Atatürk hukuk devrimi

'Ders çalışıyorum' forumunda Wish tarafından 23 Aralık 2010 tarihinde açılan konu


  1. Atatürk hukuk devrimi nedir


    Atatürk,beşeri ve dünyevi egemenliğin, idare edende veya metafizik güçlerde değil, idare edilende olması gerektiğini biliyordu. Bunu sağlayabilmenin yolu da kaynağını akıl ve toplumun ihtiyaçlarının oluşturduğu laik hukuk sistemini kabul etmekten geçiyordu. Dolayısıyla, laik hukuk sistemine geçebilmek için, akılcı ve gerçekçi batı hukuk sisteminin benimsenmesi kaçınılmazdı.”Hukukta idare-i maslahat ve hurafelere dayanmak, milletleri uyandırmaktan meneden en ağır bir kabustur. Türk milleti, üzerinde kabus bulundurmaz.”Atatürk bu sözleriyle sadece Osmanlı Hukuk Sistemi’ne olan inançsızlığını ifade etmekle kalmamış, aynı zamanda modern Türk hukukunun temel öğesinin ne olması gerektiğini de belirtmiştir. İşte bu temel öğe doğmacılığın, etkisiz kılınması ile birlikte modern “Batı Hukuk Sistemi’nin benimsenmesidir.

    Atatürk eski hukuk sisteminin Osmanlı devletini gerileten en önemli öğe olduğunu düşünüyor ve toplumdaki genel anlayışın yeniden biçimlenerek hızlı bir gelişmeye yol açabilmesi için hukuk alanında mutlak bir değişikliği gerekli görüyordu. Üstelik bu değişiklik öyle büyük çapta olmalıydı ki büyük ölçüde sonuçsuz kalan Gülhane Hatt-ı Hümayünu’ndan itibaren hukuk alanında süregelen, batı modeline uygun, sonuçsuz ve etkisiz girişimlerden ayrılabilmeliydi. Gerçekten de toplumun yeni bir düzene kavuşabilmesi için, tebasına ümmet değil yurttaş gözüyle bakan, milliyetçilik esasına dayalı yeni bir devletin kurulması ve devlet yönetimine laiklik ilkesinin yerleştirilmesi bu değişiklikleri devrim olarak nitelendirebilmemizi sağlamaktr.

    HUKUK DEVLETİ

    Atatürk hukuk devriminin getirmiş olduğu en önemli değişikliklerden biri de hukuk devleti anlayışının benimsenmesidir. Bu sayededir ki, hukuka bağlı, devletin gücünün amacı ve kullanma şekilleri belirlenmiş, modern Türkiye Cumhuriyeti meydana getirilmiştir. Hukuk devleti, polis devletinin ve günümüzde totaliter devlet denilen rejimin zıddıdır. Totaliter devlet anlayışında, devlet adamlarının yetkileri sınırsızdır ve kontrole tabi değildir. Oysa hukuk devletinde Devletin kudreti sınırlandırılmış ve devlet tasarrufları konulara tabi tutulmuştur. Yasaların, kişi, sınıf, zümre ve benzeri ayrımları tanımaksızın herkes üzerinde etkin, baskın olması sistemin temel prensibidir. Hukuk devleti, bireyleri güç karşısında korumak üzere kurmuş olduğu koruma önlemleri sistemine, bu yoldaki sınırlandırmalara bizzat kendisini de sokan, yasalara bağlı kalan devlettir. Bu bağlılığı sağlayabilmek, sosyal güvenliğin ve dolayısıyla sosyal adaletin de ilk koşuludur. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin sosyal bir hukuk devleti olmasının temelinde Türk aydınlanması hukuk devrimi bulunmaktadır.

    HUKUK DEVRİMİ VE LAİKLİK


    Atatürk devriminin özünde laiklik ilkesi bulunmaktadır. Laiklik kelime ve metin olarak Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na 1937 yılında girer. Ancak laiklik daha 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile birlikte fiilen uygulanmaya başlanmıştır. 1928 yılında devletin dininin İslam olduğu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin şeriatı uygulamakla yükümlü olduğu hükümleri ile milletvekilleri ve Cumhurbaşkanı ‘nın yeminlerindeki dine atıflar gereksiz fazlalıklar olarak nitelendirilmiş ve Anayasa’dan çıkarılmıştır. Bu din müessesesinin reddedilmesi değil günlük yaşam üzerindeki din baskısının ortadan kaldırılmasıdır.
    Laiklik İlkesi Türk hukuk devrimini oluşturan unsurların sonucunda ortaya çıkmamıştır. Aksine, bu unsurlar laiklik ilkesinin sonuçlarıdır.Laikliğin Türk hukuk düzenindeki tanımı ne din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır ne de devletin ülkede mevcut olan dinlere müdahele etmemesi, onlara karşı tarafsız olmasıdır. Laikliğin esas tanımı egemenliğin kaynağının ilahi olmayıp beşeri olmasıdır. Dolayısıyla Türk hukukunda dinin kaynak olması söz konusu değildir. Türk hukuk düzeni, dini, toplum yapısını ve yaşantısını belirleyen bir unsur olarak değil, fertlerin şahsi bünyelerinde bulunan kişisel bir müessese olarak ele alınır. 1926 yılı ve takip eden dönemlerde Medeni Kanun’un , Ceza ve Usul Kanunları’nın ve Ticaret Kanununun metin olarak Batılı ülkelerden iktibas edilmiş olması hukukta geleneksel Doğu yaklaşımından çağdaş yaklaşıma geçilmesini ve bu konudaki kararlılığı ifade eder. Batı hukuk sistemi Türk aydınlanması için amaçtan çok, uygarlık yolunda bir araçtır. Bu bağlamda, Batılılaşma da tek başına amaç değil, tüm ilkeleri ile birlikte sistemli olarak ulusal kalkınma ve aydınlanmanın bir aracıdır. Bu nedenlerdir ki, batı kanunları benimsenirken körü körüne bir teslimiyet uygulanmamış, amaç doğrultusunda ilerleme daima sürmüştür. Bunun en çarpıcı örneği, birçok batı demokrasisinden çok daha önce, Türkiye Cumhuriyeti’nin kadınlara siyasi haklar tanımış olmasıdır. Nitekim, Türk kadınlarına 1933 yılında yerel seçimlerde oy kullanma 1934 yılında da milletvekili seçimlerinde, seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Türk hukuk devrimi yüzyılımızda benzeri bulunmayan çok önemli bir uygulamadır. Ünlü tarihçi Toynbee, Türk hukuk devrimini Batı dünyasındaki Rönesans, Reform, Fransız Devrimi ve Endüstri Devrimi çapında önemli bir hareket olarak görmekte; ancak bir farkı önemle vurgulanmaktadır:”Bu devrim, bir insanın yaşamı süresinde gerçekleştirilmiştir.” Batı Avrupalı hukukçular, Türkiye’deki toptan benimseme olayını, hukuk tarihinin en önemli olaylarından biri olarak nitelemişlerdir.Kont-Cstrorog’a göre:

    “Türkiye Cumhuriyeti tarafından Avrupa hukukunun kabulü, Orta Doğu tarihinde 14.yüzyıldan, yani İslam dininin kabulünden bu yana görülen en önemli olaylardan biridir.”İsviçreli hukukçu Sauser-Hall, “Türkiye’de Avrupa Hukuklarının Benimsenmesi”adlı eserinde şu satırları yazmıştır:

    “Türkiye’de yapılmış olan reformlar bütün olarak ele alındıklarında şaşırmamak olanaksızdır. İslam devletlerinin en güçlüsü, bin yıl geçmişe varan töreleri, altı aylık bir sürede yürürlükten kaldırıyor. Tarih hiçbir ülkede bu kadar köklü ve ani değişikliği örnek gösteremez. Bir ülkede ve bir toplum üzerinde yapılmış bundan daha cesur bir deneyim yoktur.”
    Bilindiği gibi Osmanlı hukuk sisteminin dayandığı İslam Hukuku, temelini Kuran’da, Hadislerde, İcma-ı Ümmet ve Kıyası Fukuha’da bulmaktadır. Bu sebeple İslam hukuk sistemlerinde devletin tanıyıp kabul edeceği kurallar hiçbir surette yukarıda saydığımız hukuk kaynaklarının hükümlerine aykırı olamaz. Öte yandan laik ve demokratik Batı hukukunda hukukun temel kaynağı milli iradedirve bu irade milletçe oluşturulmuş, anayasal kurallar çerçevesinde geçici sürelerle seçilmiş parlemantolar tarafından temsil olunur. Çağdaş hukuk zihniyeti, hukuk kuralları oluşturulurken üstün insani ve hukuki değerler ile toplumun o günkü ve gelecekteki ihtiyaçlarının göz önünde bulundurulmasını gerektirir. Oysa dini hukuk sistemlerinde kanunların hazırlanışında bu değerlere bakılmaz zira egemenliğin sahibi olan Allah aynı zamanda en büyük kanun koyucudur. Cumhuriyet hukuk devrimi ile benimsenen Batı kanunları şunlardır:
    Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu üzerine çalışmalar yapmak üzere iki komisyon kurulmuştur: Ahkam-ı Şahsiye ve Vacibat. Ancak komisyonların hazırladıkları tasarılar ile devrimlerin bağdaşmadığına inanan Cumhuriyet Hükümeti, İsviçre Medeni Kanunu’nun ve Borçlar Kanunu’nun bazı değişikliklerle, bütün olarak alılnıp benimsenmesine karar verdi ve her iki Kanun da 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girdi. Türk Ceza Kanunu, 1889 tarihli İtalyan Ceza Kanununun benimsenmesiyle 1 Mart 1926 tarihinde kabul edilmiştir. Ticaret Kanunu 29 Mayıs 1926 tarihinde kabul edilmiş ve 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 1850 tarihli Kanunname-i Ticaret’in yenilenmesi amacıyla 1916 yılında hazırlanan bir projeden esinlenilmiştir. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu , Neuchatel Kantonu Hukuk Usulü Kanunu örnek alınarak hazırlanmış ve Ekim 1927’de yürürlüğe girmiştir. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu 1877 tarihli Alman Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu örnek alınarak hazırlanmış ve 20 Ağustos 1929 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Deniz Ticareti Kanunu, Alman Hukukundan esinlenerek hazırlanmış ve 13 Mayıs 1929 tarihinde kabul edilmiştir. İcra ve İflas Kanunu, İsviçre İcra ve İflas Kanunu’nun benimsenmesi yoluyla hazırlanmış ve 4 Eylül 1932 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Atatürk hukuk devriminin temelinde Tanzimat Dönemi benimseme hareketlerinden farklı olarak doğmacılığın etkisiz kılınması ile milli egemenlik ve laiklik ilkeleri bulunmaktadır.
    Türk Aydınlanma Devrimi bir uygarlaşma hareketidir, topluma tamamiyle yeni bir yapı kazandırabilme mücadelesidir. Kimilerine göre ise Türk aydınlanması toptan bir kültür benimseme olayıdır. Bu uygarlaşma mücadelesinin başarıya ulaşabilmesinin ilk koşulu da hukuk sisteminde köklü bir değişikliktir. Çünkü, bir düzen olan kültürün gelişebilmesi için o düzeni kurup işleten hukukun da gelişmesi gerekmektedir. Atatürk devriminin özünde laiklik ilkesi bulunmaktadır. Dolayısıyla , Türk hukuk düzeninin kaynağı din olamaz. Kaynak teriminden hukuka vücut veren iradeyi anlarsak Türk hukukunun kaynağı Türk ulusunun vicdanıdır. Gerçekten hukuk , temel çizgilerinde sanat ifade biçimleri ve töreler gibi halkın ruhunun bir ürünüdür. Böyle olunca dinin Türk hukuk düzeninde bir kaynaklık değerinin olmaması gerekmektedir; çünkü din ulusun iradesiyle yarattığı bir ürün değildir. Öte yandan din , örf ve adet olarak da hukukun kaynağı olamaz.Din , örf ve adet değildir. Örf ve adet kurallarının kimi zaman din kurallarından esinlenmesi bu gerçeği değiştirmez, çünkü örf ve adet toplumsal iradenin bir ürünüdür. Oysa din kurallarının temel niteliği ise, ilahi bir kaynaktan doğmuş olmaları, dolayısıyla toplumsal bir düzenlemeye ihtiyaç duymamalarıdır.
    Atatürk, bir kültür öğesi olarak hukukun değişmesini Türk devriminin temel koşulu olarak görmüştür. Ona göre, değişiklik sırasında bir başka hukukun benimsenmesi, eğer ilerici ve akılcı ise son derece doğaldır, zira Atatürk uluslar arası kültür alışverişini kaçınılmaz olarak görmektedir. Atatürk ‘ün şu sözlerinde de ifade ettiği gibi:

    “Ülkeler çeşitlidir, fakat uygarlık birdir.”

    Bu kültür alışverişi ve başka ülke hukuklarının benimsenmesiyle güdülen amaç, çağdaş hukuk zihniyetine ulaşabilmektir. Bu zihniyetin temel prensibi, “milli gemenlik” ilkesidir ve bu ilke zaruri olarak “dogmaların etkisiz kılınması” nı gerektirir. Hukukta dogmaların etkisiz kılınması sağlayacak araç ise “laiklik” ilkesidir. İşte Türk ulusunun bu ilkelere sıkı sıkıya bağlanması Atatürk’ün gösterdiği hedefe ulaşmanın temel şartıdır.