Ali Mümtaz Arolat Kimdir? Hayatı Eserleri Edebi Kişiliği

'Biyografi' forumunda egedeniz tarafından 4 Ocak 2012 tarihinde açılan konu


  1. ALİ MÜMTAZ AROLAT (1896-1973)


    1897 de, İstanbul'da doğdu. Babası Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa'dır. Galatasaray Sultanîsi'nde okurken, gönüllü olarak, Birinci Dünyâ Savaşı'na katıldı. Üç yıl sonra öğrenimine Ticaret Lisesi'nde devam ederek, oradan mezun oldu. Önce bazı yabancı bankalarda ve sonra da İş Bankası'nda çalıştı. 1967'de İstanbul'da öldü.

    Küçük yaşta edebiyata merak saran şâirin, daha okul sıralarında iken, Dergâh dergisinde birçok şiirleri çıkmış (1921) ve birkaç yıl sonra da bunları Bir Gemi Yelken Açtı (1926) adlı bir kitapta toplamıştır. Uzun zamandan beri imzası dergi sahifelerinde görülmemekle beraber şiiri terk etmemiş olan sanatkâr, birinci kitabından sonra yazılmış şiirlerini "Hayâl İkliminden Dönen Diyor Ki" (1960) ismi ile bir araya getirmiştir.

    Millî Edebiyat Cereyânı'na katılıp, hecenin ve konuşma Türkçesinin güzel örneklerini veren şahsiyetler arasında gördüğümüz şâirin şiirlerinde, ince bir melalin yanıbaşında, mûsikîyi değerlendirmek için sarf edilen sürekli bir gayretin varlığı da göze çarpar.

    Aşk ve tabiat temalarını işleyen şâir, başlangıçta ritme ve hayâl güzelliğine yer veren şiirler yazdı. Önceleri hece vezniyle yazarken sonra serbest nazma yöneldi. İlk şiirlerini Seza imzasıyla; Şâir, Nedim, Yeni Mecmua ve Dergah dergilerinde yayımladı.

    ALİ MÜMTAZ AROLAT ESERLERİ

    Şiir :

    Bir Gemi Yelken Açtı (1926),

    Hayâl İkliminden Dönen Diyor ki (1960).



    Bir Gemi Yelken Açtı


    Bir gemi yelken açtı hayâl iklimlerine,

    Civarından çığlıkla yorgun martılar kaçtı

    Rüzgâr sürüklenirken derinlerden derine;

    Hayâl iklimlerine bir gemi yelken açtı.

    Beyaz yelkenlerinde ölgün bir kızıllığın

    Titrek son akisleri dalgalandı belirsiz;

    Toplanırken göklerde bulutlar yığın yığın

    Hırçın bir fırtınayı düşünüyordu deniz.

    Ufuklarda solarken altın şafak gülleri

    Yabancı âlemlerden sâadetler, emeller,

    İhtiraslar bekliyen kimsesiz gönülleri

    Gizlice sıkıyordu kızgın demirden eller.

    En katı yüreklerinin bile bu sabah iki,

    Üç damla yaş kurudu solgun yanaklarında;

    Açılan yolcuların hepsi hissetmişti ki

    Bugün de erişilmez o diyâra, yarın da...

    Mâdem ki o iklime erişmeye imkân yok,

    Neden böyle vakitsiz enginlere çıkışlar?

    Bulutlar toplanıyor, ufukta dalgalar çok,

    Kış geliyor, yelkenler emin bir yerde kışlar!

    Yolcular diyorlar ki: -Erişmek ümidi az;

    Biliriz dalgaların her biri mezarlık.

    Belki de içimizden hiçbiri ayak basmaz ,

    Lakin yolunda ölmek, bu da bir bahtiyarlık!

    Ufkun dört duvarına kanadını vurarak

    Rüzgâr sürüklenirken derinlerden derine,

    Gümüş yelkenlerini yüksekten savurarak

    Bir gemi yelken açtı hayal iklimlerine.

    Fatih

    Sürüklerken tunçtan topu mandalar

    Geçilirken dağlar, tepeler düzler,

    Padişah ordunun seyrine dalar;

    Sancaklar, silahlar, atlar, öküzler...

    Padişah düşünür ordu akarken,

    Sevimli gözlerle selam alır kâh;

    İstanbul ufkuna doğru bakarken,

    Bir zafer hırsıyla güler padişah

    Fıskiye

    Mehtap on beşindedir.

    Havuzdaki fıskiye

    Belki tutarım diye,

    Mehtabın peşindedir.

    Bahçenin boşluğunda

    Biriken sessizliği

    Pırıltılar deliyor.

    Gecenin boşluğunda

    Fıskiye yükseliyor.

    Sonra birden vurulmuş

    Gibi, renksiz, durulmuş

    Sulara inci inci

    Düşerek can veriyor,

    Fıskiyenin bu hali,

    Kalbe hicran veriyor.

    Her sevdanın sevinci,

    Her sevincin hayali

    Göz kırpılması kadar,

    Sonunda suya düşmek

    Rüzgârda dağılmak var.


    Havuz

    Uyuklayan yorgun akasyaları

    Koynunda titreten geniş bir havuz.

    Üstünde fıskiye, mehtabın sarı

    Rengiyle ağlıyor halsiz uykusuz...

    Kaç yıl fıskıyenin bu ince, uzun

    Suları, bükülmüş altın çiçekler

    Halinde, bu ölgün sessiz havuzun

    Üstünde sessizce dökülecekler...

    Biri hareketsiz, sessiz yatıyor;

    Birinde dinmeyen gözyaşı var.

    Bilsen bana neler hatırlatıyor

    Bu ölmüş sulara ağlayan sular.

    Leylekler

    Bu akşam sonbahar ne kadar serin,

    Geceyi hasretle bekliyor zaman.

    Üstünde hasretle leylekler uçan

    Beyaz perdeleri inidiriverin.

    Masamda düşünen eski lambayı

    Yakmayın odamız karanlık dursun.

    Gecenin ufkunda yükselen ayı

    Görelim perdemiz üstüne vursun.

    Perdemiz üstünde uçan leylekler

    Şimdi ay vurunca yabancı, uzak,

    Mavi bir iklimden kanat çırparak

    Geçen leyleklere benzeyecekler.

    O zaman unutup aşkı, hevesi,

    Neş'eyle çarparken yorgun kalbimiz,

    Göğsümüzden kopan bu coşkun sesi,

    Kanat seslerine benzeteceğiz.

    Ölüm ve Uçurumlar

    Bir gün kışı hatırlatan bir akşam

    Ruhumda son kalan mana uçacak,

    O gün dinlenecek vücudum ancak,

    Kulaklarım kurşun ve gözlerim cam.

    Birden örtülecek önümde dünya

    Bir anda silinip yakın uzaklar

    Beni tahtalara uzatacaklar;

    Bitecek yaşamak, bu yarım rüya.

    Her dakika biraz daha kırılan

    Kalbim parçalanmış, yazık, içimde.

    Artık ıstırap yok, artık içimde

    Çöreklenmiyecek hergün bir yılan.

    Kapatacak bana aşina bir el

    Gözlerimi kesik hıçkırıklarla

    Oh, kalbe batmayan bu kırıklarla

    Her yasa yabancı kalmak ne güzel!..

    Seneden seneye ve ağır ağır

    Gömüleceğim ben de ine ine

    Hareketsiz ve kör, dilsiz ve sağır,

    Boş bir karanlığın derinliğine


    Vazo

    Kartaca'dan dönen bir Fenikeli,

    Kimden ilham almış, ne maharetle,

    Hangi topraktan ve hangi aletle,

    Nasıl da yaratmış sanatkar eli?

    Uzun yolculuktan dönerken geri,

    Gözleri fer alıp sudan, ateşten

    Vazoda meze etmiş batan güneşten

    Akdeniz'e vurup solan renkleri.

    Bir kasırga gibi geçen asırlar

    Mezar olup şana, servete,taca;

    Yıkıldı Fenike, yandı Kartaca;

    Konuştu karanlık ve dilsiz sırlar.

    Vazo, hayalinde eski ihtişam,

    Tadıyor, renginde parlarken kini,

    İşe yaramadan durmak zevkini.

    Zamandan alıyor böyle intikam.