Anadolu Selçuklularında Spor

'Genel Türk Tarihi' forumunda KaRL_ tarafından 23 Nisan 2010 tarihinde açılan konu


  1. Anadolu Selçuklularında Spor

    Büyük Selçuklu Devleti zamanında Müslümanlaşan Anadolu, yeni bir doğuma hazırlanıyordu. Büyük Selçukluların yıkılma sürecine girmesiyle birlikte, Anadolu Selçuklu Devleti, hâkimiyet alanı olan Anadolu'da bağımsızlığını ilân etti. 1075'te Kutalmışoğlu Süleymanşah'ın İznik'i başşehir yaparak başlattığı bu yolculuk, Anadolu Selçukluları 1308'de 3. Mesud zamanında tarih sahnesinden çekilinceye kadar devam etti. Yaklaşık 240 yıl Anadolu coğrafyasında hüküm süren bu şanlı devletin başında kimler bulunmamıştı ki: 1. Kılıç Arslan, 2. Kılıç Arslan, 1. Gıyaseddin Keyhüsrev, 2. Gıyaseddin Keyhüsrev, Rükneddin Süleymanşah, İzzeddin Keykavus, Alâeddin Keykubad...

    Alâeddin Keykubad, Anadolu Selçuklu Devleti'ne en parlak dönemini yaşatan sultandır. Onun zamanında devlet, bulunduğu coğrafyada bir denge unsuru hâline gelmiştir. Bu devirde Anadolu, kuzeydengüneye ekonomik bakımdan zenginleşmiş; imar faaliyetleriyle bir ilim ve kültür yarımadası hâline gelmiş ve Anadolu'da MüslümanTürklüğün temelleri atılmıştır.

    Anadolu Selçuklu Devleti, Anadolu'nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşması açısından çok büyük öneme sahiptir. Türk devletleri tarih boyunca, kuruldukları yerlerden dünyanın çeşitli bölgelerine, kültürlerini en canlı şekilde taşımayı başarmıştır. Anadolu Selçuklu Devleti zamanında sözkonusu bu kültürel değerler, daha da geliştirilmiştir. MüslümanTürklerin önemli kültür değerlerinden biri de spordur. Dolayısıyla spor, Selçuklular için de hayatın vazgeçilmez bir parçasıdır.

    Anadolu Selçuklu Devleti'nde spor, bugün bile tam mânâsıyla gerçekleştiremediğimiz yaygın bir müessese ağı ve altyapı anlayışı ile ele alınıyordu. Şöyle ki; devlet kurulduktan sonra Anadolu'nun çeşitli yerlerinde beden eğitimi ve spor ile alâkalı tesis ve teşkilâtlar kurulmuştur. Konya, Erzurum, Erzincan ve Kayseri, spor (idman) ile alâkalı belge ve kalıntıların bulunduğu şehirler olarak öne çıkmıştır. Bu devirde sadece spor yapmakla kalınmamış; sporun teorik yönü üzerine de kafa yorulmuştur. Nitekim 1. Kılıç Aslan'ın damadı Güdül Bey'in torunu ve Süli Bey'in oğlu Halifet Alp Gazi tarafından kaleme alınan Tuhfei Mübarizi isimli tıp kitabı bunun bir göstergesidir. Kitapta spor yapmanın faydaları anlatılarak bazı sporlar hakkında bilgiler verilir. Bu eser, spor tarihimiz açısından da önemli bir yere sahiptir.

    Anadolu Selçuklu Devleti zamanında spor belirli bir zümrenin alâkadar olduğu bir eğlence unsuru değildi. Bilâkis halktan hükümdara kadar herkes sporla iç içeydi. Başta eğitim müesseseleri olmak üzere, düğünlerde, eğlencelerde, millî ve dinî merasimlerde, özetle bütün sahalarda sporla içli dışlı bir hayat vardı.

    Spor; "güç" ve "çeviklikbeceri" gerektirenler olmak üzere ikiye ayrılır. Selçuklularda, güç gerektiren sporlarda ilk akla gelen, gürz kullanmadır. Hemen her spor dalında kol kuvveti önemli olduğundan, Anadolu Selçuklularında gürz kullanma büyük ilgi görüyordu. İkincisi ise; halter sporunun o dönemdeki karşılığı olarak değerlendirebileceğimiz lobut veya pehlivan taşı sporudur. Bu sporun malzemesi, üzerinde halkalar bulunan bir çubuktur. Bu çubuk, genelde 70–80 cm. uzunluğunda, dört parmak kalınlığında bir ağaçtan yapılır. Sözkonusu âlete, Konya'daki Selçuklu sultanlarının türbelerinde rastlanmıştır. Bu spor; sırt ve kol adalelerinin gelişmesinde, kuvvetlenmesinde ve cirit atmayı ilerletmede faydalıdır.

    Selçuklularda yaygın olan diğer bir spor ise, güreştir. Çeşitli Türk lehçelerinde bu sporla alâkalı çeşitli terimler mevcuttur: "güleş", "küreş", "kureş", "güra", "küreşmek", "küleşmek", "küran", "kitre", "küreşü"... Yiğitlik ve mertliğin sembolü kabul edilen güreş; karakucak, aba ve şalvar olmak üzere üç stilde yapılırdı. Ülkenin çeşitli yerlerinde güreş tekkelerinin açılması, saray teşkilâtı içinde bu spora yer verilmesi, onun devlet ve millet nezdinde ne kadar değerli olduğunun açık bir göstergesidir. Mücadelecilik ruhunun gerçek bir ifadesi olan bu spor, bayramlarda, düğünlerde, dinî ve millî şölenlerde yapılırdı.

    Anadolu Selçuklularında yaygın olan diğer bir spor ise, ok atıcılığı yani kemankeşliktir. Hâkimiyet sembolü kabul edilen bu sporun ana malzemesi, ok ve yaydır. Okçuluk; savaş, av ve spor olmak üzere üçe ayrılır. Anadolu Selçuklu askerleri, atları üzerinde son sürat giderken, her yöne ok atabilecek kadar hızlı, çevik ve kuvvetliydiler. Savaşlarda üstünlük kurmaya yönelik bir idman şekli olan mızrak kullanmak ve ok atmak, beden kültürüne ve kol gücüne dayanan bir spor dalıdır ve Selçuklularda oldukça yaygındır.

    Anadolu Selçuklularında, çeviklik ve maharet gerektiren sporlar, aynı zamanda bir eğlence vasıtası olarak da değerlendirilmiştir. Çeşitli merasimlerde bu spor gösterileri ön plândadır. Sultan ve aileleri de bu gösterilere katılmıştır. Binicilik (cündilik) sporunda kullanılan atlar, aynı zamanda askerî unsur olarak da değerlendirilmiştir.

    Avcılık, bütün Türk topluluklarında olduğu gibi, Selçuklularda da önemlidir. Nitekim Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah; Felhak bin Mehmed'e Saydnâmei Melikşah adlı bir eser yazdırmıştır. Sözkonusu eser, avcılık sporuyla ilgili ilk ilmî kitaplardan biridir. Sultan yazılan eseri yeterli görmemiş, daha iyilerin yazılması için teşviklerde bulunmuştur. Sarayda avcılık sporuyla ilgilenen bir makam vardı. Bu makamda daima bir emir bulundurulurdu. Selçuklularda en önemli spor faaliyetlerinden kabul edilen avcılık, yılda iki defa düzenlenen genel av eğlenceleri ile bir şölene de dönüştürülmüştür.

    Maharet gerektiren diğer bir spor dalı da cirittir. Bu sporda kullanılan malzemeler; ok, çöven ve tahmedir. Bu malzemelerle cirit oynamaya, levenanelik adı verilmiştir. Bu sporu Selçuklular; morallerini yükseltmek, binicilik kabiliyetlerini artırmak, savaşçılık vasıflarını geliştirmek ve form tutmak gayesiyle yapmışlardır. Bu spor aynı zamanda gözüpek yiğitlerin ve çevik atların yetiştirilmesine vesile olmuştur.

    Çevgan (polo) ise, düz ve geniş bir sahada, top ile oynanan bir ekip oyunuydu. Çevgan, bir tür eğri başlı ciride verilen addır. Türkçedeki eski adı, çöğendir. Eşit sayıda oyuncudan oluşan iki ekiple oynanırdı. Oyunda iki kale veya ortada tek kale bulunurdu. Çevgan oyununda gâye, at sırtındaki oyuncuların, ellerindeki değneklerle sürdükleri topu takımlarının hedefine ulaştırmaktır. Bu oyunu İngilizler golf sporuna çevirmişlerdir. Oyun âletleri gözönüne alındığında, iki çeşit çevgan vardır; bunlar kepçe ve çekiç polosu olarak isimlendirilir. Top ile birlikte ele alınırsa, guyı çevgan olarak adlandırılır. Selçuklularda çok ilgi gören bu spor, özellikle Kayseri ve Niğde'de oynanmıştır.

    Eski Türklere ait, futbol benzeri bir spor olan tepük (futbol) de Anadolu Selçuklu toplumunda karşımıza çıkmaktadır. Selçuklu asker ve erkekleri, kılıç ile alâkalı maharetlerini arttırmak için sık sık idman yapmışlardır. Kılıçkalkan sporu onların âdeta vazgeçilmezi olmuştur. Temel olarak bir tür savaş eğitimi olan bu oyun, halk şenliklerinde de oynanmıştır.

    Selçuklu sultanları spora büyük önem vermiş, halkını teşvik etmiş, tesis ve imkân açısından gerekli şartları hazırlayarak bu sporlara destek vermiştir. Sultanlar şehzadelikleri döneminde bu sporları öğrenmişler ve gerektiğinde de bu oyunları başarıyla oynamışlardır. Konya'da bulunan Selçuklu sultan ve şehzâdeleri, Ruzbe Ovası'nda; Amasya'da bulunanlar, Ok Meydanı'nda; Kayseri'de bulunanlar ise, Meşhed Ovası'nda top, cirit, mızrak ve çevgen sporu yapmışlardır.

    Gıyaseddin Keyhüsrev, sporcu kimliğiyle öne çıkmış bir hükümdardır. 4. Rükneddin Kılıç Arslan ise, binicilikte öne çıkmıştır. Gözüpek bir kişi olan sultan, sert yayları çekecek kadar kemankeşliği, ağır gürzleri kaldıracak kadar da kuvvetliliği ile tanınmıştır. Alâeddin Keykubad ise, spora çok meraklıdır ve haftada iki gün çevgen oynamıştır. Bunun yanında ciritle de ilgilenmiştir. Onun askerlerine idman yaptırmak için geniş bir arazide, büyük çöğen oyunları oynattığı bilinmektedir. Ayrıca 166,5 kg. ağırlığında gürz sallaması da meşhurdur.

    Görüldüğü gibi; Anadolu Selçuklu Devleti'nde hayatın her sahasında sevilerek yapılan bu millî sporların, bugün ülkemizde yeterli ilgiyi görmemesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur. Mazinin güzel taraflarını tespit edip, onları çağımızın imkânlarıyla birleştirdikten sonra hayata taşıyıp gelecek nesillere aktarmak, üzerimizde bulunan tarihî bir mesuliyettir.