1877-78 Osmanlı-Rus savaşı hakkında bilgi

'Soru Cevap' forumunda Aysell tarafından 22 Ocak 2012 tarihinde açılan konu


  1. 93 Harbi Hakkında Bilgi

    Bu savaş, Osmanlı İmparatorluğu’na toprak ve itibar kaybettirdiği gibi, yeni filizlenmeye başlayan Meşrutiyet’in de sonunu getirmiş ve İmparatorluğu, büyük bir göç dalgası ile karşı karşıya bırakmıştır.

    Osmanlı-Rus Savaşı, (1877-1878), miladî takvimle 24 Nisan 1877′de başlamıştır. Hicri takvimle ise savaşın başlangıcı, 1294 yılıdır. Ancak bu dönemde mali işler için kullanılan Rumî takvime göre, savaşın başlangıcı 1293 yılına rastladığı için, ‘Doksan üç Harbi’ diye adlandırılmıştır.

    Rusya, 1856′da imzalanan Paris Antlaşması’nın aleyhinde olan hükümlerinden, Almanya’nın Fransa’yı mağlup etmesi üzerine değişen Avrupa dengelerinden faydalanarak kurtulmuştu. Osmanlılara karşı Balkanlar’daki milletleri silahlandırıyor ve isyana teşvik ediyordu. Kırım Savaşı’ndan sonra, karşı barış politikası takip eden Osmanlı Devleti’ni savaşa sokup Kırım yenilgisinin intikamını almak isteyen Rusya, bu amacını gerçekleştirmek için, Slavları kışkırtma yolunu seçmişti. Hersek ve Bulgar isyanlarında Osmanlı İmparatorluğu’nu yalnız bırakmak için uğraştı. 1876 Bulgar isyanında, binlerce Bulgar’ı Türklerin katlettiği propagandasını yayarak, dış borçlarını ödemediği için, Avrupa kamuoyunda aleyhinde olumsuz bir hava esen Osmanlı Devleti’nin, Avrupa siyasetinde iyice yalnız kalmasını sağladı.

    Rusya, Sırbistan ve Karadağ’ı Osmanlılara karşı savaşa teşvik etti. Osmanlıların savaşı kazanması üzerine, hadiselere bir çözüm bulmak üzere, İstanbul’da İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya, Avusturya, İtalya ve Osmanlı Devleti’nin katılımıyla bir konferans düzenlendi. Ancak İmparatorluğun bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne aykırı istekler nedeniyle, bir anlaşma sağlanamadı.

    İstanbul Konferansı’nın (Tersane Konferansı) toplandığı sırada, I. Meşrutiyet ilan edilerek, bu toplantıdan Osmanlı lehine bir sonuç çıkarılmak istendi ise de Avrupa devletleri bu duruma itibar etmemişlerdir. Konferansa katılan devletler İstanbul’da bir çözüm yolu bulunamaması üzerine, Londra’da toplanarak, 31 Mart 1877′de Londra Protokolü’nü imzalamışlardır.

    İstanbul Konferansı’ndaki tekliflerin hemen hemen aynısı olan bu kararları, Osmanlı İmparatorluğu reddetti. Belki Karadağ’a bir kısım toprak vererek ve ıslahat çalışmaları yapılarak barış sağlanabilirdi. Ancak Osmanlı hükümeti ve Meclis-i Mebusan, arazi vermeyi kabul etmemiştir. Bunun üzerine harekete geçen Rusya, Avrupa hukukunu ve Osmanlı’daki Hıristiyanları savunma iddiasıyla, 24 Nisan 1877′de Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti.

    1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, Tuna ve Doğu Anadolu’da olmak üzere, iki cephede cereyan etmiştir. Savaşın başlamasıyla birlikte, hızla Romanya’ya giren Ruslar, bu prensliği de kendi yanlarına çekerek, Dobruca ve Bükreş yönlerinden Osmanlı topraklarına saldırmaya başlamışlardır. Kısa sürede Ziştovi, Tırnova ve Niğbolu’yu ele geçiren Ruslar, 19 Temmuz’da Şıpka geçidini aşmışlardı.

    Rusların başarıları, İstanbul’da paniğe yol açtı. Başkentin Bursa’ya taşınacağı söylentileri çıktı. Savaşın İstanbul’da kurulacak bir ‘Askeri Meclis’ tarafından yönetilmesine karar verilip, görevlerinden alınan Serasker ve Serdar-ı Ekrem, Divan-ı Harp’e verildiler. Bu arada Süleyman Paşa, Ruslardan bir kısım toprakları geriye almaya muvaffak olmuş ve Plevne’de de Gazi Osman Paşa, Rusları durdurmuştu. Ancak Plevne düştükten sonra, Rus ilerleyişi tekrar başlamış ve Sırbistan da Osmanlılara karşı savaşa girmişti.

    Plevne’den sonra Edirne’ye yürüyen Rus kuvvetleri, iyi bir savunma olanağına sahip bu kenti, Vali Eyüp Paşa’nın mühimmatları havaya uçurup çekilmesi üzerine, 20 Ocak 1878′de teslim almışlardı. Bunun üzerine, II. Abdülhamid bizzat Rus Çarı’ndan ateşkes talebinde bulunmuştu.

    Doğu Anadolu cephesinde ise, Ruslar üç koldan harekete geçmiş ve Erzurum’a ulaşmışlardı. Aziziye tabyalarında Nene Hatun’un halkı teşvikiyle Ruslar durdurulmuşlardır.

    Bu cephede Ruslara karşı koyan, Ahmet Muhtar Paşa’dır. Paşa’nın daha önemli bir cephe sayılan Rumeli’ye gönderilmek üzere İstanbul’a çağrılmasından sonra, hiçbir ümidi kalmamasına rağmen, Erzurum sonuna kadar dayanmış, ancak ateşkesten sonra boşaltılarak Ruslara teslim edilmiştir.

    Rusların Batum’a taarruzları da ateşkes yapılıncaya kadar, başarıyla durdurulmuştur.

    Kısa bir sürede Osmanlı topraklarının önemli bir bölümünü ele geçiren Rus kuvvetleri karşısında önemli bir direniş olmamıştı. Ancak Vidin’de bulunan Osman Paşa’nın Plevne’yi geri alması üzerine, Osmanlı kuvvetleri burada önemli bir direniş noktası oluşturmuştu.

    Müstahkem bir mevki olan Plevne, Gazi Osman Paşa’nın da askeri zekasıyla birleşince, Tuna cephesindeki Rus askeri hareketini kilitlemiştir. Plevne’yi geri almak için iki defa saldıran Ruslar, mağlup olmaları üzerine,Romenlerden yardım istemek zorunda kalmışlardır. Onlarla birlikte yaptıkları saldırılarda da bir başarı sağlayamamışlardır. Plevne Müdafaası’nın başarılı olması, İstanbul’da sevinçle karşılanmış ve savaşın başlangıcındaki Rus başarıları üzerine oluşan panik havasını dağıtmıştır. II. Abdülhamid, Osman Paşa’ya bu başarısı nedeniyle ‘Gazi’ ünvanı vermiştir. Romenlerin yardımıyla girişilen birçok saldırı da sonuçsuz kalmış, ancak Plevne’de baş gösteren yiyecek sıkıntısı yüzünden Gazi Osman Paşa, 10 Aralık 1877′de düşman kuşatmasını yarma hareketine girişmiş ise de yaralanması üzerine başarılı olamayıp esir düşmüştür.

    93 Harbi yaklaşık 9 ay sürmüş, Rus kuvvetleri bu sürede İstanbul önlerine gelmişlerdir. Gazi Osman Paşa ise Plevne önlerinde Rus kuvvetlerini 5 ay tutmaya muvaffak olmuştur.

    1853′teki Kırım Savaşı’nda, Osmanlı İmparatorluğu’yla beraber hareket eden Avrupa devletleri, 93 Harbi’nin başlangıcında olsun, ilerleyen safhalarında olsun, harekete geçmemişlerdir. Almanya savaşın başından itibaren Rusya’yı desteklemiş, Avusturya, Macar tebasının Osmanlı lehine yaptıkları gösterilere rağmen, savaşın sonunda Bosna-Hersek’i almak üzere tarafsız kalmayı kabul etmiştir. İngiltere savaşa . karşı olmasına rağmen, Rusya’ya karşı aktif bir tavıra girmemiştir.

    II. Abdülhamid, Rusya’nın savaş ilan ettiği gün, Avrupa devletlerine telgraflar çektirerek, Paris Antlaşması’nın sekizinci maddesine göre, arabuluculuk yapmalarını istemişse de bir karşılık bulamamıştır.

    Başta Fransa olmak üzere İngiltere, Almanya ve Avusturya hemen tarafsızlıklarını ilan etmişlerdir. Yalnız İngiltere, Osmanlı menfaatlerine karışmayacağını, ancak Rusya, İngiltere’nin menfaatlerini tehdit edecek olursa, tarafsız kalamayacağını Petersburg’a bildirmiştir. Bunun üzerine Rusya, İngiltere’ye gerekli teminatı vermiştir.

    Savaş sırasında II. Abdülhamid, Hobart Paşa vasıtasıyla Avrupa kamuoyunu Osmanlı tarafına çekebilmek için mektuplar yayımlatmış, yabancı gazetecileri bizzat kabul ederek Rus zulmü hakkında bilgi vermiş ve onlara çeşitli nişanlar vererek etkilemeye çalışmıştır. Ancak Avrupa devletleri ve kamuoyu, Osmanlı İmparatorluğu lehine önemli bir faaliyete girişmemiştir.

    Savaşın sonlarında da Edirne’nin düşmesi üzerine, Osmanlı hükümeti savaşın başından itibaren tarafsızlıklarını sürdüren Avrupa devletlerinden ateşkes için ‘arabuluculuk’ yapmalarını istedi ise de yine olumlu bir cevap alamadı. İngiltere ile Fransa, Ayastefanos’ta Rusların Balkanlar’da büyük nüfuz kazanması üzerine harekete geçmişler ve Berlin Antlaşması ile önceki antlaşmanın şartlarını biraz hafifletmişlerdir. Böylece Osmanlılar, Balkanlar üzerindeki varlıklarını 1913′e kadar yani 35 yıl uzatmış oldular.

    Osmanlı Devleti gerek askeri teçhizat açısından, gerekse eğitimli askerleri açısından, savaşa hazır değildi. Askeri malzeme bakımından önemli ölçüde dışa bağımlıydı.

    Savaş için gerekli malzeme ve mühimmatın eksikliğiyle Osmanlı Donanması’nın hiçbir varlık gösteremeyişi bu büyük yenilginin nedenlerindendir. Osmanlı Donanması iyi durumda ise de, asker naklinin dışında, Ruslar’a karşı fazlaca kullanılamamıştır. Her ne kadar Osmanlı Donanması’nın gemilerinin iyi durumda olmasına karşılık, yeterli eğitime sahip üst düzey subayların bulunmaması nedeniyle Donanma, özellikle Tuna’da, Ruslara karşı kullanılamamıştır.

    Bu savaşta, imparatorluğun çok geniş bir alanda mücadele etmek zorunda kalmasıyla kuvvetler arasındaki irtibatsızlık ve savaşın İstanbul’daki merkezden idare edilmesi de yenilgiyi kolaylaştırmıştır.

    93 Harbi’nin en önemli sonuçlarından birisi, Bulgaristan’daki Türk ahalinin, gerek katledilmek ve gerekse göçe zorlanmak suretiyle, yaklaşık 500 yıldır yaşadıkları topraklardan Anadolu’ya sığınmak zorunda kalmalarıdır.

    Savaşın sonunda, Edirne ve Tuna vilayetlerinin iki bölgesi (Şumnu, Varna ve Silistre havalisi ile Rodoplar ve civarı) dışında kalan yerlerdeki Türk unsur, hemen hemen tamamen yok olmuştur. Beş yüz bin kişi savaşta katledilmiş veya açlık ve hastalık sonucu ölmüştür. Bir milyonu aşkın insan ise göç ederek, daha güvenli buldukları Şumnu, Batı Trakya, Makendonya, İstanbul ve Rodoplar bölgesine sığınmıştır. Osmanlı hükümeti, Bulgaristan Emareti ve Şarkî Rumeli Vilayeti’nde Türk nüfusunun azalmaması için çalıştı ise de, mahalli idarelerin baskısı sonucu, kalan ahali de yurtlarını terk etmişlerdir. Osmanlı Devleti, muhacirlerin bir kısmını Balkanlar’daki jeostratejik bölgelerle imparatorluğun diğer taraflarındaki boş arazilere yerleştirmeye çalışmıştır. Ancak Diyarbekir, Van, Musul, Halep, Bağdat ve Basra’daki boş arazilerin İstanbul ve Rumeli’ye uzak olması, iklimin göçmenler için elverişli olmaması, yeterli ulaşım ağının bulunmaması ve Müslüman olmayan ahalinin tepkileri gibi nedenlerden, muhacirler büyük kitleler halinde yerleştirilememiştir.

    Göçmenler, Edirne, Aydın, Ankara, Kastamonu ve Hüdavendigar (Bursa ve civarı) vilayetlerine gönderilmişler, bu durum da başta Bursa, İzmit ve Aydın olmak üzere Batı Anadolu bölgesinde izdihama neden olmuştur.

    Savaşın sırasında Rus ordusunun ilerleyişi karşısında ne yapılacağını tartışmak üzere Yıldız’da, padişahın da katıldığı bir fevkalede meclis toplanmıştır. Bu toplantıda, devletin içinde bulunduğu buhrana çare olabilecek herhangi bir karar alınamadığı gibi, bazı üyelerin yenilginin sorumluluğunu II. Abdülhamid’e yıkmaları üzerine, padişah önce toplantıyı terk etmiş, ardından da Meclis-i Mebusan’ı süresiz tatil etmiştir.

    Meclis tatil edilmiş, ancak Kanun-i Esasi resmen yürürlükten kaldırılmamıştır. Ama tatbik de edilmemiş, sadece her yıl çıkan devlet salnamesinin başında, adının geçirilmesiyle yetinilmiştir. Çıkarılan kanunlar da Meclis-i Mebusan tekrar toplandığı zaman onaylanmak üzere, geçici olarak çıkarılmıştır.

    Meclis-i Mebusan resmen kapatılmasa da aynı manaya gelecek şekilde süresiz tatil edilmesi, yeni filizlenmeye başlayan parlamento ve meşruti rejim açısından, önemli bir yaradır.

    Meşrutiyet’in ilanını II. Abdülhamid taraftar olduğundan değil, emr-i vaki karşısında kaldığından kabul etmişti. Osmanlı devlet adamları ve padişah zihniyet itibariyle, bu durumu hazmedebilecek durumda değildi. Engin Akarlı, Meclis’in kapatılmasının gerçek nedeninin, “Osmanlı devlet adamlarının, halkın siyasete karışmalarından duydukları rahatsızlık” olduğunu söylemektedir.