Anadilini Konuşamayan Çocuk -Öykü

'Masallar ve Hikayeler' forumunda YAREN tarafından 3 Mayıs 2011 tarihinde açılan konu


  1. Anadilini Konuşamayan Çocuk,
    Anadilini Konuşamayan Çocuk Hikayesi,
    Anadilini Konuşamayan Çocuk Öyküsü


    Refik Halit Karay'ın Eseri "ESKİCİ" : "Fakat vapur, şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bıraktıktan sonra sıcak memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk aldı: Kalanlar bilmediği bir dilden konuşuyorlardı"

    Vapur rıhtımdan kalkıp tâ Marmara"ya doğru uzaklaşmaya başlayınca yolcuyu geçirmeye gelenler, üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar:

    Çocukcağız Arabistan"da rahat eder Dediler, hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma neşesiyle, fakat gönülleri isli, evlerine döndüler

    Zaten babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve konu komşunun yardımıyle halasının yanına, Filistin"in ücra bir kasabasına gönderiliyordu

    Hasan vapurda eğlendi; gırıl gırıl işleyen vinçlere, üstleri yazılı cankurtaran simitlerine, kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara, vardiya değiştirilirken çalınan kampanaya bakarak çok eğlendi Beş yaşında idi; peltek, şirin konuşmalarıyle de güverte yolcularını epeyce eğlendirmişti
    Fakat vapur, şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bıraktıktan sonra sıcak memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk aldı: Kalanlar bilmediği bir dilden konuşuyorlardı ve ona Istanbul"daki gibi:

    *Hasan gel!

    *Hasan git!

    Demiyorlardı; ismi değişir gibi olmuştu Hassen şekline girmişti:

    *Taal hun ya Hassen, diyorlardı, yanlarına gidiyordu

    *Ruh ya Hassen derlerse uzaklaşıyordu

    Hayfa"ya çıktılar ve onu bir trene koydular

    Artık anadili büsbütün işitilmez olmuştu Hasan, köşeye büzüldü; bir şeyler soran olsa da susuyordu, yanakları pençe pençe, al al olarak susuyordu Portakal bahçelerine dalmış, göğsünde bir katılık, gırtlağında lokmasını yutamamış gibi bir sert düğüm, daima susuyordu

    Fakat hem pür nakıl çiçek açmış, hem yemişlerle donanmış güzel, ıslak bahçeler de tükendi; zeytinlikler de seyrekleşti

    Yamaçlarında keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar arasından geçiyorlardı Bu keçiler kapkara, beneksiz kara idi; tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cila ile, kızgın güneş altında, pırıl pırıl yanıyordu
    Bunlar da bitti; göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı; ne ağaç vardı, ne dere, ne ev! Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast geliyorlardı; çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık, kambur hayvanlar trene bakmıyorlardı bile Ağızlarında beyazımsı bir köpük çiğneyerek dalgın ve küskün arka arkaya, ağır ağır, yumuşak yumuşak, iz bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı

    Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağıyla göstererek sordu; o güldü:

    Gemel! Gemel! dedi

    Hasan"ı bir istasyonda indirdiler Gerdanından, alnından, kollarından ve kulaklarından biçim biçim, sürü sürü altınlar sallanan kara çarşaflı, kara çatık kaşlı, kara iri benli bir kadın göğsüne bastırdı Anasınınkine benzemeyen, tuhaf kokulu, fazla yumuşak, içine gömülüverilen cansız bir göğüs

    Ya habibi! Ya ayni!

    Halasının yanındaki kadınlar da sarıldılar, öptüler, söyleştiler, gülüştüler Birçok çocuk da gelmişti; entarilerinin üstüne hırka yerine elbise ceket giymiş, saçları perçemli, başları takkeli çocuklar

    Hasan durgun, tıkanıktı; susuyor, susuyordu

    Öyle haftalarca sustu

    Anlamaya başladığı Arapçayı, küçücük kafasında beliren bir inatla konuşmayarak sustu Daha büyük bir tehlikeden korkarak deniz altında nefes almamaya çalışan bir adam gibi tıkandığını duyuyordu, yine susuyordu

    Hep sustu

    Şimdi onun da kuşaklı entarisi, ceketi, takkesi, kırmızı merkupları vardı Saçlarının ortası el ayası kadar sıfır makine ile kesilmiş, alnına perçemler uzatılmıştı Deri gibi sert, yayvan tandır ekmeğine alışmıştı; yer sofrasında bunu hem kaşık, hem çatal yerine dürümleyerek kullanmayı beceriyordu

    Bir gün halası sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırdı

    Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba, elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası, dağınık kıyafetli bir adam girdi Torbasından da mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu

    Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler

    Satıcı iskemlesine oturdu Hasan da merakla karşısına geçti Bu dört yanı duvarlı, tek kat, basık ve toprak evde öyle canı sıkılıyodu ki Şaşarak eğlenerek seyrediyordu: Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik, sapsız bıçağıyle kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, Istanbul"da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını, pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu Susuyor ve bakıyordu

    Bir aralık nerede ve kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından anadiliyle sordu:

    Çiviler ağzına batmaz mı senin?

    Eskici başını hayretle işinden kaldırdı Uzun uzun Hasan"ın yüzüne baktı:

    Türk çocuğu musun be?

    Istanbul"dan geldim

    Ben de o taraflardan İzmit"ten!

    Eskicide saç sakal dağınık, göğüs bağır açık, pantalonu dizlerinden yamalı, dişleri eksik ve suratı sarı, sapsarıydı; gözlerinin akına kadar sarıydı Türkçe bildiği ve Istanbul taraflarından geldiği için Hasan, şimdi onun sade işine değil, yüzüne de dikkatle bakmıştı Göğsünün ortasında, tıpkı çenesindeki sakalı andıran kırçıl, seyrek bir tutam kıl vardı

    Dişsizlikten peltek çıkan bir sesle tekrar sordu:

    Ne diye düştün bu cehennemin bucağına sen?

    Hasan anladığı kadar anlattı

    Sonra Kanlıca"daki evlerini tarif etti; komşusunun oğlu Mahmut"la balık tuttuklarını, anası doktora giderken tünele bindiklerini, bir kere de kapıya beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini, içinde yataklar serili olduğunu söyledi Bir aralık da kendisi sordu?

    Sen niye burdasın?

    Öteki başını ve elini şöyle salladı: Uzun iş manasına ve mırıldandı:

    Bir kabahat işledik de kaçtık!

    Asıl konuşan Hasan"dı, altı aydan beri susan Hasan Durmadan, dinlenmeden, nefes almadan, yanakları sevincinden pembe pembe, dudakları taze, gevrek, billur sesiyle biteviye konuşuyordu Aklına ne gelirse söylüyordu Eskici hem çalışıyor, hem de, ara sıra Ha! Ya? Öyle mi? gibi dinlediğini bildiren sözlerle onu söyletiyordu; artık erişemeyeceği yurdunun bir deresini, bir rüzgarını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli, hem yaslı dinliyordu; geçmiş günleri, kaybettiği yerleri düşünerek benliği sarsıla sarsıla dinliyordu

    Daha çok dinlemek için de elini ağır tutuyordu

    Fakat, nihayet bütün ayakkabılar tamir edilmiş, iş bitmişti Demirini topraktan çekti, köselesini dürdü, çivi kutusunu kapadı, çiriş çanağını sarmaladı Bunları hep aheste aheste yaptı

    Hasan, yüreği burkularak sordu:

    Gidiyor musun?

    Gidiyorum ya, işimi tükettim

    O zaman gördü ki, küçük çocuk memleketlisi minimini yavru ağlıyor

    Sessizce, titreye titreye ağlıyor Yanaklarından gözyaşları birbiri arkasına, temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları dışarının rengini geçilen manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağrının sarsıntılarıyle yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerinde güneşli mavi gök, pırıl pırıl akıyor


    Ağlama be! Ağlama be!

    Eskici başka söz bulamamıştı Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra katıla katıla ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır

    Ağlama diyorum sana! Ağlama

    Bunları derken onun da katı, nasırlaşmış yüreği yumuşamış, şişmişti Önüne geçmeye çalıştı amma yapamadı, kendini tutamadı; gözlerinin dolduğunu ve sakallarından kayan yaşların, Arabistan sıcağıyle yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu

    Şişli 1938
    Refik Halid Karay, Gurbet Hikâyeleri, İstanbul 1965, s 8 -11