Aşkı Kimden Sormalı?

'Dini Konular' forumunda Semerkand tarafından 13 Ocak 2012 tarihinde açılan konu


  1. Aşkı Kimden Sormalı?

    Allah,ı bilmek ve bulmak

    “Belâ bezminde geçtim bâş ü cândan ey kemân-ebrû
    Gel imdi sergüzeşt-i aşkı bâşından geçenden sor.” (Sabuhî)

    [Ey keman kaşlı! Ben türlü türlü belâlar karşısında baştan da candan da geçmeyi göze almışım.
    Gel şimdi aşk macerasının zorluğunu, benim gibi yaşamış birinden sor.]

    Divan şiirinde sevgili “tek”tir ama onu sevenlerin haddi hesabı yoktur. Üstelik bu çok sayıdaki âşık, birbirleriyle kıyasıya mücadele halindedir. Hepsi de sevgilinin yakınında olma iştiyakıyla bir arada bulunan âşıkların meydana getirdiği topluluk, bu sebeple bir “belâ meclisi”dir âdeta. Yukarıdaki beyit, âşıklar arasında, yani her türlü belânın kol gezdiği bir topluluk içinde candan da baştan da geçip ölümü göze aldığını söyleyen bir âşığın keman kaşlı bir sevgiliye karşı övünmesi gibi görünüyorsa da, şairin kastı bu değil. Kanunî devri divan şairlerinden Karamanlı Sabuhî, “belâ bezmi” ifadesini bilhassa kullanarak buradan beytin iç yüzüne, asıl manaya yönelmemizi istemiş. Belâ bezmi, Cenâb-ı Hakk’ın “Elestü bi-rabbiküm?” (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) hitabına, ruhlarımızın cevaben “Belâ!” (Evet, şüphesiz ki Sen bizim Rabbimizsin!) dediği “Elest Meclisi”dir. “Belâ!” cevabında, Allah Tealâ’nın bizim Rabbimiz olduğuna dair kesin bir tasdik vardır. Mutlak hakikati müşahededen, ilahî aşkın safasını yakîn ile yaşamaktan kaynaklanan bu tasdik, Allah’ı bilmek ve bulmak uğruna insanın kendi nefsi de dahil, fani olan her şeyden vazgeçme taahhüdünü de taşır.

    İnsanın bu ahitle sınanacağı yer dünyadır. Bir vücuda büründürülerek dünyaya gönderilen ruhlardan beklenen, verdikleri sözün zeminindeki aşkı ve hakikat müşahedesini hatırlayarak doğru istikamete yönelmeleri; geçici bir yolculuktan, bir seyr ü seferden ibaret dünya imtihanını böylece geçmeleridir. Zira insan da su misâli, meylettiği istikamete akar. Lakin nisyan/unutkanlık ile malûliyeti çoğu zaman, aslında var olmayan, serap hükmündeki mâsivâya/Allah’tan gayrıya meylettirir onu. Bazıları yegâne maksut ve matlup haline getirdikleri cezbedici dünyalık bir hedefe ulaştıktan sonra yaşadıkları burukluk yahut tatminsizliğin tesiriyle yanlış yolda olduklarını anlar, tevbe ile sırat-ı müstakim üzere yeni bir seyre koyulur.

    Fakat ne böylelerinin ne de baştan beri hiçbir yanlış yola sapmadan doğru istikamet üzere olanların meşakkatsiz yürümeleri mümkün değildir. Dünya yolculuğu madem bir imtihandır; mihnetsiz olmaz. Yol muhataralıdır, badirelerle doludur. Cenab-ı Hakk’a, Mutlak Sevgili’ye meylederek yürümek, her dem yanan bir aşk ateşinin aydınlığını gerektirir bu sebeple. Halbuki candan da baştan da geçme kararlılığınız bazı zorluklar karşısında gevşeyebilir. Aşkınızın ateşinin azaldığı, yolunuzu yeterince aydınlatamadığı, karanlıkta ayağınızın sürçtüğü olur. Kısaca doğru yolda olursunuz ama arzuladığınız gibi yol alamayabilirsiniz.

    Sabuhî, “kemân-ebrû” hitabıyla, işte tam da böyle düşe kalka yol almaya çalışanlara sesleniyor. Kemân-ebrû, Farsça “kaşları hilâl gibi olan” demektir. İnsan yüzünde birbirine bitişik iki yarım daire şeklinde düşünülen iki kaş, tasavvuf dilinde inişli çıkışlı bir yolu ve bu yolda düşe kalka ilerleyen seyr ehlini temsil eder. Yahut kemân-ebrû, vazifelerini ihmal gibi, serkeşlik gibi sebeplerle, ulaştığı hâl veya makamı kaybeden sâliktir. Yol doğrudur. Yolda olan, Elest Bezmi’ndeki ahdinin farkındadır. Muradı, Cenab-ı Hakk’a, Asl’ına vasıl olmaktır. Ama ilk defa katedilen bu yolda hangi tehlikelerle karşılaşacağını bilmediği gibi, aşk ve iştiyakının bunlarla baş etmeye yetecek kıvamda olup olmadığını da bilmemektedir. Gerektiğinde candan geçeceğine söz vermiştir vermesine de, çoğu zaman nefsin ve şeytanın ilham eylediği havâtırla tevile yönelip kolaya kaçmaktan bir türlü kendini alıkoyamamaktadır. Öyleyse “seyr” ehlinin aynı zamanda bir “sülûk”a da ihtiyacı vardır. Çıkılan yolun doğruluğu kadar gidişat da önemlidir ve bu gidişatı belirleyen bir kılavuzun talimatına harfiyen uymak gerekir.

    Bilindiği üzere “sülûk”, bir tarikate intisapla, bir mürşid-i kâmile bağlanmakla başlar. Çıkılan yolu, aşk macerasının zorluğunu bizzat yaşayarak muhabbetini ispatlamış ve Hakk’a vasıl olmuş Allah dostlarının elinden tutarak yürüme iradesidir bu. Onlar “başlarından sergüzeşt-i aşk geçmiş”, yani aşk macerasını baştan sona yaşamış, bu çetin yolu daha önce yürümüş, yol bilen âşıklardır. Onların el ve eteğinden tutarak yürümek, sürçtüğümüzde düşmekten kurtarır bizi. Yolun neresinde hangi badire var, bunlar nasıl atlatılır, ancak onların kılavuzluğunda önceden öğrenilebilir.

    Mürşid-i kâmillerin kılavuzluğu sadece talimat vermekten ibaret değildir. Onlar, bilhassa işaret ettikleri tehlikelere, yani dünyanın aldatıcılığına, nefsin hevasına, şeytanın iğvasına nasıl karşı konulacağını göstererek örnek olan “aşk öğretmenleri”dir.

    “Sergüzeşt-i aşkı başından geçenden sor” demek, ilahî aşkı “yaşayan”dan öğren demek olduğu kadar, “bu aşk uğruna başından geçenden, canını hiçe sayandan” öğren manasına da gelir.

    Hepimiz Belâ Bezmi’nde candan ve baştan geçme pahasına Cenab-ı Mevlâ’ya kulluk etmeye söz verdik. Bu bir aşk iddiasıydı aynı zamanda. Şimdi ruhumuzda yahut fıtratımızda hissettiğimiz bu iştiyaktaki samimiyetimizle sınanıyoruz. Bizi sadece misakımızla sorumlu tutabilecekken, sonsuz merhametinin nişanesi olarak indirdiği kitaplar, gönderdiği peygamberler ile yolu ve yürüyüş tarzını tarif eden Rabbimiz, aşkı kendilerinden soralım diye, dünyamızı da bir an dahi velisiz bırakmıyor.

    semerkand dergisi