Arthur Schopenhauer Aşkın Metafiziği

'Kitap özetleri' forumunda Wish tarafından 19 Mayıs 2011 tarihinde açılan konu


  1. Arthur Schopenhauer Aşkın Metafiziği kitabı
    Aşkın Metafiziği Arthur Schopenhauer
    Aşkın metafiziği kitabı hakkında bilgi


    [​IMG]

    Aşkın Metafiziği

    Arthur Schopenhauer Aşkın Metafiziği adlı eserinde kadınları, aşkı ve cinsel aşkın metafiziğini analiz ettiği kısa bir tezidir.

    İki bölümde ele adığı eserinin ilk bölümü Kadınlara Dair’dir. Ona göre kadınlar zihinsel ya da bedensel hiç bir büyük iş için yaratılmamıştır; onlar sabırlı birer yoldaş olmak, çocuk doğurup büyütmek için vardır. Kadınlardan “Philister” diye bahseder ve bu kelimeyi önceki eserlerinden birinde yine kendisi tanımlamıştır; Philister, zihinsel ihtiyaçları olmayan insan diye tarif edilir. Kadınlar sakin ve önemsiz bir hayat sürmelidir. Çok fazla mutlu ya da mutsuz olmamalıdırlar. Onlar gerçekte önemli olan hiçbir şeyi ciddiye almaz, anlayamazlar; önemsedikleri, dikkat ve emek verdikleri şeyler; birinin gönlünü kazanmak, giyim, kuşam, dans, cilt bakımı ve bunlarla bağlantılı şeylerdir. Ona göre doğa da bu duruma uygun hareket eder; gençliklerinde kadınlar büyüleyici bir güzelliğe sahip olurlar ki böylece onlara bakıp onları koruyacak bir erkeği elde edebilsinler. Bir çocuk doğurduklarında ise bu güzellik silinmeye başlar, çünkü olması gereken olmuştur.

    Schopenhauer, Avrupa’da kadınlara gereksiz ve yapay bir önem ve değer verildiğinden yakınır. Kadınlara aslında sahip olmadıkları niteliklerin bahşedilmesi, onların olmadıkları gibi değerlendirilip gösterilmesi en başta onlara haksızlıktır; bu gerçek olmayan yaklaşım öncelikle onlar üzerinde kaldıramayacakları bir baskı oluşturacaktır. Ayrıca bu durumu gerçekmişçesine kabullenen kadınlar sonuçta kendi doğal rollerine yabancılaşacak, aynı zamanda büyük işlerde başaramayacaklar, böylelikle her iki alanda da başarısız olacaklar ve mutsuzluğa sürükleneceklerdir. Kadınlara hakettikleri değer ve önemin verilmesi hem onları gerektiği kadar mutlu edecek hem de erkekleri rahata erdirecektir. Çokeşliliği erkekler için bir hak olarak görür, tekeşlilikse doğal olmayan, zorlama bir durumdur. Karısı hastalanan, çocuk doğuramayan ya da zamanla kendisi için yaşlı hale gelmiş bir erkeğin ikinci bir kadın almaması için mantıklı bir neden yoktur. Bu konuya Türkler’in yaklaşımını bilgece bulması ilginçtir; Bir Türk dostunun deyişiyle, Türkler kadınlarını sadece tohumlarını bırakabilecekleri bir tarla olarak görürler.

    İkinci kısımda ise Cinsel Aşkın Metafiziği’ni ele alır. Aşk türlü şiir ve sanat eserlerinde yer alır, insanları delirtecek kadar güçlü, onlara cinayet işletecek kadar büyüleyici olabilmektedir. Ancak ne kadar yüce görünürse görünsün her türlü aşk bütünüyle cinsiyet güdüsünden kaynaklanır. Aşkın belirlediği şey gelecek neslin oluşturulmasıdır. Bu yüzden aşk yüksek öneme sahip bir meseledir. İki sevgilinin artan muhabbeti, ileride ebeveynleri olacakları yeni varlığın yaşama iradesidir; onların ilişkileriyle yeni bir varlığın yaşam kıvılcımı tutuşur.

    Farklı cinsiyetten iki kişiyi böyle güçlü ve engellenemez biçimde birbirine çeken şey aslında yaşama iradesidir. Kişilerin birbirlerini sevmeye başladıkları zaman yeni bir varlığın hayatının çıkış noktasıdır. Dünyaya gelen yeni varlık, babasının irade ve kişiliğini, anasının zekâsını ve her ikisinin vücut yapısını alır.

    Bununla beraber tutkulu aşk kişilerin birbirine uygunluğundan da kaynaklanır. İki kişi birbirine ne kadar kusursuz biçimde uygunsa, tutkuları da o kadar güçlü olacaktır. Bunun tam tersi durumda, iki kişinin mizaç, kişilik, düşünme tarzı ve düşünsel yeterlilik anlamında uyuşmadığı durumda bir aşkın doğması da olasıdır. Böyle bir aşk kişileri her şeye karşı körleştirecek ve mutsuzluğa sürükleyecektir.

    Schopenhauer’ a göre, bencillik kişinin derinlerine kök salmıştır, her bireyde istisnasız vardır ve kişiyi harekete geçirebilmek için hiç tereddüt duymadan bencilce amaçlara güvenilebilir. İşte doğa da bireysel amaçlarını gözeten bireye bir çeşit yanılsama yerleştirir. Yaptığı şey baştan aşağı türün yararına olduğu halde ona bunu kendisi için faydalıymış gibi gösterir. Kişi kendi amaçlarına hizmet ettiğini zannederken aslında buna kölelik eder. Birey cinsiyet dürtüsüne sahiptir ve bunun tatmininin başka bir bireyin güzelliği ya da çirkinliği ile ilgisi yoktur. İşte bu noktada kişi bu kadar özenli ve seçici olmasını bu ilgiye bağlasa da, bu asıl olarak türün kusursuz bir örneğini meydana getirmeyi amaçlar. Bundan dolayı kişilerin iki tercih şekli vardır; kişi ya en güzel kimseleri tercih eder ya da kendisinde eksik olan özellikleri başkasında arar ve hatta kendisinde eksik olan kusurları başkasında güzellik olarak görebilir. Güzel bir kadın gördüğünde onunla olmanın kendisini dünyadaki her şeyden daha çok mutlu edeceğini düşünen erkeğin hissettiği bu aldatıcı çoşkunluk durumu aslında türün duyuşundan başka bir şey değildir. Bu duyuş türün karakterini en iyi biçimde dile getiren özelliklerin korunması seçimine dayanır ve bu yüzden güzellik önemli bir güce sahiptir. Yani bir erkeği güzel bir kadını seçmeye iten gerçekte türde en iyi olanı amaçlayan içgüdüdür; ancak erkek böyle yaparak sadece zevkini artırmak arayışı içinde olduğunu düşünür. Bir böceğin belirli bir çiçeği seçerken gösterdiği özen ile bir erkeğin kadını seçerken gösterdiği özen birbirine çok benzer ve aynı iradenin ürünüdür. Bu şekilde hareket eden her aşık, sonunda ulaştığı hazzın herhengi bir cinsel tatminden hiçbir farkının olmadığını anladığında büyük bir hayal kırıklığına uğrayacaktır; bu tatmin sadece türün yararınadır ve türün iradesinin etkisi altındadır.

    Doğaları gereği bir erkeğin aşkı karşılık gördüğü andan itibaren azalır, sahip olduğu kadın dışında tüm kadınlar ona daha cazip gelir, kadının aşkı ise karşılık gördüğü andan itibaren artar. Bunun sebebi doğanın türün korunmasını ve mümkün olduğunca büyük bir çoğalmayı hedeflemesidir. Bir erkek kolaylıkla yılda yüzün üzerinde çocuk yapabilecekken, bir kadın ne kadar fazla erkekle sevişirse sevişsin en fazla bir çocuk yapabilir. Bu yüzden erkekler her zaman başka kadınları isterlerken, kadınlar bir erkeğe bağlı kalırlar.

    Türün seçiminde erkekleri yönlendirici etkenler; yaş, üreyebilirlik, sağlık, kemik yapısı, tombulluk, ve çehredir. Kadınları ise; güç ve cesaret yönlendirir. Ayrıca kadının çocuğuna veremeyeceği şeyler de önemli rol oynar; omuz genişliği, kas gücü, cesaret, sakal ve benzeri şeyler. Bundan dolayı kadın çirkin bir erkeği sevebilir, çünkü onun kusurlarını kendisi giderebilecek ve onu tamamlayabilecektir; ancak erkeksi olmayan bir erkeği asla sevmez.

    İnsan kendisinde eksik gördüğü şeyi sever ve bu şekilde kusurlu olarak ortaya çıkan tür düzelme eğilimine girer. Bu şekilde bir tür birbirini bertaraf etme durumu ortaya çıkar. Bu sebeple, aşıklar ruh uyumlarından bahsederken, asıl olarak meydana getirecekleri varlığın mükemmeliyetinden bahsederler.

    Bütün zamanlardan şairler bir çok tarz ve şekilde aşk arzusunu dile getirirler. Bu arzu, bir kadının elde edilmesinin sonsuz bir mutluluk, kaybedilmesinin ise dayanılması imkansız bir acı ve mutsuzluk meydana getireceğini düşündürtür. Ancak bu arzu ve acı ihtiyaçlarını gelip geçici bir insanın gereksinmelerinde bulamaz; sadece türün sınırsız bir ömrü vardır ve bu sebeple sadece tür sınırsız acı ve arzulara sahip olabilir. Tüm bunlar insanın dar yüreğine hapsedilir. Böyle bir yürek bu sonsuz neşe ve kederi dile getirecek uygun bir ifade bulamayabilir. Yani aşk şiirlerinin malzemesi, kaynağı da budur; dolayısıyla o dünyevi şeylerin ötesine yükselebilir. Sevilen kimseye duyulan sevgi ve hayranlık gerçek kusursuzluklara ve özelliklere dayandırılamaz. Zaten çok seven kimse çoğu zaman sevdiğini yeteri kadar tanımaz.

    Görüldüğü gibi, Schopenhauer, cinsiyetçi yaklaşımın bugün nefret edilen her öğesinin, her tezinin yenilmez savunucusu ve fikir babası sayılabilir. Kadınların haklarını kazanmaya başlıyor oluşu, kadın erkek eşitliğinin düşüncesi bile onu çileden çıkarmaya yetmektedir. Bu durumda annesi ile olan ilişkilerinin rol oynadığı söylenebilir. Aşk hakkındaki fikirlerinden bazıları yine kadınlara bakış açısından temellenir; ancak aşkın türün varoluş iradesinden tezahür etmesi ve bu irade üzerinden savunduğu fikirler, günümüzdeki cinsiyetçi ve kişileri metalaştıran bakış açısı da göz önünde bulundurulunca tartışmaya değerdir. Yine bu fikirler içinde her düzeyde çelişki bulmak mümkündür. Kadınların zihinsel kapasitesinin basit şeylerle sınırlı olduğunu anlatır, sonra çocuğun anasının zekasını aldığını söyler. Çocuk böyle bir kapasiteyi miras alıyorsa, kendisi nasıl büyük bir düşünür olabilmiştir? Yine Zihinsel açıdan uyuşmayan iki insanın mutsuz olacağını söylemesi, kadınların zihinsel ihtiyaç ve yeteneklerinin olmadığını defalarca vurgulamasıyla çelişir. Ayrıca türün mükemmelleşmeye yönelimi ve doğacak olanın mükemmelliği gibi konulardaki fikirleri, kendisinden sonra gelecek ırkçı görüşleri etkilemiş olabilir.

    Bu tez, Schopenhauer’ın kadınlara, hayata bakışını ve daha önemlisi felsefesinin dinamiklerini anlamak için önemlidir.