2. Abdülhamid dönemi demir yolu politikası

'Osmanlı Tarihi' forumunda Aysell tarafından 28 Kasım 2009 tarihinde açılan konu


  1. 2. Abdülhamid dönemi demir yolu politikası

    Osmanlı Devleti'nin kritik bir zamanında tahta çıkan Sultan 2. Abdülhamid, devlet ve milletin bekâsı adına "eğitim, haberleşme ve ulaşım" sahalarına ehemmiyet vermişti. Onun bütün derdi, ülkeyi geri kalmışlıktan kurtarmak, sosyal ve iktisadî açılardan ülkenin modernleşmesine zemin hazırlamaktı. O dönemde, içine sürüklendiği zaaflardan dolayı Osmanlı, Batılı devletler tarafından hasta adam olarak vasıflandırılıyordu. Buna rağmen Sultan Abdülhamid, ümidini muhafaza ediyor, kalkınma faaliyetlerinin doğuracağı güçten ve Avrupalıların kendi aralarında yaşadıkları rekabetten istifade etmek suretiyle devletin toparlanacağına inanıyordu.

    Demiryollarımız, ilk defa onun padişahlığı zamanında stratejik hedefler gözetilerek Balkanlardan Ortadoğu'ya uzanan geniş bir coğrafyada inşâ edilmeye başlanmıştı. İngiltere, Fransa ve Rusya'nın, Osmanlı'nın denizlerde güçlenmesini istemedikleri bir dönemde, eldeki kısıtlı malî imkânlara rağmen, "uzun vadeli demiryolu yatırımlarına öncelik vermek" çok doğru bir tercihti. Cumhuriyet'in ilk yıllarında dile getirilen "memleketi demir ağlarla örme projesi", esasında Sultan Abdülhamid'e aitti. O yılların büyük projeleriyle tecrübe kazanan demiryolu câmiası, Cumhuriyet devrinde de yeni hatların yapımını gerçekleştirdi.

    Abdülhamid Han'ın hayata geçirmek istediği stratejik demiryolu projelerinin, onun petrol savaşında takip ettiği strateji ile de alâkası vardı. 19. yüzyılda Osmanlı'nın Avrupa devletleri karşısında güç kaybetmesinin temel sebeplerinden birisi de, o tarihlerde sanayinin en önemli enerji hammaddesi olan demir ve kömürün topraklarında yeterince çıkmamasıydı.

    Petrol ilk defa 1850'lerin sonunda ABD'de (Pennsylvania) sondajla çıkarılmış, dünyanın yeni ve yaygın enerji kaynağı olacağının ipuçlarını vermişti. Bilinen petrol rezervlerinin büyük bir kısmı Osmanlı topraklarındaydı ve devlet, topraklarında keşfedilen petrolle ayağa kalkmak istiyordu. Büyük devletler ise, petrol yataklarını ele geçirip kendi aralarında bölüşmenin hesabını yapıyorlardı. Sultan Abdülhamid'in en büyük endişesi, İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya'nın Osmanlı'yı parçalamak için bir araya gelmesiydi. İhtimal dâhilindeki böyle bir ittifakı imkânsız hâle getirmek için, bu devletlerin kendi aralarındaki rekabeti kullanmak şarttı. Sultan işte bunun için, Bağdat Demiryolu Projesi'nin imtiyazını Almanlara verdi. Ama bu projelerle memleket, öyle iddia edildiği gibi, Alman emperyalizmine peşkeş çekilmiyor, halk da devlet de demiryollarının inşasında maddî ve mânevî büyük fedakârlıklar gösteriyordu.

    Berlin'den başlayan demiryolu, Balkanlar üzerinden İstanbul'a, buradan da 1896'da Konya'ya kadar ulaşmıştı ve adım adım ilerliyordu. Çok geçmeden bu hattın Hicaz'a uzanan kısmında çalışmalar başlayacak ve üstelik bütünüyle yerli imkânlarla yapılacaktı. Demiryolunun Suriye ve Ürdün üzerinden Medine'ye ulaşmasıyla, hem halkımız mübarek beldelere rahatça gidebilecek, hem de Hicaz'ın muhafazası için asker ve malzeme sevkiyatı daha kolay yapılabilecekti. Demiryollarının gelişmesiyle ticarî faaliyetler de artmaya başlamıştı. Anadolu'nun iç bölgelerinde yetiştirilen çeşitli mahsuller, İstanbul ve İzmir gibi, ticaretin canlı olduğu kıyı şehirlerine daha hızlı ve ucuz bir şekilde aktarılıyordu.

    "Selanik-Manastır, İstanbul-Ankara-Konya-Adana-Bağdat, Halep-Şam-Medine, Şam-Beyrut, Eskişehir-Kütahya, Yafa-Kudüs" arasında işleyen demiryolları onun saltanat yıllarında inşâ edildi. O tarihlerde dünyada birçok ülkede bu kadar demiryolu yoktu. Öte yandan demiryollarına paralel döşenen telgraf ve telefon hatları sayesinde merkezî otoritenin de güçlendirilmesi hedefleniyordu. Bu durum bazı problemleri beraberinde getirdi. Meselâ Hicaz Demiryolu'nun faaliyete girmesiyle hızlanan merkezîleştirme siyaseti, kendilerine devlet kurma sözü verilen bazı Arap kabilelerini ve onları kendi emelleri uğruna kullanan İngilizleri çok rahatsız etmişti.

    Abdülhamid, Osmanlı Devleti'ne karşı yapılacak bir taarruzda askerî savunma stratejisini de demiryolları üzerine kurmuştu. Asker ve malzeme sevkinde demiryolları çok büyük bir avantaj sağlayacaktı. O, elbette ki denizciliğe karşı değildi. Devletin güçlü bir donanmaya ve modern savaş gemilerine sahip olmasını çok istiyordu. Fakat o yıllarda bir dretnot alınabilecek parayla, birkaç yüz kilometrelik demiryolu hattı kurulabiliyordu. Amcası Sultan Abdülaziz gibi, 15–20 yıl sonra ciddi para akıtmayınca ıskartaya çıkacak büyük gemiler almak yerine, farklı bir yol takip etti. Harp gücünü kaybeden ve 93 Harbi sonrasında devlet ağır bir tazminat ödemek zorunda kaldığı için, bakım masrafları pahalıya mâlolan manevra kabiliyeti düşük gemileri Haliç'e çektirdi. Böylece İngiliz ve Fransızlarla Akdeniz'de boy ölçüşmeye niyetinin olmadığını göstermiş oldu. Esasen bu da onun bir siyasetiydi. 93 Harbi'ne katılan ağır tonajlı Osmanlı gemilerinin hemen hepsinde İngiliz çarkçıbaşıları vardı. Bunları değiştirmek bile iki ülke arasında ciddi problem oluyordu. Donanmanın bir de bu problemi vardı. O, böyle bir yapıya sahip donanma yerine, Avrupa'da yapılan yeni tip kruvazörler ve zırhlılarla donanmayı güçlendirmeye çalıştı. Belki sayı itibariyle küçük ama manevra ve ateş kabiliyeti yüksek bir donanma kurmak istiyordu.

    Sultan Abdülhamid'in bütün bu faaliyetleri, devleti ayağa kaldırma projesinin bir parçasını teşkil ediyordu. İngilizlerin, Bağdat'a kadar ulaşan demiryolu hattının Basra'ya uzatılmasını savaş sebebi sayacaklarını açıklamaları, duydukları endişenin bir neticesiydi. Gerçekten de bütün Müslüman âlemi için moral kaynağı olan Hicaz ve Bağdat Demiryolu projeleri birlikte düşünüldüğünde ortaya müthiş bir tablo çıkıyordu. Bunlara yapılacak ilâve hatlarla Anadolu, bir yandan Erzurum ve Sarıkamış üzerinden Kafkaslara, bir yandan da İran üzerinden Afganistan ve Hindistan'a bağlanacaktı. Avrupa'dan Ortadoğu'daki enerji kaynaklarına ve oradan Hindistan'a uzanan bu hat tamamlandığında, Almanların 7-B Projesi hayata geçecek, Berlin'den hareket eden trenler Budapeşte, Belgrat, Bosphorus (İstanbul), Bağdat ve Basra üzerinden Hindistan'ın Bombay şehrine ulaşacaktı. Yirminci asrın başlarında böyle büyük bir projenin hayata geçmesi, dünyadaki siyasî, iktisadî ve askerî dengeleri bütünüyle değiştirecek mahiyetteydi. İngilizler, Fransızlar ve Ruslar, Osmanlı'nın âdeta yeniden dirilişine vesile olacak bu muazzam hamleleri engellemeye çalışıyorlardı.

    İran, Irak, Suriye ve Azerbaycan'ı içine alan geniş bir coğrafyada yaşanan petrol savaşında, Musul petrol sahasından geçen Bağdat Demiryolu Hattı kilit rol üstlenmiş, Musul çevresi, eski eser aramak ve kazı yapmak bahanesiyle bölgeye giden ama akılları-fikirleri petrolde olan İngiliz ve Alman kazı heyetleriyle dolmaya başlamıştı. Sultan Abdülhamid, bu heyetlerin çalışmalarını da takip ettiriyordu. Yaverlerinden Selahattin Bey'i, bir başka isim ve görevle oraya göndererek kazıları yerinde takip etmesini istemiş ve onun gönderdiği raporlar, endişelerinde ne kadar haklı olduğunu ortaya çıkarmıştı. Alman ve İngiliz heyetleri, kazı sahası olarak belirledikleri yerlerde kuyular açıp sondaj yapıyorlardı. Petrolün kokusunu alan Musul'a koşuyordu. Alman Kayzeri Wilhelm'in Sultan Abdülhamid ile şahsî dostluk kurmasının altında yatan sebeplerden biri de buydu.

    Takip ettiği dâhiyane siyaset sonrasında, Ortadoğu'daki dengeleri değiştiren ve enerji savaşında güçlü bir aktör olmaya başlayan Sultan Abdülhamid, Batılı devletlerin en büyük hedefi hâline geldi. İstanbul ile Medine arasında düzenli tren seferlerinin başladığı 1908 yılında İran'ın Mescid-î Süleyman bölgesinde dünyanın o tarihe kadar gördüğü en zengin petrol yatakları bulundu. Ortadoğu'da yeni petrol sahaları bulundukça, Osmanlı sultanının etrafındaki çember daralıyor, Avrupa basınında aleyhinde çıkan yayınlar her geçen gün artıyordu. İçte ve dışta yaşanan hâdiseler birlikte düşünüldüğünde Osmanlı Devleti ve Sultan Abdülhamid için kurulan kumpas çok daha iyi anlaşılıyordu.

    Ortadoğu'ya bütünüyle hâkim olmak isteyen İngilizler için, demiryolu kartını maharetle kullanan Sultan Abdülhamid'in bir ân evvel tahttan uzaklaştırılması artık zaruret hâlini almıştı. Öteden beri dâhilde ona cephe alan ve kendi siyasî varlıklarını Abdülhamid düşmanlığı üzerine tesis eden Jön Türkler, bu iş için biçilmiş kaftandı. Haddizatında çok geçmeden düğmeye basıldı. Yeni petrol sahaları bulunduktan sadece iki ay sonra Jön Türk isyanı başladı. Bir grup İttihatçı subay isyan bayrağı çekerek Makedonya dağlarına çıktı. Sonunda Sultan Abdülhamid, Temmuz 1908'de tekrar Meşrutiyet rejimini ilân etmek mecburiyetinde kaldı.

    Nisan 1909'da, Meşrutiyet'e karşı İstanbul'da tarihe 31 Mart Vak'ası olarak geçen hâdise patlak verdi. İttihatçıların organizesinde Selanik'ten payitahta gelen Hareket Ordusu'nun isyanı bastırması sonrasında Meclis-i Mebusan tarafından padişah hal' edildi ve sürgüne gönderildi. İngilizler bununla da yetinmeyecek, ferasetli padişahı tahttan uzaklaştıranları kullanarak Osmanlı'ya darbe vuracak ve onun haritada yerlerini işaretlediği petrol havzalarının kontrolünü 1. Dünya Savaşı'nın sonunda bütünüyle ele geçireceklerdi. Bu savaş, Hicaz Demiryolu için de iyi neticeler doğurmayacak ve Sultan Abdülhamid'in, devletin bekası adına ve İslâm âleminin geleceği adına büyük ümitler bağladığı hülyasının devre dışı kalmasına sebep olacaktı.

    Netice itibariyle Sultan Abdülhamid birkaç yıl daha idarede kalsaydı, Rumeli'ye veda ettiğimiz Balkan savaşlarının yaşanmaması ve Cihan Harbi'ne girilmemesi için elinden geleni yapacağı aşikârdı. Emperyalist güçlerin Ortadoğu ve petrol havzaları üzerindeki siyasî ve iktisadî hedefleri karşısında, elindeki kozları daha iyi kullanacağı ve Osmanlı'nın ucuz oyunlarla parçalanmasına seyirci kalmayacağı açıktı. Ancak tarihin akışı bu doğrultuda gerçekleşmedi.

    Ümit eder ve dileriz ki, Osmanlı'nın Bağdat ve Medine'ye kadar götürdüğü demiryolları, emarelerini gördüğümüz gibi, yeniden hizmete girsin; böylece hem Sultan Abdülhamid'in ruhu mesrur olsun, hem de Müslümanlar arasında yeni köprüler kurulsun.