Sait Faik Abasıyanık Hikayeleri

Konusu 'Hikayeler' forumundadır ve EyLüL tarafından 5 Haziran 2012 başlatılmıştır.

  1. EyLüL

    EyLüL Üye

    Hikayeler Sait Faik Abasıyanık


    Sait Faik Abasıyanık Sevilen Hikayeleri


    Mahalle Kahvesi


    Sık sık gittiğim kahve, sapa bir yerde idi. Mevsim kış olduğu için, bahar ve yaz akşamları pek sevimli olan bahçesinde değil, içeride oturuyorduk.
    Evimden çıkınca ortalığın sessizliğini, bu sessizliğe lapa lapa kar yağdığını görmüş, yürümek hevesine kapılmıştım… Geldiğim de fazla kalabalık olmayan kahveye, sonraları tek tük birkaç kişiden başka gelen olmadı…Bense bazen buğusunu sildiğim camdan, dışarı bahçeye bakıyor, bazen oyun oynayanların seslerine kulak kabartıyordum. Aradan ne kadar zaman geçti farkında değildim… Saate baktım, on buçuk olmuştu. Kahveci, saat bire kadar açık olduğunu söyleyince rahatlayıp bir çay daha söyledim.
    Tam bu sırada içeriye birisi daha girdi. O gelmeden evvel konuşmalar oluyorken, bütün sesler birdenbire kesildi. Genç a-dama baktım, bir sandalyenin üzerine oturmuş, önüne bakıyordu…
    Kahvedeki sessizlik gitgide uzuyordu… Bu sırada kahvenin kapısı açıldı, içeriye bir adam girdi.
    “Sizi çağırıyor, aklı yerinde ama sabaha çıkamayacağına kalıbımı basarım…Seni istedi Ali Ağa, seni de seviyor Mahmut Çavuş. İstersen sen de gel Hasan…”
    Oturan üç kişi ayağa kalktılar. Soba kenarında oturan adama dik dik bakarak çıkıp gittiler…
    Kahveci halen yeni gelene çay vermemişti. “Şu zavallıya da benden bir çay yap” dedim. Kahveci anlamamazlıktan geldi….
    Genç adam ayağa kalkıp kahveciye sordu: “Babam, değil mi? Ölüyormuş değil mi? ”
    Kahveci: “Senin baban değil o” dedi. Ardından ekledi: “Sakın eve gideyim deme, teyzenin oğlu seni bekliyor, gebertecek.
    Çıktı gitti. Kapı açıldı. Demin gidenler, dönmüşlerdi. Ruhunu teslim etti. Öteki savuştu mu? diye sordular. Merakım iyice artmıştı.
    öğrendiğim kadarıyla, kız kardeşini kötü yola düşürdüğü i-çin, babası evlatlıktan reddetmiş. Kızın akibetini sordum, kimse söylemedi. Belki de kahveci onu kötü hayattan çekip almış olduğu için, anlatmadılar.

    Alemdağ’da Var Bir Yılan


    Günlerden pazartesi. Yine vapurun alt kamarasındayım. Yine hava karlı, yine İstanbul çirkin. Hele yağmurlu günlerinde…
    Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek… Bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.

    Güzel bir yer Alemdağı. Şu saatte, on beş metrelik ağaçları, Taşdelen’i, yılanı ile… Kış günü yılanlar inindedir, olsun. Taşdelen parmak gibi akar. Önce içimizi, sonra dışımızı yıkar. Su içmeye gelen bir tavşan, bir yılan, bir karatavuk, bir keklik, Polenezköy’den şerefimize kaçıp gelmiş bir keçi ile alt alta üst üste oynaşıyoruz.
    Alemdağı güzel, Alemdağı. İstanbul çamur içinde. Taksi şoförleri su birikintilerini inadına insanların üzerine sıçratıyorlar. Kar inadına içimize içimize yağıyor…


    Havuz Başı

    Beyazıt Havuzu’nun kenarındaki kanepelerden birine oturmuş sizi bekliyorum. Yaşını almış bir adamın, yirmi yaşındaki çocuk hevesini yaşamak istemesi, ne bileyim…
    Sizi bekliyorum, siz geçmediniz. Yüzünüzü göremedim. Bayramım, çocukluk bayramım salıncaksız geçmiş gibi gözüme yaş doldu…

    Ya hastaysaruz!..

    Sanki hastaydınız. Ziyaretinize gelmiş, lazım olan ilaçları karaborsadan temin etmiş, iyileşmenizi sağlamıştım….. Allah esirgesin, bir daha hasta olmayın, demiştim.
    Elli yaşında adam, ellisine yakın kadın, fıskiyeler, toplar… Onlar, benden de çocuk… Seni görememenin sıkıntısı dağılıyor, seviniyorum.. .Yeniden mühim şeyler düşünüyorum: Kapıdan çıkıyorsunuz, koşa koşa yanıma geliyorsunuz. Kolunuza bile giriyorum…
     

  2. EyLüL

    EyLüL Üye

    Cevap: Sait Faik Abasıyanık Hikayeleri

    Sarnıç

    Dağın eteğine beyaz minareleriyle sarılmış bu şehrin lisesinde biz herhangi bir sınıftık. Herhangi bir son sınıf olduk. Bir gün ardımıza dönüp bakmadan başkalarına bıraktık…Biz ne kadar seviniyorduk!..
    Sanıyorduk ki, önümüzde hayat… Her gün bir başka uykuya yatıp bir başka rüya göreceğiz… Birbirimizi liseden beri bırakmayan dört arkadaş, evlenmiştik ve aynı mahallede oturuyorduk… Çevremizde her şey aynı idi. Bazen iki arkadaş bir araya geldiğimizde okuldaki eski günlerimizi konuşurduk…
    Harp zamanında idik… Anam bir sabah ekmeğin üstüne belli belirsiz tereyağ sürmüştü. Bütün ömrümce bolca tereyağlar sürülmüş ekmekler yedim, ancak o günkü lezzeti bir türlü unutamam… Gün geldi halkla aram bir uçurum gibi açıldı. Öyle lokantalarda yemek yedim ki, bir öğlen yemeği parasına beş kişi bir hafta doyardı. Etrafımda lavanta kokan beyaz kadınlar vardı. Herkes, her şey pırıl pırıldı. Ama neden her zaman küçük, mütavazi köşeler aradım? Dostlarımı, en sevdiklerimi bu çarşı içlerinin kara çocuklarından seçtim… Bir tezgâhta tülbent dokuyan narin bir kıza aşık oldum… Bir keçi kokusu sarmış ağıllarda çobanlarla arkadaş oldum.
    Köylülerle beraber demir parmaklıklara asılıp içkili belediye bahçesinin içinden saz dinledim… Mahalle kahvesinde yirmi lira maaşlı posta dağıtıcıları, balıkçılar, dostsuz emeklilerle, altı kol İskambil oynadım. Dünya benimdi!

    Mütamadiyen sual sorup hiçbir cevap alamadan evime döndüğüm akşamların birimde karımı oturmuş ağlar buldum. Kart, ocağın mı yanmaz? Çorban mı tütmez? Hasta mısın? Efendi, sayende hiçbir eksiğim, gediğim yok. Ne açım, ne açığım, halime şükrederim. Yalnız anamı, babamı özledim..
    Karım, hali vakti oldukça yerinde İstanbullu babasını görmeye gideli neredeyse bir yıl oldu. Dönmedi. Babası bana birkaç satır yazdı

    Muhterem Damadım,
    Rızam olmaksızın sana varan sevgili kızım bana avdet etti. Çektiği sefaleti anlattı… Şimdilik karım göndermiyorum. Boşanmak istersen avukatım gelip seni görecektir. İstemezsen ben gelip seni göreceğim. Baki selam.
    Onun beni görmemesi için, dünyada yapmayacağım hiçbir şey yoktur.

    Semaver


    Ali nihayet iş bulmuştu. Bir haftadır fabrikaya gidiyordu. Annesi de bu işe çok sevinmişti. Bugün de annesinin seslenmesi üzerine kalktı. Yataktan yemek odasına kucak kucağa geçtiler. Odanın içini kızarmış ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver, ne güzel kaynardı.
    Sabahları Ali’nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Kahvaltısını yaptıktan sonra evden çıkıp duraktaki arkadaşları ile buluştu ve birlikte fabrikaya yürüdüler.

    Ali’nin annesine ölüm, bir misafir, namazında niyazında başörtülü bir komşu hanım gelir gibi geldi. Sabahları oğlunun çayını, akşamlan iki kap yemeğini hazırlaya hazırlaya akşamı ediyordu. Arada bir yüreğinin kenarında bir kesiklik, bir ter, bir yumuşaklık hissediyordu, o kadar.
    Bir sabah, daha Ali uyanmadan, semaverin başında üzerine bir fenalık gelmiş; yakın sandalyeye çöküvermişti. Çöküş, o çöküş…
    Alî, fabrika düdüğünün sesine uyanıp, yatağından fırladı. Annesini görünce, uyuyor sandı. Omuzlarından tuttu. Dudaklarını, soğumaya yüz tutmuş yanaklarına sürdüğü zaman ürperdi.

    Sarıldı. Onu kendi yatağına götürdü. Soğumaya başlayan vücudu ısıtmaya çalıştı…O gün akşama kadar ağlayamadı da… Nihayet, karşı komşuya haber verebildi…
    Günlerce, evin boş odalarında gezindi. Bir türlü ağlayamadı…
    Bir sabah yemek odasında karşı karşıya geldiler. O, yemek masasının üzerinde sakin ve parlaktı. Onu kulplarından tutarak, gözlerin göremeyeceği bir yere koydu. Kendisi bir sandalyeye çöktü. Bol bol, sessiz bir yağmur gibi ağladı. Ve o evde o, bir daha kaynamadı…
     
  3. EyLüL

    EyLüL Üye

    Cevap: Sait Faik Abasıyanık Hikayeleri

    Dülger Balığının Ölümü

    Hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlıyken pullan kadın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılmaya değer. Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar?
    Mümkün olsaydı da balolara canlı balık sırtlarının yanar döner renkleriyle gidebilselerdi bayanlar; balıkçılar milyon, balıklar şan ve şeref kazanırdı. Ne yazık ki soluverir ölür ölmez, öyle ki büzülmüş böceklere döner balık sırtının pırıltıları. Benim, size ölümünü hikâye edeceğim balığın öyle parıltılı, yanar döner pulları yoktur. Pulu da yoktur ya zavallının. Hafifçe, belirsiz bir yeşil renkle esmerdir. Balıkların en çirkinidir. Kocaman, dişsiz, ak ve şeffaf naylondan bir ağzı vardır: Sudan çıkar çıkmaz bir karış açılır. Açılır da bir daha kapanmaz.

    Vücudu kirlice, esmer renkte demiş miydim
    Rum balıkçıların hrisopsaros Hristos balığı- dedikleri bu balık, vaktiyle korkunç bir deniz canavarı imiş. İsa doğmadan evvel, Akdeniz’de dehşet saçarmış. Bir Fenikeli denize düşmeye görsün! Devirdiği Kartacah çektirmesinin, Beni İsrail balıkçı kayığının sayısı sayılamamış. Keser, biçer; doğrar, mahmuzlar; takar, yırtar; koparır, atar; çeker, parçalarmış. Akdeniz’in en gözü pek; insandan, hayvandan, fırtınadan, yıldırımdan, beladan, işkenceden yılmaz korsanı, dülger balığının adından bembeyaz kesilirmiş.

    Isa, günlerden bir gün, deniz kenarında gezinirken sandallarını büyük bir korkuyla bırakıp kaçan balıkçılar görmüş. “Ne oluyorsunuz?” diye sormuş Balıkçılar: “Aman!” demiş. “El aman! El aman bu canavardan! Sandalımızı kırdı, arkadaşlarımızı parçaladı. Hepsinden kötüsü, balık tutamaz olduk, açlıktan kırılırız.”
    Isa, yalın ayak, başı kabak, dülger balıklarının yüzlercesi-nin kaynaştığı denize doğru yürümüş. En kocamanını, uzun parmaklı elleriyle tutup sudan çıkarmış. İki elinin başparmağı arasında sımsıkı tutmuş, eğilmiş, kulağına bir şeyler söylemiş…
    O gün bugündür dülger balığı, denizlerin görünüşü pek dehşetli; fakat huyu pek uysal, pek zavallı bir yaratığıdır. Birçok yerlerinde çiviye, kesere, eğriye, kerpetene, testereye, eğeye benzer çıkıntıları, kemikle kılçık arası dikenleri vardır. Dülger balığı adı ona bunlardan ötürü takılmış olmalı.
    Bütün bu alet ü edavatın dört yanını, şeffaf naylondan diyebileceğimiz işlemeli bir zar çevirmiştir. Kuyruğa doğru bu incecik zar azıcık kalınlaşır, rengi koyulaşır, bir balık kuyruğunun biçimini alır.
    Oltaya tutuldu muydu dünyasına, sulara küsüverir. Nasıl bir korku içine düşer kim bilir? Onun için dünya bomboştur artık. Oltadan kurtulsa da fayda yoktur. Suyun yüzüne yamyassı serilir. Kocaman gözleriyle insana mahzun mahzun bakar durur. Sandala aldığınız zaman dakikalarca onun sesini işitirsiniz. Ya sesini! Bir o, bir de kırlangıç balığı sandalda ö-lünceye kadar ikide bir feryada benzer, soluğa benzer acı bir ses çıkarır. İnce zardan ağzını bir kere ağlara vurmasın, küstüğünün resmidir dülger balığının.
    Bir gün, balıkçı kahvesinin önündeki; yarısı kırmızı, yarısı beyaz çiçek açan akasyanın dalına asılmış bir dülger balığı gördüm. Rengi denizden çıktığı zamandı. Yalnız aletlerinin etrafını çeviren incecik, ipekten bile yumuşak zarları titreyip duruyordu. Böyle bir oynama hiç görmemiştim. Evet, bu bir o-yundu. Bir görünmez iç rüzgârının oyunuydu. Vücutta, görünüşte hiçbir titreme yoktu. Yalnız bu zarlar zevkli bir ürperişle tatlı tatlı titriyorlardı. İlk bakışta insana zevkli, eğlenceli bir şeymiş gibi gelen bu titreme, hakikatte bir ölüm dansıydı. Sanki dülger balığının ruhu, rüzgâr rüzgâr, bu incecik zarlardan çıkıp gidiyordu; bir dirhem kalmamışcasına.
    Hani bazı yaz günleri hiç rüzgâr yokken, deniz üstünde bir meneviş peydahlanır. İşte böyle bir cazip titremeydi bu. İnsanın içini zevkle, saadetle dolduruyordu. Ancak balığın ölmek üzere olduğu düşünülürse, bu titremenin anlamı hafifçe acıya yorulabilirdi. Ama insan, yine de bu anlama almamaya çalışıyordu. Belki de bu, harikulade tatlı bir ölümdür. Belki de balık, hâlâ suda, derinliklerde bulunduğunu sanıyor-dur. Karnı tok, sırtı pektiı*. Akşam olmuştur. Denizin dibinin kumları gıdıklayıcıdır. Altta dişi yumurtaları, üstte erkek tohumları sallanıyor, sallanıyor, sallanıyordu. Vücudunu bir şehvet anı sarmıştır… Birdenbire dehşetli bir şey gördüm: Balık tuhaf bir şekilde, ağır ağır ağarmaya, rengini atmaya, hem de beyaz kesilmeye giden bir hâl almaya başlamıştı. A-caba bana mı öyle geliyor? Sahiden rengini mi atıyor? Demeye; dikkatli bakmaya lüzum kalmadan, yanılmadığımı anladım.
    Kenarları süsleyen zarların oyunu çabuklaşmaya, balık da gitgide, saniyeden saniyeye pek belli bir hâlde beyazlaşmaya başladı. İçimde dülger balığının yüreğini dolduran korkuyu duydum. Bu hepimizin bildiği bir korku idi: Ölüm korkusu.
    Artık her şeyi anlamıştı. Denizlerin dibi âlemi bitmişti. Ne akıntılara yassı vücudunu bırakmak, ne karanlık sulara, koyu yeşil yosunlara gömülmek… Ne sabahları birdenbire, yukarılardan derinlere inen, serin aydınlıkta uyanıvermek, günün mavi ve yeşil oyunları içinde kuyruk oynatmak, habbeler çıkarmak, yüzeye doğru fırlamak…

    Ne yosunlara, canlı yosunlara yatmak, ne akıntılarla aletlerini yakamozlara takarak yıkanmak, yıkanmak vardı. Her şey bitmişti.

    Dülger balığının ölüm hâli uzun sürüyor. Sanki balık, su hava dediğimiz gaz suya alışmaya çalışmaktadır. Hani biraz dişini sıksa alışması mümkündür gibime geldi.

    Bu iki saat süren ölüm hâlini, dört saate, dört saati sekiz saate, sekiz saati yirmi dörde çıkardık mıydı; dülger balığını aramızda bir işle uğraşırken görüvereceğiz sanıyorum.
    Onu atmosferimize, suyumuza alıştırdığımız gdn, bayramlar edeceğiz. Elimize görünüşü dehşetli, korkunç, çirkin ama aslında küser huylu, pek sakin, pek korkak, pek hassas, iyi yürekli, tatlı ve korkak bakışlı bir yaratık geçirdiğimizde böbürlenerek onu üzmek için elimizden geleni yapacağız. Şaşıracak, önce katlanacak. Onu şair, küskün, anlaşılmayan biri yapacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, sükûnunu kötüleyecek, canından bezdireceğiz, içinde ne kadar güzel şey varsa hepsini, birer birer söküp atacak. Acı acı sırıtarak İsa’nın tuttuğu belinin ortasındaki parmak İzi yerlerini, mahmuzlan, kerpeteni, eğesi, testeresi ve baltasıyla kazıyacak. İlk çağlardaki canavar hâlini bulacak.

    Bir kere suyumuza alışmaya görsün. Onu canavar hâline getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacağız.
     

Sayfayı Paylaş