusudur. Bu iki ordunun her ikisi de değerlidir, yücedir, verimlidir, saygıdeğerdir. Yalnız, ekin ordusu üyeleri, sizler, vatan için öldüren, vatan için ölen, birinci orduya, niçin öldürüp, niçin öldüğünü öğreten ordunun bireylerisiniz. Ordularımızın kazandığı utku, sizin ve sizin ordularınızın kazandığı utku için yalnız olanak hazırladı. Gerçek utkuyu siz kazanacaksınız ve siz koruyacaksınız.” Ve ekliyor ardından: “Dünyanın her yerinde öğretmenler, insan topluluğunun en özverili ve en saygıdeğer unsurudur. Ulusları kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir.”



    Eğitim-öğretim ordusunun değerini, işlevini usunda, yüreğinde bulup duyan, “Ulusal Eğitim Bakanı” olmayı isteyen, Türkiye’nin geleceğini eğitim-öğretimde gören, “Cumhuriyet, öğretmenlerden, düşüncesi özgür, törel bilinci özgür, seziş ve anlayışı özgür kuşaklar yetiştirmesini ister” diyen Mustafa Kemal Atatürk, 21. Yüzyılda da daha çağdaş, daha ilerici, daha bilinçli, daha erdemli, daha çalışkan, daha üretici, daha paylaşımcı, daha uygar ve eğitimin-öğretimin anlamını derinden kavrayan daha bilgi ve sevgi dolu kuşaklarla aydınlanan bir Türkiye’nin her zaman önderi, her zaman “Başöğretmen”i olarak yaşayacak ve yaşatacaktır.